Makale

Toplumsal Ahlâk

Toplumsal
Ahlâk

Yakup Kadri Karaosmanoğlu işgal yıllarında İstanbul’da ortaya çıkan ahlâkî çöküntüyü anlattığı “Sodom ve Gomore” adlı romanının iç kapağına şöyle bir not koymuştur:

“Sodom ve Gomore, Tevrat’tan aldığımız bilgiye göre Lût ve İbrahim devrinde, Filistin diyarının türlü ahlâk bozukluklarıyla Tanrı’nın gazabına uğramış iki büyük şehirdir ve “Tekvin”in on sekizinci bölümünde onların bahsi şöyle geçer: ‘Ve Rab, Sodom ve Gomore’nin feryadı çoğalıp onların günahı çok büyük olduğu için şimdi yere inip bana gelen feryada göre hareket edip etmediklerini göreyim, etmediler ise bileyim, dedi. O zaman İbrahim yaklaşıp iyileri kötülerle beraber helak edecek misin? Belki şehir içinde elli altmış iyi kimse bulunur. İmdi elli altmış iyi için o mahalli affetmeyip de helak eder misin? Hâşâ ki sen iyi ile kötüyü bir arada öldüresin.’

(Kur’an, burada atıf yapılan sosyal ahlâk çürümesini Neml Sûresi 39-45; A’râf, 72-86 ve Hûd Sûresi 77-88. ayetlerde dile getirir.)
Yakup Kadri’nin notu şöyle bitiyor:
“İşte, İstanbul düşman işgali altında iken romanın yazarına böyle görünmüştü.”
Bir İslâm coğrafyası olan İstanbul’u yazarın gözünde, ahlâksızlıkları ile tarihe mal olmuş Sodom ve Gomore şehirleriyle aynı düzleme getiren sebep nedir?

Sorunun cevabı, daha romanın şeklî kurgusunda kendini göstermektedir: Yazar romandaki her bölümün başına Kitab-ı Mukaddes’ten seçilmiş ve tarihî süreç içinde yaşanmış toplumsal ahlâksızlıkları ve çöküşleri dile getiren metinler koymuştur. Romancı bu yöntem ile okumak üzere eseri açan okuyucuya şu mesajı veriyor: İstanbul bu işgali yaşamış ve millet olarak darbe üstüne darbe yemiş isek bu, toplum olarak Sodom ve Gomore’de yaşanan büyük ahlâkî çürümenin bizde de yaşanması sebebi iledir.

Romanın sözlü anlatımında da aynı mesaj pratik örnekler üzerinden veriliyor: İşgal dönemi İstanbul’unun yaşadığı süreç, milletinden, toplumundan, toprağından kopmuş bir kesimin, her türlü insanî ve ahlâkî değeri darmadağın ettiği bir süreçtir ve yaşadığımız felaket bu yüzdendir. Bir bakış açısı olarak buraya aldığımız düşünce ve yorumlardan (katılınır veya katılınmaz) maksadımız; toplumu ayakta tutan temel yapının ahlâk olduğu gerçeği üzerinde düşündürmektir.

Ahlâk, felsefe ve düşünce dünyasının en eski konularından biri olmuştur. Aristo’nun, oğlu Nikomakos’a atfen yazdığı “Ethica Nicomachea” (Nicomachos Ahlâkı) adlı eserinde, ahlâk- politika (sosyal hayat) ilişkisi, fazilet, adalet ve dostluk konularını ele almış olması konunun toplum hayatı ve düzeni açısından önemini ortaya koyması bakımından önemlidir.

Ahlâk deyince akla ilk gelen şey onun din ile olan bağlantısıdır. Ancak din olgusuna dünyalarında yer vermeyenler bile bir şekilde ahlâk kavramını devrede tutmaktadırlar. (Yerli bir örnek olmak üzere Baha Tevfik’in “Yeni Ahlâk” adlı kitabına bakılabilir.)

İslâm’ı tek kelime ile tanımlamak gerekirse bunun için “Ahlâk” kelimesi yeterli olacaktır. Zira Kur’an’ın iki dünya mutluluğu için sunduğu yapı son noktada bir “ahlâkî davranışlar” bütünüdür. Bu bakımdan, imana ve onun hayata yansıması olan “amel”e de, hedefleri itibariyle, ahlâkî nitelik hâkimdir.

Birey-toplum ilişkisi ne ise bireysel ahlâk-toplumsal ahlâk ilişkisi de odur. Yani birey olmadan toplum olamayacağı gibi, bireysel ahlâk olmadan da toplumsal ahlâktan söz edilemez. Aslında böyle bir ayırıma gidilmiş olması birtakım pratik gerekçelere dayanır. Her şeyden önce konuyu sistematik olarak ele alabilme endişesi böyle bir ayırımı gerekli kılar. Ayrıca burada ahlâkın toplumsal alanda etkin kılınmasının önemini vurgulama gibi bir amaç söz konusu gibidir. Şöyle ki: Söz gelimi, ahlâkî/gayri ahlâkî tutum ve davranışlar -bir şekilde- kendi içinde, kişisel plânda -yahut belli kişilerle sınırlı- kalırsa toplum yapısı bundan ciddi anlamda olumlu ya da olumsuz şekilde etkilenmeyecektir. Yani “gidişat”ı kötü olan toplum iyi yönde, gidişatı iyi olan toplum da kötü yönde ciddi biçimde etkilenmeyecektir. (İslâm’da kötülüklerin aleni hale getirilmesi yasağı hatırlanmalıdır.) Hâlbuki her ahlâk konusu olan davranışın toplumsal nitelik kazanması halinde ise bütün sosyal yapı duruma göre olumlu ya da olumsuz şekilde etkilenecektir. Bu açıdan bakınca ahlâkın sosyalleşmesinin, diğer bir anlatımla sosyal ahlâkın önemi kendini göstermektedir. Tek başına yaşadığı var sayılan bir insanın ahlâkî ya da gayr-i ahlâkî davranma şansı/ihtimali nedir? Bireysel ahlâk en dar anlamda manevi/Allah karşısındaki sorumluluk için söz konusu olur. Bu da son noktada iman alanından öteye geçemez. Diğer insanlarla olan ilişkilerde gözetilmesi gereken ahlâkî davranışlar kavram dışında kalır.

Toplumsal ahlâk kavramı ise bireysel ahlâkı da içerdiğinden daha kapsamlıdır. Kısaca ahlâkın ana hedefi toplumsaldır. Bu bakımdan Kur’an’ın getirdiği bütün ahlâk kuralları son tahlilde toplum hayatı ve sürekliliği açısından zaruri olmaktadır.

“Her milletin bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler. Ey Âdemoğulları! İçinizden size benim ayetlerimi anlatan peygamberler gelir de her kim Allah’a karşı gelmekten sakınır ve halini düzeltirse, artık onlara korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir.” (A’râf, 34-35) ayetleri milletlerin hayat süreleri ile ahlâkî davranışları arasında bir bağ kurmaktadır. 34. ayet sosyolojik bir kuralı dile getiriyor: Bir toplumu ayakta tutan unsurlar etkinliğini yitirirse o toplum tarih sahnesinden silinir. 35. ayete göre ise toplumu ayakta tutan unsurlar ilahi mesajın gösterdiği şekilde oluşturulur ve sürdürülür. Şu halde uzun ömürlü ve mutlu olmak isteyen toplumlar Allah’ın, peygamberler aracılığı ile gönderdiği düzene uygun davranmalı (geniş anlamı ile ahlâkî davranmalı) ve yanlış tutumda olanlar hallerini düzeltmelidir.

Toplumların tarihten tevarüs ettikleri bu ahlâkî çürüme çok daha büyük boyutlarla günümüz toplumları için de söz konusudur. Tehlike küresel olmakla beraber, önce en yakınımıza, kendi toplumumuza bakmak durumundayız. Ne yazık ki bizi karşılayacak manzara hiç de iç açıcı değildir. Sosyal hayatımızın her alanında görülen ahlâkî olumsuzluklar mutlaka dikkate alınması gereken birer yangın alarmı durumundadır. Çürümüşlük alanlarını toplumun belli bir kesimi ile sınırlandırmak da söz konusu değildir. Her alanda az-çok etkisini göstermektedir. Bireysel ve toplumsal güzellikler paylaştıkca, olumsuzlukların ise görmezlikten gelindikçe arttığı bir gerçektir. Bu bakımdan İslâm’ın dinî bir yükümlülük haline getirdiği oto-kontrol sistemi (iyiliği emir ve tavsiye etmek, kötülükten alıkoymak görevi) her durumda usûl ve üslûbunca yerine getirilmelidir.

Bir kitapçıya, tezgâhtan aldığım ve üzerinde oldukça düşük bir fiyat yazılı kitabı gösterip,
-Bu “korsan” mı? diye sorunca; gayet pişkince,
-Evet, diye cevap verdi. Elimdeki kitabı tezgâha bıraktım. Şaşırmıştı.
-Korsan diye mi almıyorsunuz? dedi.
-Evet, dedim. Aldığım cevap şu:
-Demek ki paranız çok.
-Şükür, param çok deyip ayrıldım. Mesajımın yerini bulduğuna inandığım için,
-Param az olsaydı hırsızlık mı yapmalıydım?” demedim. Deseydim alacağım cevap ne olurdu dersiniz?
Başka bir olay:
Kendi aralarında ayaküstü sohbet eden üç dört kişiden iri kıyım olanı;
- Artık çalışmayacağım, dedi. Müdahale etmek durumunda kaldım:
- Niçin öyle düşünüyorsunuz? Bu yanlış. Daha genç ve güçlüsünüz. Asıl şimdiden sonra çalışmanız gerekiyor.
Kendine has ağızla cevap verdi:
- Yalan söylüyoruz.
- Ne gibi yani, dedim. Yanındaki cevap vermesine fırsat bırakmadan,
- Tamircidir, hacdan yeni geldi, diye araya girdi.
Beriki devam etti:
- Mesela, tamirhaneye bir mercedes gelir. Daha uzaktan görür görmez, ‘keklik geldi’ diye seviniriz. Arabaya bakarız. Söz gelimi basit bir şeyi var. “Bey efendi aracınızın şu arızası var. Bir hafta sonra alabilirsiniz.” diye önemli bir arızanın olduğunu söyleriz. On milyonluk iş mi aslında, biz yüz milyon alırız.”

Belli ki, hacca “günahlarını affettirmeğe” gitmiş.
Bu insanımız, kul hakkının ne demek olduğunu; bir değil, yüz kere de hacca gitse helalleşmedikçe bu haktan kurtulmanın mümkün olmadığını bilmiyordu.

Toplumsal ahlâkın üst düzeye çekilip sürdürülmesinde eğitimin rolü inkâr edilemez. Aile, okul ve çevre bu eğitimi gerçekleştirecek “birleşik okul”dur. Burada uygulanacak öğretim sadece örnek göstermeye değil, aynı zamanda örnek olmaya dayanmalıdır. Topluma “ahlâklı” olmayı öğretme/öğütleme konumunda olanların örnek olma konusunda yaşadıkları zaaflar, örnek gösterme işleminden beklenen olumlu sonuçları olumsuzlaştırmaktadır. Burada Kur‘an’ın uyarı yüklü şu sorusunu hatırlamak gerekiyor: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (Saff, 2)

“Toplum ahlâkı” tamlaması bize hem dinî-teorik bir hedefi, hem de fiilî-toplumsal bir durumu ifade ediyor. Dinin nihai hedefi bu iki olguyu çakıştırmak, dini-teorik söylemi fiili-toplumsal hale getirmektir. Bu konuda yaşanacak zaaflar, “ahlâk”ın kişiselleşmesi, yozlaşması ve yapıcı etkisini yitirmesi ile sonuçlanacaktır.

Ülkemizde nüfusun tamamına yakını müslümandır. Bu durum normal şartlarda toplumsal ahlâkın üst düzeyde olmasını gerektiriyor. Ne yazık ki durum böyle değildir. Demek ki toplumumuzda ahlâk konusunda olması gerekenle fiilen var olan örtüşmemektedir. Ahlâkın İslâm’ı bütünü ile hayata yansıtma (çabası) olduğundan hareketle, dinî kurallara aykırı her davranışın ahlâk dışı olduğunu söylemek gerekir. Toplumda ahlâksızlığın yaygın olduğuna hükmedebilmenin tek şartı hırsızlık, zina, karaborsa… gibi adî suçların baskın olması değildir. Bunlar ahlâkî çürümenin sonuçları ve görünen kısmıdır. Görünmeyen, görül(e)meyen asıl sebep dinî bilincin zayıflamasıdır. “Namaz insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar” (Ankebut, 45) ayeti dinî bilinç ile sosyal ahlâk arasındaki güçlü ilişkiyi ortaya koyuyor.

Ahlâkın sadece vicdanlara havale edilmesi bu konuda “bana göre ciliği hâkim kılar ve kişi sayısınca ahlâk anlayışının ortaya çıkması ile sonuçlanır. Böyle bir sonuç ahlâkın “hikmet-i vücudu” ile bağdaşmaz.

Merhum Nurettin Topçu’nun dediği gibi “iktisat endişesinin, ahlâk davasını bazen unuttururcasına gölgelediği bedbaht bir devirdeyiz. Bu halin sebebi sadece hayatın mücadele sahnesinde makinenin hâkim duruma gelmiş ya da ferdin küçülmüş olması değil, aynı zamanda ferdî istek ve iştihaların da pek ziyade artmış bulunmasıdır. Asrımızın insanı kendi iştihalarının yorgunudur. İnsanlık öyle bir istikbalin kucağına doğru ilerliyor ki, tatminlerine gönül kaptırdığı iştihalar, şimdiden onu kahredici bir kuvvet kazanmaktadır.” (Topçu, Ahlâk Nizamı [Hareket Yayınları, İkinci baskı, İstanbul, 1972] s. 71)

İnsanın tüketim aracı haline gelmesi, tüketimle özdeşleşmesi ciddi anlamda ahlâkî yıpranmaları gündeme getirmektedir. Elindeki ile yetinmeme, daha fazla harcamaya “şartlandırılmış” birey, varlıklılarla aynı hayat standardını yakalamak için meşru olmayan yollara başvurabilmektedir. “Bu tehlikenin karşısında yapılacak iş, bir taraftan ferdî ihtirasların sonsuzluğunu köstekleyici, onları frenleyerek ferdî ruhları bunalımdan koruyucu, diğer taraftan cemiyet içinde fertlere haklarını verici, insan eliyle insanın istismarını önleyici bir cemiyet nizamının kurulmasıdır.” (Topçu, s.72) Bu nizamın en son evrensel güvencesi Kur’an’dır, İslâm’dır, İslâm ahlâkıdır.

İslâm, hukuki yaptırımlara başvurmadan önce kişilerin kalplerine ahlâk tohumlarını ekerek, yasaların çiğnenmesine engel olur. Hem yasaların, hem de hukuk kurallarının devrede olabileceği durumlarda önce ahlâk kurallarına başvurur. Dış kontrol ve takip yerine otokontrol mekanizmasını öne çeker. Bu önemli kuralın göz ardı edilmesi, kontrol kameralarının devreye sokulması ile sonuçlandı. Sonuç: Kameraların içine baka baka kuyumcu soygunu yapan, adam öldüren insanlar.

Kamera teknolojinin ürünüdür. Sayısız yararlı iş görür. Ama dinin, ahlâkın ve vicdanın işini ona gördüremezsiniz. Çünkü bu alanlar kaynağını maddeden değil, madde ötesinden alır.