Makale

Alınteri ve Helal Kazanç

Alınteri ve
Helâl Kazanç
Doç. Dr. Fikret Karaman
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Hizmet, alın teri, helâl kazanç, kültürümüz ve sosyal hayatımızla iç içe olan önemli kavramlardır. Bunların birbirleriyle tamamlayıcı özellikleri ve yakın ilişkileri vardır. Nitekim bir değerlendirme yapmak gerekirse, hizmetin olduğu her yerde alın teri, buna bağlı olarak bol ve bereketli kazancın yer aldığı görülmektedir. Dolayısıyla dünyanın neresinde olursa olsun, bu üç unsuru bir arada tutan fert veya toplumlar her zaman kârlı ve başarılı olmuşlardır. Bu nedenle bir atasözünde; “Halka hizmet, Hakk’a hizmettir.” denilerek olayın derinliğine ve önemine işaret edilmiştir. Şayet bu değerleri çağımızdaki gelişmelerle tahlil etmek gerekirse karşımıza, çalışma, üretim, sanayi, yeni iş alanları, ihracat, ithalat ve kalkınma projeleri çıkacaktır. Esasen insanlar çalışma ve sorumluluğu paylaşma noktasında bir geminin içindeki yolcular gibidir. Geminin su almadan yol alması ve sahile ulaşması önem arz etmektedir. Bu nedenle Diyanet Aylık dergimizin Haziran 2008 gündemini, “Hizmet Ahlâkı” olarak tespit eden arkadaşlarımıza teşekkür ediyoruz. Çünkü hangi yaşta, görevde ve meslekte olursa olsun, her insanın bir hizmet plânı, heyecanı ve ideali olmalıdır. Böylece her vicdan sahibi; “Bugün Allah için ne yaptım?” sorusunu kendisine sormalı ve huzurlu bir cevap almalıdır. Diğer taraftan yapılan bu hizmetlerin temelinde olması gereken saygı, samimiyet, dürüstlük ve hakkaniyet ölçüsüne ne kadar bağlı kalınmaktadır? İşte biz, bir nebze de olsa üzerinde yaşadığımız, havasını teneffüs ettiğimiz ve nimetlerini paylaştığımız bu cennet vatanımızın güzelliğine ve kalkınmasına katkıda bulunmak amacıyla verilen hizmetin özelliği, alın teri, dürüstlüğü ve verimliliğiyle ilgili birkaç hususu ifade etmek istiyoruz.

Aslında çalışmak ve hizmet etmek ilâhî bir kanundur. Kâinatta olan her şey bu kurala boyun eğmiş ve her zerrenin varlığı çalışmasına bağlı kılınmıştır. Varlıklar; hayatlarını sürdürebilmek için sürekli bir çalışma ve gayret içindedir. Dikkat edilirse, maddenin en küçük parçası kabul edilen atomda bile elektronlar, çekirdek etrafında son hızıyla dönmezse, dengesi bozulan atom parçalanır. Diğer taraftan gezegenler güneş sistemindeki hareketlerine devam etmezse, âlem yıkılır. Bedenin yaşamasını garanti eden kalbimizin çalışmaması durumunda da, hayat durur ve sona erer. Tıpkı bunun gibi, yeryüzünde yaşayan topluluklar arasındaki yerimizi, varlığımızı daha da önemlisi gücümüzü korumanın yolu, çalışmaktan ve hizmet etmekten geçer. Esasen Kur’an-ı Kerim’de bu sosyal hareketliliği ve temel kuralı bize hatırlatmakta, herkesin ancak hizmeti, gayreti ve alın teri ölçüsünde karşılığını görebileceğini haber vermektedir: “İnsan için ancak çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir.” (Necm, 39-41) Gerçekten bu ayetlerle verilen mesajlar ufkumuzu açıyor, ruhumuzu ferahlatıyor ve gelecekle ilgili umudumuzu güçlendiriyor. Çünkü bu mesaj; hiçbir teşebbüsün haksızlığa uğramayacağını, büyük-küçük yapılan her türlü çalışmanın mutlaka hizmet olarak sosyal hayatımıza yansıyacağının garantisini vermektedir. Bugün sahip olduğumuz zenginlikler, bizden öncekilerin emek ve gayretleridir. Bir ağaç bile dikildikten ancak birkaç sene sonra meyve vermektedir. Bir insan yıllarca okur, çalışır, fakat hayatı tanıyıp tecrübe sahibi olduktan sonra kendisinden hizmet alınır. Diğer bir ayette ise; yapılan iş ve hizmetlerin kalitesine ve derecesine göre değerlendirileceği ifade edilmektedir: “Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. (Bu da) Allah’ın onlara yaptıklarının karşılığını tastamam vermesi içindir. Asla kendilerine haksızlık yapılmaz.” (Ahkâf, 19)

Evet bu ayette insana, çalışmasının kendisine tam olarak verileceği; hiç haksızlık edilmeyeceği ve gayreti oranında hak ettiği ücreti tastamam göreceği vurgulanmaktadır. Böylece kadın-erkek, herkesin kazandığının kendisine ait olduğu ve çalışmaları oranında pay alacakları belirtilmektedir. Ayetlerin diğer bir hedefi de, insanları doğru çalışmaya, erdemli olmaya ve gelecekte hesabını vermeye hazırlamasıdır. Çünkü sadece dünya merkezli seküler bir çalışma insanı hırsa, kaprise, gurura, cimriliğe, haksızlığa ve egoizme götürebilir. Oysaki insan çok çalışmalı, eliyle kazandığından yemeli, çocuklarına, akrabalarına yedirmeli ve gerektiğinde ihtiyaç sahipleriyle de paylaşma fedakârlığını göstermelidir. İslâm; ruhbanlığı yani tamamıyla kendini ibadete verip dünyadan el etek çekmeyi doğru bulmadığı gibi, tamamıyla dünyaya dalıp ebedî olan hayatı unutmayı da büsbütün felâket olarak değerlendirmektedir. Yaşadığımız âlemde ne varsa hepsi amacı doğrultusunda bir iş görmektedir. Güneş, ay, yıldızlar âdeta yiyeceğimiz ekmeğin buğdayını, meyvemizi, sebzemizi, diğer canlıların besinini, özetle yaşayabilmemiz için gerekli her şeyi hazırlamak üzere her biri, ayrı bir iş görmekte ve yeterince aydınlık vermektedir. Bu varlıklar; sanki uzayda birer gemi gibi ilâhî hazineden rızkımızı taşımaktadır. Bakınız merhum Akif evrendeki bu çalışmayı, didinmeyi ne güzel ifade etmiştir:

“Kamer çalışmadadır, gökler yer çalışmadadır;
Güneş çalışmada, seyyareler çalışmadadır.
….
Bekayı hak tanıyan sa’yı bir vazife bilir;
Çalış, çalış ki beka, sa’y olursa baka hakk edilir.”

İnsanın yaptığı faaliyetlerin temel ilkelerinden biri de devamlılık ve dürüstlüktür. Yüce Allah insan vücudunu çalışmaya karşı belli bir ölçüde duyarlı ve dirençli yaratmıştır. Onu, fizikî yapısına ilâve olarak akıl, tefekkür, araştırma, ibret alma ve muhakeme gibi kabiliyetlerle donatmıştır. Diğer taraftan gündüzleri aydınlıkta çalışıp kazanmayı, geceleri de uyku ve dinlenme anı yapmıştır. Günümüzde bilim ve teknolojinin katkısıyla çalışma süreleri daha da geliştirilmiş ve insanların lehine bazı kolaylıklar getirilmiştir. Fakat buna rağmen insanın en hayırlı, temiz ve helâl kazancı, elinin emeğiyle temin ettiği kazançtır. Bu nedenle insan yaptığı her işi olabildiğince doğru ve dürüstçe yapması gerekir. Memur, işçi, esnaf, serbest meslek mensubu olarak helâl ve temiz kazanmaya özen göstermelidir. Aldığımız maaşta tüyü bitmemiş yetimin hakkı olduğu unutulmamalıdır. Sorumluluğumuzdaki görev ve iş bir emanettir. Bu emanetin gereği zamanında ve tam yapılmalıdır. Görevine geç gelmeyi veya hiç gelmemeyi bir fırsat ve başarı olarak algılamamalıdır. Özellikle hasta olmadığı halde rapor alarak, hem kendini hem de iş yerini mağdur etmemelidir. Çünkü rapor bir hak değildir. Sadece hastalanması durumunda iş yerine ibraz etmesi gereken bir mazeret belgesidir. Dolayısıyla alışkanlık ve teamül hâline getirilmemelidir. İş başında iken ihmal ve tembelliğe prim vermemelidir. Unutmayalım ki, sorumluluğumuza verilen bir görevi yapmamak, dolaylı olarak milyonlarca insana haksızlık yapmak demektir. Bu yüzden her memur mesai dahilinde ve haricinde vakarını korumalı, ülkenin millî ve manevî değerlerine asla zarar vermemelidir. Hizmet etmeyi, iş görmeyi ve problem çözmeyi bir ibadet aşkıyla başarmalıdır. Yüzü ve çehresi asık olmamalıdır. Çünkü insan göreviyle ilgili bir işi yaparken kendini değil, çalıştığı kurumu temsil etmektedir. Dolayısıyla kişisel ve duygusal davranışlardan kaçınmalıdır. Olması gereken basit bir işi, sırf rahatı bozulmasın diye keyfî olarak “bugün git yarın gel” gibi, muhatabını hiçe sayan duyarsız bir memur tipi canlandırmamalıdır. Yahut doğal olarak kendi kuralları içinde yapılması gereken iş ve hizmeti zorlaştırarak rüşvet türü menfaatlere kapı aralamamalıdır.

Diğer taraftan ülkenin kalkınmasında ve büyümesinde önemli katkıları olan esnaf ve serbest meslek mensupları da doğru ve dürüst hareket etmelidir. Kendi meslek ve alanlarında çalışmalı, kazanmalı ve vergisini ödemelidir. Çünkü vergi ödemek, ülkenin kalkınmasına doğrudan yardımcı olmaktır. Özellikle bu hizmetler yürütülürken başkasına yalan söylenmemeli ve kandırılmamalıdır. Unutmayalım ki, temiz ve helâl kazanç, sahibi için daha bereketlidir. Ayrıca onu itibarlı ve mutlu kılar. Bakınız ayet ve hadislerin ortak bir anlamını canlandıran şu atasözümüz ne kadar güzel ve yerinde söylenmiştir. “Müstakim ol; Hz. Allah utandırmaz seni!” Bütün tarihî olaylar ve kamu vicdanı da göstermiştir ki, insanın sağladığı kazancın en hayırlısı, kendi elinin emeği ve alın teriyle temin ettiği kazançtır. Bu aynı zamanda bütün peygamberlerin ve Allah dostlarının da tercih ettikleri bir yoldur Nitekim Yüce Allah da bu yolu tercih edenleri şöyle övmüştür: “...Çalışanların ücreti ne güzeldir.” (Zümer, 74)

İnsanın üzerinde yaşadığı vatana bir hizmet borcu vardır. Bu doğuştan gelen bir akit ve sorumluluktur. Her vatandaş bu akdin gereğini yerine getirmesi için bir şeyler yapmalıdır. Bir süre Viyana’da Din Hizmetleri Müşaviri olarak görev yaptığım dönemde şöyle bir olay anlatılırdı: Avusturya, yüzölçümüne göre dünyada önemli bir orman zenginliğine sahiptir. Gerçekten kilometrelerce gidersiniz, yol boylarında kırsal bir alan ve toprak göremezsiniz. Her taraf orman ve yeşillikle kaplıdır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avusturya hükümeti gönüllü bir seferberlik hizmeti başlatmıştır. Vatandaşlar sekiz saat kendileri için, geriye kalan sekiz saatte ise, ülkeyi ağaçlandırmak maksadıyla çalışmışlardır. Geriye kalan sekiz saat ise, dinlenme ve özel ihtiyaçları için değerlendirmişlerdir. Konunun aslına ne kadar uygun olduğu hususunda kesin bilgiye sahip değiliz. Ancak bugün adı geçen ülkenin zengin ormanları ve doğal güzellikleri sanki olayı doğrular gibidir. Bugün aynı örneği kendimiz için düşündüğümüzde, o kadar şanslı olmadığımız açıktır. Zira ülkemizin büyük bir kısmı, maalesef kuru ve kırsal bir alan görünümündedir. Buralarda orman ve yeşilliğin olmaması ilâhî kaderin bir sonucu değildir. Tam tersine insanların ihmal ve kusurlarının sonucu olduğunu kabul etmemiz gerekir.

İnsanın hizmeti ve başarısı; zorluklara tahammül, azim, gayret ve sabırla orantılıdır. Kaldı ki, insan azmettiği bir işte, birkaç kez başarısızlığa uğrarsa bile yılmamalı, usanmamalı ve başarının peşini bırakmamalıdır. Çünkü hayat mücadele ve direnmekten ibarettir. Nitekim Kur’an-ı Kerim de insana, bu cesaret ve motivasyonu vermektedir: “...İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et. (O’na dayanıp güven)...” (Âl-i İmran, 159) Tarih boyunca görünen odur ki, iş ve hizmetlerine samimi bir aşk ve heyecanla sarılanlar hep başarılı olmuşlardır. Bilginler, araştırmacılar ve buluşlara imza atanlar dikkatlerini belli alanlara yoğunlaştırmışladır. Gündüz hayallerinde, gece ise rüyalarında aynı amaca kilitlenmişlerdir. Sonuçta Allah’ın verdiği izin ve ilhamla zihinler ve ruhlar; derinliklere ulaşarak önemli sonuçları, insanların hizmetine sunmuşlardır. Diğer bir ifade ile bunların her biri insanlığa hizmette yeni bir çığır açmış ve kıyamete kadar kalıcı olan bir hayır işlemişlerdir. Çünkü sahih kaynaklarımızdan çıkan anlama göre dinin emrettiği tevekkül, çalışmayı bırakmak veya yavaşlatmak değil, işin ve rızkın sebeplerini yerine getirdikten sonra, sonucu Allah’tan beklemektir. Zira tevekkül kalbe ait bir iştir. Sebeplere yapışmak ise eylem ve hareketliliği gerektiren bedensel bir teşebbüstür. Bu nedenle Yüce Allah; yeryüzünü insanın emrine boyun eğdirdiğini ve omuzlarında gezerek, O’nun rızkından yararlanmayı (Mülk, 15) tavsiye etmiştir.

Yazımızı; Hz. Peygamber’den nakledilen şu iki örnekle bitirelim: Onu, ziyarete gelen bir adam; devemi bağlayayım mı, yoksa Allah’a tevekkül edip serbest mi bırakayım? Diye sormuştu. Hz. Peygamber; “Önce bağla, sonra tevekkül et” buyurmuştur. (Tirmizi, Kıyamet, 60) Diğer bir olayda ise; tevekkülü şöyle bir hikmet ve nükte ile açıklamıştır: “Siz eğer layıkıyla Allah’a tevekkül ederseniz, Allah kuşları beslediği gibi sizi de besler. Kuşlar kursağı boş, (yuvalarından) çıkarlar, tok dönerler.” (Tirmizi, Zühd, 33) Dikkat edilirse, ince ve derin bir anlayışla yuvalarında bekleyen kuşlara değil, rızıklarını aramak üzere dışarı çıkıp sebeplerini yerine getirenlere vurgu yapılmıştır.


“Sorumluluğumuza verilen bir görevi yapmamak, dolaylı olarak milyonlarca insana haksızlık yapmak demektir. Bu yüzden her memur mesai dahilinde ve haricinde vakarını korumalı, ülkenin millî ve manevî değerlerine asla zarar vermemelidir. Hizmet etmeyi, iş görmeyi ve problem çözmeyi bir ibadet aşkıyla başarmalıdır.”