Makale

Din Hizmetlerinin mahallinde yetiştirilip mahallinde istihdamı tecrübesi

Din hizmetlilerinin mahallinde yetiştirilip mahallinde istihdamı tecrübesi

Dr. Mehmet Bulut
DİB / Uzman
mbulut@diyanet.gov.tr


“İmam deyince, arkasındaki cemaatin tam itimadını kazanmış ve Allah huzurunda kemal-i huşû masivadan tecerrüd ederek kalbi sırf Allah’a ve ibadete bağlanmış dört yüz dirhem olgun bir Müslüman hatıra gelir. Bu da sağdan soldan tırtıklanmış, yama olarak edinilmiş malûmat ile olmaz sanırım. Her ne kadar ilim, huzû ve huşû için tam ve kâmil bir sebep değilse de bilgisiz, malumatsız, vukufsuz huzû ve huşû da olamayacağını kabul etmek lazımdır.” (Yahya Afif)



Bir yazımızda Başkanlık için “Tartışılan Kurum” ifadesini kullanmıştık. Evet, kuruluşundan itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı hemen her yönüyle tartışılmıştır ve tartışılmaya da devam edilmektedir. Statüsünden (devlet teşkilatı içindeki konumu), bütçesinden (din hizmetlilerinin maaşlarının devlet bütçesinden karşılanması), elemanlarının (din hizmetlileri) performansından tutunuz da reisinin cübbe ve sarığına kadar… Bu bağlamda dikkatimizi çeken bir husus da, toplumun hemen her kesiminin Başkanlığı ve Başkanlığın hizmetlerini tartışabiliyor, eleştirebiliyor hatta ona yol gösterebiliyor oluşudur. Aynen din konusunda ülkemizde herkesin birer ilahiyat uzmanı gibi görüş bildirmesinde bir beis görmemesi gibi… Mesela, yakında bir yerde okumuştum; “nedir şu imamlarımızın kamet getirilmeye başlanınca imam odasından çıkıp cübbelerini âdeta savurarak heybetli bir şekilde mihraba doğru yürümeleri?” deniyor, “Sünnetlerini lütfen mihrapta kılsınlar. Sonra, imam görevine gelmiş mi gelmemiş mi diye strese giriyor, huzursuz oluyoruz” şeklinde de yol gösteriyordu, bir vatandaşımız…

Süreç içinde, Diyanet İşleri Başkanlığı ve din hizmetleri çerçevesinde sadece sıkıntılar dile getirilip şekvacı olmakla ve karalama şeklinde eleştirmekle kalınmamış, problemlere dönemsel olarak; ama dikkate değer, ufuk açıcı bazı çözüm önerilerinde de bulunulmuştur. Bu manadaki önerilerin daha çok din hizmetlilerinin yetiştirilmeleri, seçilmeleri ve atanmaları ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın statüsü konusunda yapıldığını söyleyebiliriz. Başkanlığın statüsü, devlet sistemi içerisindeki konumu çerçevesindeki tartışmaları ve çözüm önerilerini, bu kapsamda Başkanlık için özerklik taleplerini başka bir yazıya bırakarak bu yazımızda tarihi bir tecrübe olarak müftülerle cami görevlilerinin mahallinde yetiştirilip mahallinde istihdamı konusunda serdedilen düşünce ve önerilere eğilmek istiyoruz.

Hemen belirtelim ki, gerek bu konuda gerekse din hizmetine ilişkin diğer konularda geçmişteki uygulamalar ve o günün şartlarında yapılan önerilerden birçoğunun bugün için uygulanabilirliği ya da çözüm olma niteliği bulunmayabilir; bununla birlikte bunların yine de bilinmesinde ve hatta üzerinde teemmül edilmesinde fayda olduğunu düşünüyoruz.

İmam-Hatiplik Görevi Bir Gaye Olabilir mi?
1924 yılında medreselerin kapatılıp İmam ve Hatip Mektepleriyle Darülfünun’da İlahiyat Fakültesi’nin açılması üzerine konuya ilgi duyan münevverlerden bir kısmı, bu yeni açılan eğitim kurumlarının, medreselerin kapatılmasıyla ortaya çıkan boşluğu dolduramayacağını ve bu eğitim kurumlarıyla ülkede ihtiyaç duyulan din hizmetlilerinin hem sayısal olarak hem de nitelik açısından yetiştirilemeyeceğini ısrarla belirtmişlerdi. Bunlara göre ülkemizin sadece bazı illerinde açılmış olan İmam ve Hatip Mekteplerinden mezun olacak kişilerin köy ve kasabalardaki imam-hatip ihtiyacını karşılamayacağı gibi, mevcut konumuyla İlahiyat fakültesinin de müftü, vaiz gibi yüksek din âlimlerini yetiştirmesi mümkün değildi. Ayrıca, imam-hatiplik görevinin sadece İstanbul ve nüfusu kalabalık birkaç şehirde bir gaye olabileceği, buna karşılık kasaba ve nahiyelerde ve bilhassa köylerdeki imam-hatipliğin gençler için tek başına bir gaye olamayacağı, dolayısıyla köylerde imam-hatipliğin kimseyi İmam ve Hatip Mektebine yöneltmeyeceği ileri sürülmüştü. “Hâlbuki”, diyorlardı; “Osmanlı döneminde hayır sahiplerinin ülkenin her tarafında vücuda getirdikleri medreseler imamları, hatipleri mahallinde kolayca yetiştiriyordu.” Ayrıca, belli şehirlerde okuyup mezun olan gençlerin tanımadıkları bölgelere gönderilmesinin mahzurları olacağını düşünüyorlardı. Mevcut konumuyla İstanbul’daki İlahiyat Fakültesi’nin İslam âlimi yetiştirmekten uzak bulunuşu bir yana, o yıllarda bir prosedür olarak müftülerin mahalli ulema arasından seçildiğine, mahallinde liyakatli âlim yoksa ancak o zaman merkezden atama yapıldığına dikkat çekmişlerdi. Onlara göre bu yeni okulların mezun vermesi halinde imam-hatip ve müftülerin tamamının merkezden görevlendirilmesi gerekecekti ki, bu da birçok sıkıntıya neden olacaktı.

Bu düşünceye göre, mesela müftülerin tamamının merkezi yönetim tarafından atanması, hem atanan müftü, hem yerli halk ve hem de merkezi idare açısından sakıncalı görülmüştür. Şöyle ki, bölgeyi ve halkını tanımayan, iklimine ve sosyal yaşantısına alışık olmayan dışarıdan gelmiş bir müftünün burada uyum sağlayıp iyi bir din hizmeti sunması zor olacaktı. Ayrıca, maaşından başka bir geliri olmayacağından geçim sıkıntısı çekebilecekti. Hâlbuki aynı yerde ikamet eden bir müftü adayının oturabileceği bir evi, birtakım gelirleri olması muhtemeldir ki, bu da rahat bir geçim sağlamasına neden olacaktı. Hizmet sunacağı ortamı ve halkı tanıması önemli bir kolaylık teşkil edecekti. İşte bu bağlamda Osmanlı dönemi uygulamasına atıfta bulunuluyordu.

Daha önceki yazılarımızda da değindiğimiz gibi, Osmanlı döneminde sistematik medrese eğitimini çeşitli nedenlerle tamamlayamayıp müftü, vaiz, kadı gibi yüksek dini memuriyetlerde bulunmaya hak kazanamayan medrese öğrencilerinden bir kısmı imam-hatiplik görevini seçerdi. Öte yandan bu ileri eğitim sürecini göze alamayan bir kısım gençler de, bir taraftan işleriyle güçleriyle uğraşırken diğer taraftan kendi kasabalarındaki hatta köylerindeki medreselerde dinini yaşayacak düzeyde dini bilgileri öğrenirler, hatta bu sayede kendi memleketlerinde imam-hatiplik yapabilecek bir ehliyete sahip olurlardı. Kasaba ve köylerdeki camilerde görev yapacaklar bu yolla yetişmiş olurdu. Kısacası, cami görevlileri mahallinde yetişir ve göreve getirilir, kendi memleketinde ve her yönüyle tanıdığı insanlara imam-hatiplik yaparlardı. Başka yerlerden görevli aranmasına çoğu zaman gerek kalmazdı.

Benzer şekilde müftülük için de mahallinden tayin etmek öncelik arz ediyordu. Mesela, Osmanlıların son dönemlerindeki uygulamaya göre, bir beldede müftülük inhilal ettiğinde (boşaldığında), buraya mahalli ulemadan olan, medresede ders vermekle görevli ve ilmi yeterliliği olan kişi müftü olarak seçilirdi. Bu seçim o bölgenin ders okutan medrese müderrisleri, büyük camilerin imam ve hatipleri, mahallin idare meclisi ve belediye meclisi üyelerinden temsilcilerin gizli oyları ile yapılırdı. Bu seçim sonucunda en fazla oy alan adayın ismi Meşihat Makamı’na bildirilirdi. Meşihat Makamı da onun eline bir izin belgesi vermek suretiyle müftü tayin edilmesini sağlardı. Bazı durumlarda mahalli seçimlere itiraz olursa Meşihat Makamı bunu değerlendirir ve merkezden bizzat müftü tayin edilirdi. Müftülük yapabilecek ehliyette mahallinde bir kişi bulunmadığı durumlarda merkezi idare tarafından müftü tayini yapılırdı. Ayrıca müftüler belli bir süre için tayin edilmiyor, uygunsuz herhangi bir durum olmadığı sürece bu görevi çoğu zaman vefatlarına kadar sürdürüyorlardı. İstifa ederek görevinden ayrılan müftülere ise nadiren rastlanmaktaydı.

Müftü seçim ve atanması konusunda benzeri bir uygulamaya Cumhuriyet’in ilk yıllarında da rastlıyoruz. Şöyle ki;

1935 tarihli ve 2800 sayılı Diyanet İşleri Reisliği Teşkilat ve Vazifeleri hakkındaki kanunda müftülerin seçim ve tayini konusunda şu hüküm yer almıştır (Madde 4):

“Her vilayet ve kaza merkezinde Diyanet İşleri Reisliğine bağlı birer müftü bulunur. / Müftülük inhilal ettikte vilayetlerde valilerin, kazalarda kaymakamların reisliği altında mahallindeki dersiam, vaiz, imam ve hatiblerle belediye azası içtima ederek müftülük için lazım gelen ilim ve fazileti haiz zevat arasında gizli rey ile üç kişi seçerler. İntihab neticesi, vilayetin hususi mütaleası da ilave olunarak vilayetten Diyanet İşleri Reisliğine bildirilir. Bu üç zattan biri Reislikçe tercih olunarak tayin ve memuriyeti mahalline tebliğ olunur. Reislik, intihab edilenlerden hiçbirini münasip görmediği takdirde yeniden intihab yapılmak üzere iade eder. / Mahallinde müftü intihabına layık kimse bulunmadığı anlaşıldığı takdirde doğrudan doğruya Reislik makamınca evsaf-ı lazimeyi haiz müftü tayin ve izam olunur.” (Düstur, 3. tertip, c. 16, s. 1501-1502.)

Müftü tayinlerinin 1950’li yıllara kadar bu mevzuat çerçevesinde yürütüldüğünü görüyoruz.

Şimdi ara başlıktaki soruya dönelim: 1920’li yıllarda, bilhassa köy ve kasabalarda gençler için tek başına gaye olamayacağı ileri sürülen imam-hatiplik görevi, sonraki yıllarda bir gaye olabilmiş midir, günümüzde olabilmekte midir? Başka bir soru: Diyanet İşleri Başkanlığımız haklı gerekçelerle nihai bir hedef olarak imam-hatiplik görevi için de artık dini yüksek öğrenim şartı aranması üzerinde durmaktadır. Hatta din hizmetlilerinin Arapça yanında bir Batı dilini çok iyi bilmelerini, geniş bir genel kültüre sahip olmalarını, yüksek lisans hatta doktora yapmalarını arzu etmektedir. Acaba, İlahiyat mezunu, hatta lisansüstü çalışma da yapmış bir elemanı 40 kişilik bir köyde imam-hatip olarak istihdam edebilir miyiz? Başka bir ifade ile, günümüzde bu evsaftaki bir genç için 40 nüfuslu bir köyde imam-hatiplik bir gaye olabilir mi? Burada mecburiyetten kaynaklanan durumlardan söz etmiyoruz, bir ideal olarak ve bunu içselleştirerek böyle bir tercihte bulunacak kaç kişi vardır?
Bu bir, ikincisi; bir din hizmetlisi adayının; iklimini, halkını, halkının dini gelenek ve hassasiyetlerini tanımadığı bir yerde görevlendirilmesinde artık bugün için bir sıkıntı olmadığını söyleyebilir miyiz?

Sanıyorum günümüzde bu soruları sorup bunlara cevap aramak durumundayız. Kanaatimce bu ve benzeri soru cümleleri hâlen de önümüzde durmaktadır.

Yukarıda “40 nüfuslu bir köy” ifadesini sözün gelişi olarak söylemiş değiliz. Bugün ülkemizde özellikle köyden kente yaşanan göç olayı sonucu nüfusu oldukça azalmış çok sayıda köyümüz bulunmaktadır. Bir fikir verebilmesi açısından bu makale için yaptığım küçük bir araştırmanın sonuçlarını arz etmek istiyorum:

Başkanlığımızın 2009 yılı istatistiklerine göre belde ve köylerde bulunan cami sayısı 56 binin üzerindedir. Yaklaşık olarak ifade edecek olursak bunların 46 bini kadrolu, 10 bini ise kadrosuzdur. Kadrosu olduğu halde görevlisi bulunmayan belde ve köy camii sayısı ise 4 bin 500 civarındadır.

Şimdi örnek olarak, Erzurum ilimizin nüfusuna ikamet edilen yer açısından bir göz atalım.

TÜİK’in 2009 yılına ait adrese dayalı nüfus kayıt verilerine göre, Erzurum’un il bazında toplam nüfusu 774 bindir. Bu nüfusun 491 bini il ve ilçe merkezlerinde, 283 bini ise belde ve köylerde ikamet etmektedir. Aynı verilere göre bu ilimizde yaklaşık 970 belde ve köy bulunmaktadır. Köylerden 114’ünün nüfusu 40 ve 40’tan daha az gözükmektedir. Nüfusu 10 civarında olan köyler dahi bulunmaktadır. Buna göre kabaca bir hesapla Erzurum’daki belde ve köylerin % 10’nun nüfusunun 40 ve daha az sayıda olduğunu düşünebiliriz. Buradan hareketle -ki en sağlıklısı bu konuda Türkiye genelinde ciddi bir istatistik çalışması yapmaktır- ülkemizde nüfusu bir hayli azalmış binlerce köyün olduğunu söyleyebiliriz.

O hâlde, nüfusu oldukça azalmış yerleşim yerlerinde din hizmetlisi ihtiyacı nasıl karşılanacaktır? Öyle anlaşılıyor ki, köy ve kasabalarda imam-hatiplik konusunda yeni ve farklı düzenlemeler yapmak gerekecektir. Konuya bu açıdan bakıldığında, Başkanlığın personel istihdamında dört yıllık dini yüksek öğrenimi öncelemekle birlikte hâlen imam-hatip lisesi mezunlarına da görev imkânı tanıması yerinde bir uygulama olarak görülmektedir.

Günümüzde Müftüler Mahallinden Seçilebilir mi?
Günümüzde, özellikle halkını ve bölgeyi tanıyor olması açısından, müftü adayları için bir kriter olarak ilde doğup büyümüş ya da orada eğitim görmüş olması şartı aranabilir mi, en azından bu bir tercih nedeni sayılabilir mi? Bu kriterin vaiz ve imam-hatipler için de aranması düşünülemez mi veya oradan mezun olanlar için bir kontenjan ayrılamaz mı? Bakınız bugün ülkemizde ilçelere varıncaya kadar imam-hatip liselerimiz ve her coğrafi bölgemizde birden fazla ilahiyat fakültemiz vardır. Dolayısıyla günümüzde mahallinde eleman bulma sıkıntımız olmayacaktır sanırım.

Başta söylediğimiz gibi, bu tecrübelerin bir kısmı günümüz için riskler de taşıyor olabilir. Kanaatimizce bunların, düzenlenecek bilimsel toplantılarla enine boyuna tartışılması faydalı olacaktır.

Hizmet Mahalline ve Hizmetin Niteliğine Göre Farklı Eğitim Süreçleri
Tarihi tecrübeden de anlaşılacağı gibi, din hizmetinin sunulduğu ortam ve hizmetin niteliğine göre eleman yetiştirmemiz ve bunu gerçekleştirmek için de farklı eğitim süreçlerine sahip olmamız gerekmektedir. Köy ve kasabalarla büyük yerleşim merkezlerinde görev yapacak elemanların yetişmesi için farklı tipte eğitim kurumlarımız olmalıdır. Daha açık bir ifade ile, büyükşehirlerin merkezi camilerinde görev yapacak bir imam-hatip ile, küçük il ve ilçe merkezlerinde görev yapacak bir imam-hatiple, 40 nüfuslu bir köy camiinde görev yapacak bir imam-hatip farklı eğitim süreçlerinden geçmeli veya farklı özellikler/vasıflar taşımalıdır. Aynı durum müftü, vaiz ve diğer görevliler için de söz konusu olmalıdır.

Buna göre mevcut İlahiyat fakültelerimiz de farklı statüde olmalı; bir kısmında daha ileri düzeyde eğitim verilmeli ve Başkanlığın özellik arz eden pozisyonlarında münhasıran buradan mezun olanlar görevlendirilmelidir.

Yine Osmanlıların son yıllarında -sonuçlanamamış bir teşebbüs de olsa- yapıldığı gibi, hizmetin niteliğine göre (vaizlik, imam-hatiplik, müezzinlik gibi) ayrı ayrı mesleki eğitim kurumlarımız veya bölümlerimiz bulunmalıdır.

Konuyu şöyle bağlayalım: Amacımız daha iyi din hizmeti sunmak olduğuna göre, hizmeti daha ileri noktalara taşımada çağdaş imkân ve gelişmelerden azami bir şekilde yararlanmak kadar tarihi tecrübelerden istifade etmek de önemlidir.

Bütün çabamız, spot olarak yazımızın başına aldığımız cümlelerde tarif edilen nitelikte din hizmetlisi yetiştirmek olmalıdır.