Makale

başyazı

başyazı

Yaklaşık iki asırdır ideolojik pozitivizmin doğrudan ya da dolaylı etkisinde kalan çevrelerde, genelde ön yargılı ve mütehakkim bir yaklaşımla, dinin sonunun yaklaştığı ve modernite karşısında varlığını sürdüremeyeceği, modernleşme ile birlikte hem bireysel hem de toplumsal bilinç düzeyinde dinin gerileyerek toplumsal hayata yansımayan nahif bir inanca dönüşeceği ve hatta bunun kimine göre 19. yüzyıl, kimine göre de 20. yüzyılın sonunda gerçekleşeceği iddia edilmiştir. Bu süreçte bilimin ilerlemesi, teknoloji kullanımının yaygınlaşması, şehirleşme ve rasyonelleşmenin artmasıyla birlikte dinin kaybedenler hanesinde yer alacağı tezi sıkça dile getirilmiştir. Şu var ki, bütün dünyanın son iki asırlık serüvenini dikkatlice izlediğimizde, asıl bu tezin geçerliliğini yitirdiğini, aksine dinin öneminden hiçbir şey kaybetmeyerek dün olduğu gibi, bugün de birey ve toplum hayatında en önemli belirleyicilerden biri olmaya devam ettiğini görmekteyiz.

Din, öncelikli olarak bireyin iç dünyasında doğrudan doğruya yaşanan bir tecrübedir. Bununla birlikte toplumsal hayatın penceresinden bakıldığında, onun insanın tutum ve davranışlarını, fert ve toplum hayatını, insanlar ve toplumlar arası ilişkileri derinden etkilediği açıkça görülür. Evrensel bir gerçeklik teziyle gelen din, insanın varoluşunun nihaî anlamını, hayata bütüncül ve kapsamlı bir şekilde bakabilmeyi öğretir. Başlangıçta dinin bireylere kazandırdığı hayat felsefesi ve tarzı, ileriki aşamalarda giderek toplumsal bir kültüre ve kimliğe dönüşür. Kültürel yapının temel bileşenleri arasında yer alan dinî motifler de sembol davranışlar üreterek, bireysel ve toplumsal düzeyde açığa çıkarlar. Böylece her bir birey ve toplum, dini kendi dünyasına indirerek, kendi dünyası ve imkanları içinde dini aktüelleştirerek, “kendi dindarlığını” kurar. Öyle olunca insanlar dini değil, “varoluşsal bir gereksinim olan” kendi dindarlıklarını şekillendirirler. Yani insanlar dindarlıklarını yenileyebilir, kendi şartlarına göre dindarlıklarını sorgulayıp düzenleyebilirler.

Bugün, İslâm’ın evrensel mesajının insanî yönü ve insanlık için aydınlık aracı olarak okunması ihmal edilmektedir. Nitekim, İslâm’ın gündelik hayatı huzur, dindarlığı öz güven üzerine kurma çabası, insanı kendisiyle ve çevresiyle barıştırma ideali, Müslümanlara yüklediği ahlâkî erdemleri en güzel şekilde temsil etme görevi de yeterince dikkate alınmamaktadır. Sağlıklı bir din algısının ve gündelik hayata yön veren bir maneviyatın topluma verdiği huzur ve sükûnet, çok az farkında olunan bir hakikattır. Köklü geleneği olan ve çağın kurucu değerleri karşısında da varlığını sürdüren bir dinin mensupları olarak bugün, insanlığın karşılaştığı pek çok problemi hem geleneğe gerekli atıflarda bulunarak hem de modern hayatın tezlerini önemseyerek aşmaya çalışan bir dindarlık anlayışı geliştirmek durumundayız. Bunun için ise bilgi eksenli ve ahlâk merkezli bir dindarlık anlayışının hakim kılınması gerektiği açıktır. Bugünün sorunlarını ancak bugünün dünyasını göz önüne alarak, dinin asıllarından özgür düşünceyle ürettiğimiz, inanç ve ahlâkla bütünleşen sahih bilgiyle aşabileceğimiz hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir.