Makale

Ahlaki Bir Erdem Olarak Onur, Şeref ve İzzet

Ahlaki Bir Erdem Olarak Onur, Şeref ve İzzet

Mukadder Arif Yüksel
Çorum Bayat Müftüsü

Onur ya da şeref, değerli ve erdemli olma hâlidir. Kur’an-ı Kerim’de bu durum izzet ve ekrem kelimeleriyle ifade edilmektedir. Eskiden insanlık onurunu ifade etmek için “izzet-i nefs” tabiri kullanılırdı. Onur kelimesi, Fransızca şeref ve vakar anlamındaki honneour-onör kelimesinin Türkçede telaffuz edilen şeklidir. (D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, İz Yay., Ankara 1996, s. 862.) Onur, Kur’an’da geçen izzet kelimesi ile birlikte ele alındığında dinî ve ahlaki bir zemine oturmaktadır.
İzzet sözlükte, üstünlük, şeref, haysiyet, güçlü ve kuvvetli anlamına gelir. İzzet, her şeye galip gelen güçtür. Ez-Zeccac, izzeti, mağlup edilmesi imkânsız olan güç, şeklinde tarif eder. Aynı kökten türeyen aziz ismi, en güçlü, en şerefli ve kuvvetli anlamındadır. Allah Teala’nın esma-i hüsnasından biri de el-Aziz’dir. (İbn Manzur, Lisanü’l-Arap, V/374.) Şeref, haysiyet, vakar, izzet, erdem, ekrem ve irfan kelimeleri semantik yönden onurla akraba kelimelerdir.
İnsan, Allah’ın en güzel eseri (bkz. Tin, 95/4.) olması bakımından değerlidir. Her insan, insanlığın onurlu bir ferdi olarak toplumda yer almak ve bu şekilde tanınmak ister. Her inancın ve dünya görüşünün, kendi değer yargılarına göre bir onur ve şeref ölçüsü vardır. Kimi, mal, mülk ve servetle, kimi şöhretle, kimi üst düzey makamla, kimi kariyerle, kimi ailesi, memleketi ve ırkı ile kimi de inancı ve inancına uygun bir yaşam tarzı ile onurlanmak ister.
İnsanın nefsi, servet, makam ve otoriteyle güçlü olma arzusundadır. Nefis, izzet ve şerefi, dünyevi varlıkta ve otoritede arar. İslam bize, mülkün, eşsiz güç ve kudretin (Kadir-i Mutlak) Allah’a ait olduğunu öğretir.
Allah Teala, “Dualarınız da olmasaydı, Allah size ne diye değer verecekti.” (Furkan, 25/77.) buyuruyor. Bu ayetten izzet, onur ve şerefin, dua ile gerçek gücün sahibine yakınlıkla ve O’na mensubiyetle mümkün olduğu anlaşılmaktadır.
Uhut savaşında, İslam ordusundan ayrılan 300 kişilik münafık güruhunun sözcüleri;
"Andolsun, eğer Medine’ye dönersek, üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır, diyorlardı. Hâlbuki asıl üstünlük, ancak Allah’ın, peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar (bunu) bilmezler.” (Münafikun, 63/8.)
Esas itibarıyla insan, onurlu bir varlıktır. Zira Allah Teala, başlangıçta insanı şerefli ve üstün bir varlık olarak yaratmıştır:
“Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” (İsra, 17/70.)
İlahî bir lütuf olan insani onur, günahlarla ve zararlı alışkanlıklarla zayi edilmektedir. İnsani onurun korunabilmesi için insani ve İslami değerlere uygun yaşanması, güzel ahlakın kişilikle bütünleşmesi gerekir. İnsanın fıtratı ile birlikte yaratılan onurun korunması ve ahlaki bir erdem hâline gelebilmesi için gerekli olan hususlar özetle şunlardır:
• Onur ve şeref, ancak olgun bir kişilikte tezahür eder. Onurlu bir kişinin özgüveni yüksektir, güzel ahlak ve fazilet davranış biçimidir.
• İlkeli ve dürüst yaşam, onurun temel şartıdır. Onurlu kişi, sözün doğrusunu ve güzelini söyler, işin faydalı olanını yapar ve tutarlı davranışlar sergiler.
• Güçlü bir iman ve irade, onur sahibini hayırlı işlere kanalize eden bir etken işlevi görür.
• Mala ve kişisel menfaate karşı müstağni yaklaşım, onurlunun ilkesel tercihidir. Onurlu kişi, kimseye el açmadan yaşar, kimseye muhtaç olmayacak bir iş yapar, kısaca kendi yağı ile kavrulur.
• Sorumluluk duygusu ve sosyal duyarlılık, onurlunun asli görevlerindendir. Onurlu kişi, verdiği sözde durur ve sorumluluklarını yerine getirir.
• Bilgi, bilinç ve hikmet, onurlunun ana sermayesidir. Onurlu kişi, şahıs, olay ve düşünceleri, bilgi ve hikmetle değerlendirir.
• Hak ve hukuka riayet, onurlunun temel prensibidir. Onurlu kişi, hakkına razı olur, hak ettiğiyle yetinir, kendisine ve başkasına haksızlık yapılmasına da asla razı olmaz. Onurlu kişi, “Haksızlık karşısında susan, hakkı ile birlikte şerefini de kaybeder.” sözünü kendisine düstur edinir.
• Vakar, onurlunun en müşahhas hâlidir. Onurlu kişi, vakar ile tekebbürü (büyüklenme) tevazu ile tezellülü (aşağılık kompleksi) birbirine karıştırmaz.
Bu hususiyetler, aynı zamanda olgun (kâmil) müminin de temel vasıflarındandır. Netice itibarıyla mümin, İslam’ın ve güzel ahlakın kazandırdığı onur ve vakarı bihakkın temsil eden kişidir.
İnsanlık onuruyla, mükemmel kişiliği kastetmiyoruz. Mükemmellik Allah’a mahsustur. Hatasız kul olmaz. Hatasız olmak değil hatayı kabul etmek bir erdemdir. Şair şöyle der:
Çeşme-i insaf gibi akile mizan olmaz
Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz.
Kişinin onur, izzet ve şerefini zedeleyen, hatta tahrip eden bazı ahlaki zafiyetler ise şunlardır:
• Boş ve yararsız işlerle meşguliyet. Boş işlerle meşgul olmak saygınlığı azaltır.
• Abartı, yalan, gıybet, dedikodu vb. değersiz sözler. Kontrolsüz dil ve üslup kişiliği tahfif eder.
• Emanete ihanet etmek, verdiği sözde durmamak, insanları aldatmak, dolandırmak ve hile yapmak. Bu tür davranışlar onuru büsbütün tahrip eder.
• Ufak hesaplar peşinde olmak, basit çıkarlar uğruna temel ilkelerden ödün vermek. Basitlik ve ilkellik onursuzun âdeta mesleği olmuştur.
• Beşerî münasebetlerde gurur ve kibirle hareket etmek, riyakârlık yapmak. Bu tür davranışlar, hiçbir zaman onurla bir arada bulunmaz.
• Yetki ve sorumluluğu kötüye kullanmak, iyi niyeti suistimal etmek. Bu durum kötü niyetin dışa vurumudur.
• Beşerî münasebetlerde pragmatist ve oportünist yaklaşım. Çıkarı her şeyin üstünde tutmak da onursuzun belli başlı davranışlarındandır.
• Zararlı alışkanlıkları bağımlılık düzeyinde devam ettirmek. Bağımlılık, tutkuların esiri olmaktır.
Dikkat edilirse onuru zedeleyen hususların çoğu münafıklığın alametleridir. Münafıkların kendilerine ait özgün kişilikleri yoktur. Münafıklar, her dönemin ve her ortamın adamıdırlar. Duruma göre vaziyet alırlar. Bu sebeple münafıklar (ikiyüzlüler), dünyanın en onursuz ve bayağı şahsiyetleridirler.
Ashab-ı kiramın beşerî münasebetlerde muhatabın kişiliğine göre takınmış olduğu tavır Kur’an’da şöyle övülmüştür:
“(Onlar) Kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, müminlere karşı merhametlidirler.” (Fetih, 48/29.)
Yine Kur’an-ı Kerim’de gerçek onur ve izzetin mercii de şöyle beyan edilmektedir:
“Her kim şeref ve izzet istiyorsa bilsin ki izzet bütünü ile Allah’a aittir. Güzel sözler ancak O’na yükselir. Salih ameli de güzel sözler yükseltir.” (Fatır, 35/10.)
Onurunu kaybedenler, kendilerini güvensiz hissettiklerinden sığındıkları güce tam manasıyla teslim olurlar.
Kimseye muhtaç olmadan yaşamak da onurdur ancak sırf itibar için mülk edinmek, para ve mal biriktirmek kişiyi servetin bağımlısı hâline getirir. Bu durumda insan mala değil, mal insana sahip olur. Bu da onursuzluğa yol açar. Makam sahibi olmayı ihtiras hâline getirmek de böyledir.
Bazıları, yüksek modelli araba kullanarak ve konforlu konutlarda yaşayarak onurlu ve mutlu olacaklarını zannederler. Bunlar, kaybettiği onuru yanlış adreste arayan kimselerdir.
Bazıları da zengin ve soylu bir aileye mensubiyetle onurlu olunacağını düşünür. Asil bir aileden olmak bir onur olabilir ama onurlu kalmak için ailevi mensubiyet tek başına yeterli değildir.
Her karar aşamasında, “Elalem ne der?” diye düşünmek, yararlı bir işi, insanların mülahazalarından çekinerek ertelemek ya da iptal etmek de onursuzluktur. Zira böyle davranan biri, başkalarının değerlendirmesini kendi iradesinden üstün tutmuş olmaktadır. Sırf insanlara yaranmak için yapılan işlerde hayır ve bereket yoktur. Ayrıca insanların beğenisine fazla güven de olmaz, bugün yücelttiğini yarın alçaltabilir. Onurlu kişi, ilkesel düşünür, Allah’a ahirette vereceği hesaba göre karar verir. Önemli olan Allah’a yaklaşmaktır. Allah, kendi sevdiklerini kullarına da sevdirir.
Peygamberimiz (s.a.s.) Veda Hutbesi’ne, insan onuruna, can ve mal dokunulmazlığına dikkat çekerek başlamıştır:
“Şüphesiz şu beldeniz (Mekke), şu ayınız (hac), şu gününüz (arife) nasıl haramsa (korunmuşsa), kanlarınız ve mallarınız da birbirinize haramdır. (Her türlü tecavüzden korunmuştur.)” (Müslim, Hac, 147.) Veda Hutbesi, insan onurunu temel hak ve hürriyetleri teminat altına alan bir manifesto hükmündedir.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) muhatap olduğu herkesle yakından ilgilenir, onlara değerli oldukları hissiyatını verirdi. Sahabenin sıradan gördüğü bir şahsın dahi onun yanında bir değeri vardı. Allah Rasulü, Mescid-i Nebevi’yi gönüllü olarak temizleyen yaşlı bir hanımı birkaç gün göremeyince, nerede olduğunu sorar. Vefat ettiğini duyunca, “Bana haber vermeniz gerekmez miydi?” diyerek sitem eder ve gidip o hanımın mezarı başında dua eder. (Buhari, Cenaiz, 66.) Peygamberimiz sadece arkadaşlarına karşı değil, başka din mensuplarına da saygılı davranmıştır. Bir seferinde Allah Rasulü ashabı ile birlikte açık alanda otururken yanlarından cenaze geçer. Allah Rasulü ayağa kalkar. Sahabeden biri, “Ama ya Rasulallah! O bir Yahudi cenazesiydi.” deyince Peygamberimiz, “O bir insan değil mi?” demiştir. (Buhari, Cenaiz, 50; Müslim, Cenaiz, 24.) İnsana insan olduğu için saygı göstermek ahlaki bir erdemdir. Saygılı olan saygı görür.
Cahiliye Dönemi insanlarının onur ve itibarda değer ölçüsü kabileleri, kabilelerinin kişi sayısı, develeri ve biriktirdikleri servetleri idi. Müşrikler, kabileleri ve kabilelerine mensup kişilerin sayıları ile övünüyorlardı. (bkz. Tekasür, 102/1-2.) Zayıfın toplumda hiçbir kıymeti harbiyesi yoktu. Mehmet Akif o günkü insanın güçsüze yaklaşımını şöyle açıklıyor:
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi.
İslam insanlığı, onurunu gücünden alan cahiliye anlayışından, gücünü onurundan alan insani bir anlayışa yükseltmiştir.
İnsanlık kavramı; insan onurunu, insanın izzet ve şerefini, haysiyetini, hak ve hürriyetini ifade eder. Onurun olmadığı yerde ahlak, ahlakın olmadığı yerde ise insanlık olmaz. Ahlaki bir erdem olarak insanlık onuru, insanla birlikte her zaman ve her yerde bulunması gereken hayati bir değerdir.