Makale

Yunus Emre’de Sevgi

Yunus Emre’de Sevgi

İnsan, bugün de kendini arıyor. Çünkü kendini bulunca Hakk’ı bulacak, O’nu bulduktan sonra ise insan olmanın yüce sorumluluğuyla barış ve muhabbet dolu bir vakte erecektir.


Mustafa Özçelik

Bir “aşk ahlakçısı” olarak tanımlayabileceğimiz Yunus Emre’nin bütün şiirlerini bir tek mısrasında özetlemek mümkündür. Bu mısra, “sevelim, sevilelim” mısrasıdır. Bunun da dayanağı, çıkış noktası ise Maide suresinin “Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever.” şeklindeki 54. ayetidir.
Buradan hareketle şunu söylemek gerekir. Sevmek ve sevilmek, Allah’ın vasfıdır. Sevginin sebebi ise güzelliktir. Gerçek güzellik ise Allah’a aittir. “Allah, güzeldir ve güzeli sever.” şeklindeki hadis-i şerifi tasavvufi açıdan yorumlayan mutasavvıflara göre Allah, kendi güzelliğini temaşa için kâinatı yaratmıştır. Buna göre âlemin yaratılma sebebi sevgidir. Yani “Ol” emrinde aşk vardır.
Bu sevginin boyutlarına sınır çizmek ise imkânsızdır. Çünkü bu sevgi evrensel bir prensip olarak ortaya çıkmıştır. Allah’tan zuhur etmiş ve bütün kâinatın yaratılmasına sebep olmuştur. Dolayısıyla bütün varlıklar, bu ilahî cevheri özlerinde taşımaktadırlar. Hepsi, esmanın tecellileridir.
Durum böyle olunca, en başta iman, ancak sevgiyle kemale erebilir. Bu, inanmanın esasını teşkil eder ama hadise burada bitmez. Yaratılmışlar Yaradan’dan öz taşıdıkları ve O’nun eseri oldukları için kâinatta mevcut her şeyin sevilmesi de imanın kemali açısından gerekli hâle gelir. Böylece, Yaradan’ı sevmek ve O’na kavuşmak, ancak yaratılanları sevmekle gerçekleşebilir. İnsan, bu sevgi ışığıyla karanlıkları aydınlığa çevirerek mutlu ve barış dolu bir dünya kurabilir.
İnsan, ilahî özle birlikte şeytani ve hayvani bir potansiyele de sahip bir varlıktır. İlahî tarafı onu melekler katına yükseltirken, şeytani tarafı hayvanlardan da daha aşağı bir seviyeye düşürmektedir. İşte aşk, en başta insanın kâinat içerisinde bu duruş noktasını belirlemesi açısından önem taşımaktadır. İlahî referanslı aşk, insanı hamlıktan, çiğlikten kurtarıp olgunluk derecesine getirirken bu aşktan yoksunluk onu insan olmaktan uzaklaştırmaktadır. İşte insanın önce kendisine, sonra diğer insanlara ve bütün varlıklara karşı zulmünün temelinde bu hamlığı, çiğliği, aşksızlığı yatmaktadır.
Seven insan, en başta inançlı insandır. Yaratıcısıyla samimi bir münasebet hâlindedir. Bu, ona bir taraftan dünyada bulunuşunun anlamını kazandırırken bir yandan da sorumluluk yükler. Böylesi bir donanım içerisinde olan insan, yıkıcı değil yapıcı olur. Şahsiyet ve karakteri, yaratılış gayesine uygun olarak teşekkül eder. Menfi hareketler içerisinde olmaz. Kendiyle ve çevresiyle barışıktır, barış hâlindedir. Bütün yaratılmışlara aynı göz ile ve sevgiyle bakar. Her varlıkta ilahî güzelliği temaşa eder. Böyle olunca bir insanı öldürmesi, bir şehri yakıp yıkması, bir çiçeği soldurması düşünülemez.
Sevgisiz insan ise, en başta kendisiyle kavgalıdır. Bu huzursuzluk onu anarşinin kucağına iter. Böylece sevgisiz insan, Hakk’ı ve halk edilmiş olanları unutur. Doğru ve güzel olana karşı savaş açar. Huzur ve sükûn böyle bir insanın dünyasına çok uzak kavramlar haline gelir. Yeryüzüne gelişinin hikmetlerine yabancı düşer. Düzeni değil kargaşayı, adaleti değil zulmü seçer. Gülü koklamaktan değil kan dökmekten zevk alır. Masumların çığlığı yürek telini titretmez. Çünkü kalbi, kuru ve çorak bir tarlaya dönüşmüştür. Onun içinde sevgi çiçekleri açmaz. Gözyaşını bilmez. Hikmetten yoksundur.
İşte Yunus’u hem kendi çağında hem de sonraki çağlarda önemli kılan özelliği, sevgiyi düşünce dünyasının asıl meselesi yapmasıdır. O, sevgisizliğin hüküm sürdüğü karanlık bir çağda yaşadı. Moğol ve Haçlı seferleriyle her türlü zulümle, kötülükle yüz yüze gelen bir çağda, çağdaşları Hz. Mevlana, Hacı Bayram Veli gibi diğer sevgi kahramanlarıyla birlikte insanları sevgiye çağırdı. Bir gönül doktoru oldu. Onun sevgi çağlayanı mısraları, çağrısının ulaştığı her insanı aşkla tanıştırdı. Aşkla yani, kendisiyle ve yaratıcısıyla… Böylece, yeni bir toplum, yeni bir insan yapısı kuruldu. Cihana adalet, bilgi ve sevgi ışıklarını salan Osmanlı, Yunus ve onun gibi sevgi erenlerinin çabalarıyla kuruldu.
Savaşların, adaletsizliklerin, hürriyetsizliklerin ve sevgisizliklerin egemen olduğu çağımızda, insanoğlu yine “düşmanımız kindir bizim” diyen sesi özlüyor. Bu, Yunus’un sesidir. “Yetmiş iki millete bir göz ile bakan” bir ermişin sesidir. O, bize yalnızca mücerret Allah sevgisini öğretmedi. Zira Hakk’ı sevmek, yaratılmışları sevmekten geçiyordu. Bu yüzden sevgi şemsiyesi altına bütün varlıklar girdi. En başta da insan… Zira asıl sevgiye muhtaç olan oydu. Öte yandan sevgi, onda kuru bir teori olmadı. Bu anlayışı bir inanç hâline getirip yaşayarak günlük hayatının bir gerçeğine dönüştürdü.
İnsan, bugün de kendini arıyor. Çünkü kendini bulunca Hakk’ı bulacak, O’nu bulduktan sonra ise insan olmanın yüce sorumluluğuyla barış ve muhabbet dolu bir vakte erecektir. Bu sadece kuru bilgileri öğrenmekle gerçekleşecek bir şey değil. Bir kalbimizin olduğunun farkına varmamıza bağlı her şey. O kalp ki, marifetullahın tecelli mekânıdır. O saraydaki padişah Hak olursa, gayrı sevgilere ve ilgilere ihtiyaç kalmayacak, bize hükmeden sadece Hak olacaktır. O Hak ki bizim hayrımızı, kurtuluşumuzu isteyendir. Bizi kendisine halife kılandır.
Öyleyse, sevmeyi “imanı coşku derecesinde yaşamak”, mümin olmayı “aşk eri” manasında idrak etmek, “sevmeyi ve sevilmeyi bir hayat görüşü hâline getirmek cehdini göstermemiz gerekiyor. Yunus, mısralarıyla bu çağın da bir aşk hocasıdır. Muhabbet rehberidir. Sevgi elçisidir. Hem Hakk’a hem de doğruluğa, iyiliğe ve güzelliğe, bu değerlerin hâkim olduğu bir dünyaya ulaşmak konusunda yol gösteren bir uyarıcıdır. Öyleyse onun şu sözü bize rehber olsun:
Gelin tanış olalım işi kolay kılalım
Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz.