Makale

Çalışmak, Kazanmak ve Paylaşmak

Çalışmak, Kazanmak ve Paylaşmak

Doç. Dr. Fikret Karaman
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Sosyal ve bireysel hayatın ortak paydalarından biri de çalışmak ve kazanmaktır. Bu ortak duygu, genelde bütün canlıların özelde ise insan yaratılışının bir gereğidir. Ruh taşıyan her organizma varlığını sürdürmek için bir hareketlilik içindedir. Karıncaların çalışması, arıların bal yapma tutkusu ve kuşların yuva kurmalarındaki azim ve gayreti bu tür canlılar adına örnek gösterilebilir. Bu husus insanlar için daha büyük önem arz etmektedir. Çünkü hayatın devamı, şekillenmesi ve anlamlı hâle gelmesi ancak kişinin çalışması, üretmesi ve paylaşmasıyla mümkün olmaktadır. Nitekim insanlık tarihine baktığımızda; peygamberler dahil herkesin emeğinin karşılığını almak için çalışıp çırpındığını görüyoruz. Allah yeryüzünü ve içindeki nimetleri insana emanet etmiştir. Burada yaşamak, gezip dolaşmak, inceleme ve araştırma yapmak üzere kendisine imkân verilmiştir. Daha da önemlisi akıl, düşünce, sorumluluk, göz, kulak ve muhakeme kabiliyeti başta olmak üzere birçok özelliklerle donatılmıştır. İnsanlık tarihi, kamu vicdanı ve ilâhî dinler de bu teamülün gelişmesine ve yaşanmasına katkıda bulunmuştur. Kur’an-ı Kerim bize bu alanda çalışmak, kazanmak ve paylaşmak gibi beraberinde sorumluluk getiren bir ufuk çizmektedir:

“Namaz kılınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lutfundan nasibinizi arayın… (Cuma, 10) “O yeryüzünü ayaklarınızın altına serendir. Haydi, onun üzerinde yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin. Dönüş ancak O’nadır.” (Mülk, 15) “İnsan için ancak çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir.” (Necm, 40) Açıkça ifade edildiği gibi bu ayet mealleri, insanı Allah’ın yarattığı nimetlerden nasibini aramaya bu maksatla yeryüzünü dolaşmaya ve rızkını kazanmaya teşvik etmektedir. Herkesin ancak çalışmasıyla orantılı olarak kazanç sahibi olacağı ifade edilmektedir. Ayrıca bu yolda harcanan mesai, alın teri ve emeğin karşılığının mutlaka alınacağı haber verilmektedir. Diğer yandan tembellik, başkalarına yük olmak veya el avuç açmak da yasaklanmıştır. Nitekim sevgili peygamberimiz (s.a.s.) de bu hususta şöyle buyurmuşlardır: “Müminlerin her birinde ayrı ayrı hayır olmakla beraber Allah’a göre kuvvetli mümin zayıf müminden daha hayırlı ve daha sevimlidir. Sana gerçek menfaat verecek şeyler üzerinde hırs ile çalış. Allah’tan yardım iste, acze düşme…” (Tirmizi, Zühd, 39)

Sosyal hayatın kurulmasında; mal ve servetin dağılımı, fakirlik ve zenginlik problemi ile fert ve toplum hayatındaki yardımlaşma duygusunun önemli bir yeri vardır. İnsanın mutluluğu için çalışıp kazanmak temel ilke olmakla beraber, sonuç ve hedef bakımından yeterli değildir. Zira sosyolojik anlamda bütün insanların ekonomik durumlarının aynı olması beklenemez. Genel anlamda kişinin yaşadığı coğrafya, içinde bulunduğu toplum ve yönetim tarzı ister istemez iktisadî hayatı etkilemektedir. Özel anlamda ise, doğuştan veya sonradan maruz kalınan hastalık, sakatlık, savaş hâli, trafik kazaları, doğal afetler, anne veya babanın ölümünden sonra geride kalan yetim ve öksüz çocuklar gibi çaresizlikler ise her an karşılaşılması muhtemel olaylardır. Ayrıca sosyal hayatın beraberinde getirdiği fakirlik, işsizlik ve yoksulluk her dönemin ortak bir problemi olarak karşımızda durmaktadır. Birkaç saniye devam eden bir deprem sonrasında nice insan hayatını kaybetmekte bir o kadarı da yaralanmakta veya hayat boyunca yardıma muhtaç duruma düşmektedir. Somut bir örnek olmak açısından 1992 yılında meydana gelen Erzincan depreminde yaşadığım bir olayı burada okuyucularımla paylaşmak istiyorum. Maddî durumu iyi olduğu için hayır kurumlarına yardımda bulunan ve ramazan ayında zekâtını ehil kişilere ulaştırmak için müftülüğümüzden yardım isteyen bir dostumun deprem gecesinin sabahında yaşadığı çaresizliği hiç unutamıyorum. Depremden sonra ilk karşılaşmamızda hal ve hatırını sordum. Yakınlarından vefat olup olmadığını öğrenmek istedim. Bana yaşlı gözleriyle şu cevabı verdi: “Hayır aileden ölenimiz yok. Fakat ev ve iş yerlerimiz tamamen yıkıldı. Mal ve servet olarak neyimiz varsa enkaz altında kaldı. Esas acı olanı bu sabah eşimi İstanbul’a göndermek istiyorum. Fakat bilet parası bulamadım. Karşılaştığım birkaç arkadaşıma sordum. Onların durumu da benden farklı değildi.” Daha sonra bu dostumuzun ihtiyacı belki giderildi. Fakat acı, ızdırap ve gözyaşlarının uzun süre dinmediğini biliyorum.

Görülüyor ki fert ve toplum; bugünden yarına hangi tür olaylarla karşılaşacağını bilemez. Kime ve ne ölçüde muhtaç olacağı da belli değildir. Dolayısıyla geçmişte olduğu gibi bugün de insanın yardımlaşmaya, dayanışmaya ve paylaşmaya ihtiyacı vardır. Şüphesiz ki bu duygu ve değerlerin gerçekleştirilmesi için insanın mal ve servet karşısında benliğini aşması, cömertliğin hazzını yaşaması ve ruh dünyasını zenginleştirmesi gerekir. Yeri gelmişken hemen belirtelim ki bu düşünce ve idealin hayata geçirilmesi için olayın iman, ibadet ve ahlâk boyutunun önemini de hatırlatmak gerekiyor. Yüce kitabımız bu konuyu şöyle müjdelemektedir: “…Hayır işleyiniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Hacc, 77) “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkarılanlardan Allah yolunda harcayın…” (Bakara, 267) Aynı konu bir hadisi şerifte de şöyle açıklanmaktadır: “Bir kimse bir müminin dünya üzüntülerini giderip ferahlandırırsa, Allah da kıyamet gününün üzüntülerinden birini giderir. Her kim eli dar olan borçluya kolaylık gösterirse, Allah da dünya ve ahirette ona kolaylık gösterir. Her kim bir Müslüman’ın ayıbını örterse, Allah da dünya ve ahirette onun ayıbını örter. Bir kul din kardeşine yardımda bulundukça, Allah da ona yardım eder. Bir kimse ilim tahsili için yola çıkarsa, bu yüzden Allah ona cennet yolunu kolaylaştırır. Herhangi bir cemaat camilerden birinde toplanıp Kur’an okur ve aralarında müzakere ederlerse, onların üzerlerine sükûnet nazil olup onları rahmet kaplar, melekler onları kuşatır, yüce Allah da onları yanında olan melekler ve peygamberlere zikreder. Ameli kendisini geride bırakan kimseyi, nesebi ileri götürmez.” (Müslim; Dua, Tövbe ve İstiğfar, 11) Evet sağlıklı, güvenli, huzurlu ve karşılıklı yardımlaşmaya dayalı bir toplumun oluşmasında cömertlik yahut onun bir adım ötesi ve zirvesi olan “îsâr” önem arz etmektedir. Yeri gelmişken bu kavramların anlamını biraz daha açarak konuya devam edelim.

Cömertlik; insanın, sahip olduğu maddî ve manevî imkânları, sadece Allah rızasını gözeterek usulüne uygun bir şekilde ihtiyaç sahiplerine vermeyi ve onlara yardım etmeyi ön gören bir ahlâk kuralıdır. Bu kural, insanın iradesini ve ruhunu motive ederek sağlam bir karar ve melekeye ulaştırmaktadır. Bu olgunluğa ve melekeye ulaşan kişi, bireysel ve sosyal alanda lüzumlu olan her şeye yardım eder. Gönüllü olarak hiçbir kimsenin zorlaması ve baskısı olmadan ikramda ve ihsanda bulunmayı arzu eder. Çünkü ona göre, bu davranışın arkasında Allah’ın rızası bulunmaktadır. Dolayısıyla bu düşünce ile hareket edilince onların kalpleri de daima temiz ve zengin kalacaktır. Her ne suretle olursa olsun kendi varlıklarıyla, başkalarına faydalı olmaya çalışacaklardır. Çünkü onlar Yüce Allah’ın kendilerine lütuf ve kereminden verdiğine ve ondan muhtaçların hakkı olduğuna inanmaktadırlar. Hatta cömertliği âdeta kul hakkının bir parçası olarak kabul etmektedirler. Kendi ihtiyaçlarını düşünmeden başkasının ihtiyaçlarını gidermeye çalışmaktadırlar. Şu ayetin mealinde ifade edildiği gibi kendilerinin zarurî ihtiyacı olan bir şeyi bile başkasına vermeyi tercih etmektedirler: “Onlar seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler. (yedikleri kimselere şöyle derler:) Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir yardım ve bir teşekkür beklemiyoruz.” (İnsan, 8-9) Bu ayette açıkça anlaşıldığı gibi; üç grup insana yapılan yardım övülmektedir. Bunlar; geçimini sağlayamayacak derecede olan miskin, kendisine bakacak babası veya annesi ölmüş çocuk ve başkasının elinde tutsak olan esirdir. Her üçü de çaresiz ve sosyal güvenceden yoksundur. Bunların inancı, ırkı, cinsi ve ideolojisi de önemli değildir. Çünkü ayette bunlara yardımcı olmak için Müslüman olma şartı aranmamıştır. O halde cömertlik duygusu ve şefkatiyle bunların da kucaklanması ve topluma kazandırılması teşvik edilmelidir. Diğer bir ifade ile Allah’ın insanlara verdiği maddî ve manevî imkanlardan bunların da yararlandırılması istenmektedir. Böylece kendisi için gerekli olan bir değeri başkasıyla paylaşmak daha da önem arz ekmektedir.

İhtiyaç duyduğu bir şeyi, zarar ve sıkıntılara katlanarak kendisi kullanma yerine, başkalarının istifadesine sunmak sureti ile yapılan cömertliğe de “îsâr” denir. Buna örnek olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) ile birlikte Mekke’den Medine’ye hicret edenlere yerli Müslümanların onları kucaklamaları, ev sahipliği yapmaları ve mallarını onlarla paylaşmaları gösterilebilir. Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından “ensar” olarak isimlendirilen bu öz verili Müslümanların, Mekke ehlini şehirlerine davet edip, her şeylerine ortak etmeleri Allah’ın rızasını gözetmekten başka bir nedeni yoktur. Bir başka örnek de Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in hicret esnasında ve Sevr mağarasında hayatını tehlikeye atarak Hz. Peygamber (s.a.s.)’i canına, nefsine tercih etmesi ve onu korumasıdır. (Tevbe, 40) İslâm kültür ve medeniyet tarihi, bu tür örneklerle doludur.

Aslında Kur’an-ı Kerim cömertlik, îsâr ve ihsan gibi yardımlaşmayı ön gören davranışları daha üst ve kapsamlı bir kavram konumunda olan “infak” terimiyle ifade etmektedir. Buna göre infak dini ve ahlâkî bir terim olarak genellikle Allah’ın hoşnutluğunu elde etmek amacıyla kişinin kendi servetinden harcama yapması özellikle muhtaçlara aynî ve nakdî yardımda bulunmasıdır. Buna göre infak; farz olan zekâtı ve gönüllü olarak yapılacak her türlü bağışı, harcamayı ve hayrı kapsamaktadır. Kur’an ve hadislerde infakın önemi, amacı, hangi mallardan ve kimlere verilmesi gerektiği özetle şöyle açıklanmıştır: İnfak, gösterişten uzak, yalnız Allah rızası için yapılmalıdır. Muhatap kişinin kişiliği ve onuru incitilmemelidir. Zira infakın en büyük afeti başa kakmadır. Bu nedenle yapılan iyilik olabildiğince gizli tutulmalıdır. Bağışlanan mal ve eşya kaliteli ve geçerli mallardan seçilmelidir. Verilen değerin ehline ve hedefine ulaşmasına dikkat edilmelidir.

Gerçekten konuya geniş ve sosyal bir açıdan baktığımızda fert ve toplumların yeryüzünde yardımlaşma veya dayanışmaya rağmen yaşamaları mümkün görünmemektedir. Dikkat edilirse toplumda fakir ve zengin, bolluk ve yokluk hep bir arada bulunmuştur. Dolayısıyla huzur ve mutluluğun temin edilebilmesi için, zenginin fakire, güçlünün de güçsüze yardım etmesi doğal olarak kabul edilmiştir. Şüphesiz ki yapılacak bu tür gönüllü yardımlarda bir öncelik sırası da gözetilmelidir. Buna göre; aile fertlerine ve akrabalara yapılacak harcamalar ve yardımlar sadakaların en hayırlısı olarak ifade edilmiştir. Bu durumda anne babanın öncelikli olarak çocuklarına rehberlik etmesi, onlara iyi bir eğitim vermesi ve geleceğe hazırlaması gerekir. Diğer yandan önemli bir yardımlaşma kaynağı olan zekat, fıtır, kefaret, kurban, hediye, sadaka veya doğrudan devlet bütçesiyle fakirler ve düşkünler gözetilip desteklenmelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) toplumda bulunan dul ve yetimlerin geçimini bizzat kendisi üstlenmiştir. Bu örnek uygulama, aileden sosyal çevreye kadar uzanarak yardıma muhtaç olan fakir ve yoksul kimseleri de kapsamaktadır. Nitekim İslâm topraklarında kurulan binlerce vakıf aracılığıyla; kimsesizlere yardımcı olmak, hastaları tedavi etmek, öksüz çocukları evlendirmek, öğrencileri okutmak, okul, yurt, cami, yol ve hasta hane yapmak gibi önemli hizmetler gerçekleştirilmiştir.
Bu açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, İslâm kültür ve medeniyetini oluşturan güç; çalışma, sanat, gayret, infak, vakıf, şefkat ve merhamettir. Bunların kaynağı ise; insanda var olan cömertlik, îsâr ve ihsan duygusunun sosyal hayata yansımasıdır. Bunun ilk halkası ve dayanağı da bizzat Allah’ın elçisi Hz. Peygamber (s.a.s.)’dir. Çünkü o, insanların en cömerdi ve en iyilik seveni idi. Ramazan’da Cebrail ile beraber bulunduğu zamanlarda her şeyini infak ederdi. Onun cömertliği, sabah rüzgarı kadar bereketli ve verimliydi.