Makale

İslam ve Müslüman

İslam ve Müslüman

Prof. Dr. M. Şevki Aydın
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
msaydin@diyanet.gov.tr

Özellikle Tanzimat’tan sonra çok sıkça başvurulan bir değerlendirme biçimi vardır: İslam dünyasındaki yoksulluk, eğitimsizlik gibi olumsuz görüntüleri alt alta sıraladıktan sonra İslam’a ilişkin olumsuz çıkarımlarda bulunmak. Bu tür çıkarımları, batılılar yaptığı gibi bizdeki batıcılar da yaptılar ve yapmaktadırlar. Bunların bu yaklaşımı tüketmeleri, iyice sıradanlaşmıştır. Bu yaklaşımdan rahatsızlık duyan Müslümanlar ise, genelde İslam’ın bu olumsuz iddialardan uzak olduğunu ve geçmişten/tarihten örnekler vererek Müslümanların insanlığa nasıl katma değerlerinin olduğunu dile getirerek İslam’a iliştirilmeye çalışılan olumsuzlukların temelsizliğini kanıtlamaya çalışırlar.
Ne yazık ki, bu savunmacı temellendirme çabalarını günümüz Müslümanlarının dünyaya olumlu katkılarını dile getirerek zenginleştirememektedirler. Çünkü günümüz İslam dünyasının fotoğrafı, İslami değerlerin somutlaştığı, İslam’ın güzelliklerinin insanlığın dikkatlerine sunulduğu iç açıcı bir görüntü pek sergileyememektedir. Günümüz Müslüman toplumlarında yine açlık, sefalet, gözyaşı, ızdırap, kan, çatışma, güvensizlik, eğitimsizlik, ahlakça çözülmüşlük, şiddet, insan hakkı ihlalleri ve benzeri insanın içini sızlatan olumsuzluklar dikkat çekmektedir.
Doğrusu, İslam dünyasındaki bu olumsuz tablonun İslam’la ilişkisinin kurulamayacağı çok açık bir gerçek; ama Müslümanlarla doğrudan ilgili olduğu da o kadar ayan beyan. Bu toplumsal manzaranın oluşmasının bir değil, birçok nedenleri vardır. Bu nedenler arasında İslam’ın öğretisi yoktur; ama İslam’a inandığını iddia eden Müslümanların İslam anlayışlarının olduğu inkâr edilemez.
Bilmiyorum, dikkatinizi çekiyor mu? Müslüman ülkeler, kapalı toplum şartlarından çıkarak açık toplum olma özellikleri arttıkça toplumsal sarsıntılara maruz kalmaktadırlar. Toplumsal alt üst oluşlara yol açan bu sarsıntılar, yabancılaşmayı tetiklemektedir. Bu toplumlar, giderek kendi değerlerinden uzaklaşmakta, bir bakıma değer bunalımı anaforuna doğru hızla sürüklenmektedirler. Bu çözülüşün yol açtığı uçlara savrulmalar dikkat çekmektedir.
Dünyayla irtibatlarını koparan duvarlar bir bir yıkıldıkça Müslüman toplumlar, küreselleşme olgusunun oluşturduğu global ortamda maruz kaldıkları küresel etkileşim, onları hızla değiştirip dönüştürmektedir. İletişim imkânlarının pek sınırlanamaması nedeniyle, özellikle de televizyon ve internet kanalıyla Müslüman toplumların dünyayla etkileşim içine girmesi, bu küresel ölçekli etkileşimin ürünü olan değişimi hızlandırmaktadır. Bu değişim, bir ahlakî çözülme, değerler erezyonu, sosyal karmaşa şeklinde kendini göstermektedir. Son zamanlarda İslam ülkelerine ilişkin yayınlanan haberler, bu olguyu açıkça sergilemektedir.
Gerek televizyona gerekse internetle Müslümanların hazırlıksız karşılaştıklarından söz edebiliriz. Kitap okuma alışkanlığı kazanılmadan, kitapla dostluk geliştirilmeden televizyonla buluşma, insanımızın genelde televizyonu kullanan özne olma imkânını elde edememesine yol açmıştır. Televizyonu kullanma, kendini geliştirme yönünde ondan yararlanma yetkinliğine ermemiş birinin, interneti kullanma, ondan yararlanma tavrını takınan özne olması daha da zorlaşmaktadır. Teknolojik imkânlar/fırsatlar, bireyin yetkinlik düzeyine göre anlam kazanmakta; yetkinlik yetersizliği oranında birey ve toplum için felakete dönüşebilmektedir.
İslam ülkeleri içinde en iyi durumda olan, küreselleşmenin oluşturduğu şartlara karşı daha aşılı durumda bulunan ülke Türkiye’dir denebilir. Bununla birlikte, ülkemizin manzarasının çok iç açıcı olduğunu söylemek pek mümkün gözükmemektedir. Ülkemizdeki dindar profiline ilişkin farklı açılardan farklı değerlendirmeler yapılabilir. Farklı değerlendirmeler arasında şu tür olumsuz değerlendirmelere ne yazık ki rastlanmaktadır:
“Ne yazık ki dindarların kesinkes belli tercihleri yok. Dahası, onların neyi tercih edeceğini bize söyleyebilecek belirli “ölçüleri” de yok. Bu beni çok şaşırtıyor aslında.
Çünkü dindarların, “ahlakla, hakkaniyetle, adaletle” ilgili çok kesin ilkelere sahip olmaları gerektiğini düşünüyorum. Dindarların, müşfik, adil, mütevekkil, hakşinas olduklarını sanıyorum.
Ama ben “din ve dindarlık” adına sahneye çıkanların çoğunda bu özellikleri görmedim.
Ya onlar gerçek dindar değil ya da ben dindarlığın ne olduğunu hiç bilmiyorum. “Dine, hakkaniyete, vicdana, adalete, merhamete” sahip gerçek dindarların sayısı çok olsaydı kimse dinden korkmaz...”
İki ay kadar önce yapılan böyle bir değerlendirmenin, gerçeklerle ne kadar örtüşdüğü, üslubu vs. tartışılabilir. Ancak, hakkımızda böyle bir değerlendirmenin tek başına varlığı bile bizi düşündürmeli, hemen savunmacı bir tutum takınmaya kalkışmak yerine, oturup ciddi ciddi öz eleştiri yapmaya yönelmeliyiz, diye düşünüyorum. Mevcut fotoğraf, her şeyden önce küreselleşmenin, çoğulcu/açık toplumun şartlarına Müslümanların pek hazır bir donanımda olmadıklarını imlemektedir.
İslam ile Müslüman özdeşleştirilemez. Zaman zaman İslam ile Müslüman arasında mesafe iyice açılmış da olabilir. Bu İslam’ın yetersizliğini değil, Müslümanın onu anlama düzeyini işaret eder. Söz gelimi, birlik ve kardeşliği, ahlakı, “beşikten mezara kadar ilmin/bilginin peşinden koşmayı” İslam’ın emretmesine rağmen Müslümanların ayrıntıdaki farklılıklara vurgu yaparak düşmanlık/çatışma kültürünü öne çıkarmaları, ahlakça örnek olamayışları ve eğitimde, ilimde/bilgide çok gerilerde yer almaları, başka türlü açıklanamaz.
Hz. Peygamber’i örnek edinmekle yükümlü Müslümanların, insanlığa onun örnekliğini, Kur’an’ın o eşsiz ve ebedî mesajını taşıyamadıkları gerçeğinin nedeni değil, nedenleri vardır. Bu sonucun bütün bileşenlerini çok iyi teşhis etmek gerekir. Sorunun çözümü bu nedenlerin bir bir ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacaktır. Ancak, burada onları sayıp analiz etmek yerine sadece önemli birine işaret etmekle yetineceğiz.
Bunun başlıca nedenleri arasında günümüz Müslümanlarının din anlayışlarının önemli bir neden olduğu rahatlıkla belirtilebilir. Müslümanlar olarak İslam/dindarlık anlayışımızın sıhhat derecesini, onun Kur’an’la, Hz. Peygamber’in sünnetiyle ne ölçüde uyum içinde olduğunu, onların ne kadar doğru anlaşılıp yorumlandığını sorgulamak gerekmektedir. Bundan daha önemlisi ve öncelikle ele alınması gereken husus ise, bu din anlayışını üreten din eğitimidir. Bu din anlayışını ve bunun uzantısı olan dinî hayatın arkasında nasıl bir din eğitiminin yer aldığını irdelemeye ihtiyaç vardır?
Böyle bir öz eleştiri yapabilmemiz de, aldığımız din eğitiminin niteliği ve ona bağlı olarak din anlayışımızla doğrudan ilgilidir. Söz gelimi, nas-yorum ilişkisini doğru kavramamış birinin, dindarlık anlayışını gözden geçirmesi, onun Kur’an ve sünnetle uyumunu yeniden görmeye çalışması pek mümkün gözükmemektedir. (Bk. M. Ş. Aydın, Dinî Bilgiyi Tecdid, Diyanet Aylık Dergi, Temmuz, 2009) Kendi din anlayışını/yorumunu/uygulamalarını mutlak doğru kabul eden, elbette onlar üzerinde düşünmeyi derinleştirme, bilgisini geliştirme ihtiyacı duymayacağından, böyle bir gözden geçirmeyi de yap(a)mayacaktır.
İşte bu noktada din eğitiminin niteliğinin önemi karşımıza çıkmaktadır. Dinin değerlerini bireye ezberletmekle yetinen değil de, onları anlamlandırıp içselleştirmesine, dinî hükümlerin hikmetlerini kavramasına, onların kendi varlığı açısından değerini fark etmesine kılavuzluk eden bir din eğitimi anlayış ve uygulamaları, ona bu yaklaşımı kazandırabilir. Çünkü böyle bir din eğitimi, mümini sürekli düşünme, araştırma, bilgisini artırma, bilgilerini hayatla irtibatlandırma, o bilgileri kullanarak tutum ve davranışlarını mümince belirleme anlayış ve yeteneğine sahip kılacaktır. Bu çerçevede, İslam’ı ne kadar doğru anladığını, doğru anladıysa bunu ne ölçüde doğru tutum ve davranışlara dönüştürdüğünü/somutlaştırdığını, zaman zaman kendine sormayı ihmal etmeyecektir. Çünkü o, dindarlık düzeyini sürekli yükseltmenin gerekliliğine inanır ve onun yolunun da bundan geçtiğinin bilincindedir.
Bu bilince sahip mümin, değişen şartlar karşısında mümince duruşunu belirleme becerisine sahip olacaktır. Kimlerden, nerelerden nasıl yararlanacağını bilecek ve bunu gerçekleştirecektir. O, teknolojik imkânları kullanarak kendini geliştiren özne olacak; onların kullandığı nesneye, tutsağa dönüşmeyecek kadar donanımlı olacaktır. Televizyonların, internetin, kısacası sansür ve kontrol dışı kitle iletişim araçlarının/kanallarının devreye girmesi, kalıplanmış dindar birey (Bkz. Aydın, Din Eğitimi Bireyi Kalıplamamalı, Diyanet Aylık Dergi, Ağustos, 2008) için sorun kaynağı olurken, onda değerler erezyonuna yol açarken işte bu bilince sahip dindar birey için gelişme, özgürleşme ve sorun çözme yeteneğini geliştirme imkanına dönüşecektir.
Küreselleşmenin getirdiği yeni durumlar karşısında kendine yabancılaşmayacak, çoğulcu toplumda maruz kaldığı çok farklı olumsuzluklar içinde bile inandığı değerlere göre mümince tutum ve davranışlarını belirleyebilecek birey, ancak böylesine anlamlı öğrenmeyi gerçekleştiren din eğitimi anlayış ve uygulamalarıyla yetiştirilebilir. Mevcut sorunların üstesinde böyle soylu müminleri yetiştirerek gelebiliriz. Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’an kurslarında ve eğitim merkezlerinde işte bu tür bir yaklaşımla din eğitimi yapmanın çabası içindedir.