Makale

Dede Efendi

Dede
Efendi

M.Fatih Salgar

19. yüzyılın en büyük bestekârı olan Hammamizade İsmail Dede, 9.1. 1778’de Kurban Bayramı’nın birinci günü Şehzadebaşı’nda dünyaya geldi. Kurban Bayramı’nda doğduğu için kendisine “İsmail” adı verildi. Dede Efendi’nin babası Acemoğlu hamamının sahibi Süleyman Ağa, annesi ise Rukiye Hanım’dır. Dede Efendi 7 yaşlarında Çamaşırcı Mektebi’nde öğrenim görmeye başladı. Kısa bir süre sonra yeteneği ve sesinin güzelliği ile dikkatleri üzerine toplayarak, okulun “ilahici başı” lığına getirildi.

Başdefterdarlık’ta Anadolu kisedarlığı görevinde bulunan Uncuzade Mehmed Efendi’nin oğlu, Dede Efendi’nin sınıf arkadaşı idi. Bu vesile ile Uncuzade, Dede Efendi’yi yakından tanıdı. Dede’nin yeteneğini hemen anlayarak ona meşke başladı. Dede Efendi’ye yüzlerce eser geçti. Mehmed Emin Efendi, 1792’lerde himayesine almış olduğu Dede Efendi’yi, Başdeftarlık’ta, Başmuhasebe Dairesi Kalemi’ne kâtip yardımcısı olarak yerleştirdi. Dede Efendi bu yıllarda Yenikapı Mevlevihanesi’ne pazartesi ve perşembe günleri devama başladı. Yenikapı Mevlevihanesi’ndeki şeyhi Ali Nutki Dede, yaptığı bir ders sonrasında öğrencisine karşı olan takdir duygularını şöyle dile getirdi:

- Oğlum!.. Musıki fenni sana bir Allah vergisi. Öyle görüyorum ki istikbâlin en büyük üstadı olacaksın. Cenab-ı Hak feyzini arttırsın.
Mevleviliği ve musıkiyi daha geniş manâda öğrenmek üzere geldiği Dergâh, Dede Efendi’yi günden güne daha çok bağlamağa başladı. Gönlünü dolduran ilahi aşkın ve musıkinin esiri olduğunu gün geçtikçe daha yoğun bir şekilde hissediyordu. Bu duygular içinde olduğu bir gün, şeyhi Ali Nutki Dede’nin huzuruna çıktı ve:

- Efendim!.. Fakîriniz artık kalemi filan terk edip kabul buyurursanız bu günden itibaren tarik-i aliye büsbütün dehalet arzusundayım, ikrar vereceğim.

Şeyhi Ali Nutki Dede cevaben: -“Oğlum!.. Pekalâ amma burası tekkedir. Çilekeşlik kolay değildir, sonra yapamazsın. Bu işe girme. Çünkü burada insana sırasına göre odun yarıcılık da yaptırırlar” şeklinde sözler söyledi ise de bu yola baş koyan Dede Efendi hizmette kusur etmemeye gayret göstereceğini ve çilekeşliğe kabulünü tekrar tekrar istedi.

Ali Nutki Dede, Dede Efendi’nin bu arzusunun yerine gelebilmesi için, anne ve babasının o ana kadar bu konuda isteksiz olduklarını ifade edince, Dede, aynı ısrarı onlara da göstererek ikna etti. Böylece 3 Haziran 1798’de çileye başladı.

Dede Efendi, 29 Temmuz 1798’de sema meşkini bitirdi. 27 Mart 1799 tarihinde de çilesini doldurarak “Dede” unvanını aldı. Mevlevi çilesi 1001 günde doldurulmasına rağmen, Dede Efendi’nin çile süresinin yaklaşık on ay kadar olduğunu görmekteyiz. Çile döneminin güçlüklerine dayanamayan dervişlerin “çile kırmak” suretiyle dergâha sadece muhib olarak devam ettiği bilinmektedir. Fakat bazan da şeyhin isteği üzerine bu sürenin kısaltılması mümkündür. Dede Efendi’ye de böyle bir uygulamanın olduğu kesindir. Dede Efendi çilede iken, babası Süleyman Ağa öldü. Daha sonra, annesinin istememesine rağmen hamamı sattı ve parasını dergâhta hayırlı işler için kullandı. Yine çile döneminde iken: “Zülfündedir benim baht-siyâhım” güfteli Bûselik makamındaki şarkısını besteledi. Dede yaptığı bu şarkı ile hayat akışının değişeceğinden muhakkak ki habersizdi. Şarkı ile beraber Dede Efendi’nin ünü de yayıldı. Birçok musıki meraklısı, Yenikapı Mevlevihanesi’nin çilekeşlerinden olduğunu duydukları bu dervişi ziyaret için dergâha gelmeğe başladı. Bu arada Enderun sanatkârları da bu eseri meşk ederek III. Selim’in huzurunda icra ettiler. Musıki konusunda büyük bir birikim ve zevke sahip olan Padişah, önemli bir bestekâr adayı ile karşı karşıya olduğunu anladı. Musahiblerinden birini göndererek Dede Efendi’yi saraya istetti. Durum, şeyh Ali Nutki Dede’ye iletildi. Bunun üzerine Şeyh;

- Emr-i şahaneleri baş üstüne. Ancak kendisi çilededir. Tarikimizin usulü icabınca gece dışarda kalamaz. Akşam ezanından evvel dergâha iade edilsin, diyerek Dede Efendi’ye izin verdi.

Musahib, Dede’yi alarak saraya götürdü. III. Selim, bestekârı huzura kabul etti. Bûselik şarkısını okuttu, dikkatle dinledi. Daha sonra iltifatlar etti ve ihsanlarda bulunarak dergâha geri gönderdi.

Dede Efendi çilesini doldurup Mevlevihanede bir hücre sahibi olduktan sonra, hücresi müzik severlerce dolup taşmağa başladı. Bu arada bestelediği eserlerini öğrencilerine geçiyordu. Bu eserler, Dede’nin öğrencileri tarafından İstanbul’un bütün musıki çevrelerinde icra edildi. Büyük ilgi ve beğeni ile karşılanan bu eserler, Dede’nin şöhretinin iyiden iyiye artmasına neden oldu. Özellikle Hicâz makamında bestelemiş olduğu Nakış Bestesi:

“Ey çeşm-i âhû hicr ile tenhâlara saldın beni “ musıki âleminde başlı başına bir olay olarak karşılandı. Beste de, Bûselik şarkıda olduğu gibi III. Selim’in dikkatini çekti ve yine iltifatlarda bulundu. Bu eser Dede Efendi’ye sarayın kapılarını açtı. Haftada iki defa yapılan “Huzur Fasıllarına” katılması için irade çıktı.

Dede Efendi evlendikten sonra Akbıyık Mahallesi’nde hayatını sürdürmeğe başladı. Mukabele günleri dergâha giderek kendi odasında öğrencilerin musıki öğretimi ile meşgul oldu. Bu arada Ağustos 1804’te çok sevdiği şeyhi Ali Nutki Dede’yi kaybetti. Dede’nin yetişmesinde büyük emeği olan şeyhinin derin acısını yaşarken, bu defa da henüz 3 yaşında olan ilk çocuğu Salih’in ölümü ile perişan oldu. Bu acı kaybın rûhunda açtığı derin ıstırabı Bayâtî makamında yaptığı bestesi ile dile getirirdi: ”Bir gonca femin yâresi vardır ciğerimde.”

Dede’nin hayatında acı kayıplar birbirini takib etmeğe başladı. 29 Mayıs 1807’de III. Selim önce tahttan indirildi, 27 Temmuz 1808’de de şehid edildi. Dede Efendi, en büyük takdir ve teşvik gördüğü kişilerin başında gelen III. Selim’in ölümüyle derinden sarsıldı. Aynı yıl annesi Rukiyye Hanım’ı, 2 yıl sonra da 6 yaşındaki oğlu Mustafa’yı kaybetti. Dede Efendi’nin ölen iki oğlunun dışında üç kızı oldu. Büyük kızı Hatice Hanım, ortanca kızı Fatma Hanım, en küçüğü ise 13 yaşlarında ölen Ayşe Hanım’dır.

Dede Efendi, 1812 yılında Padişahtan “Musahib-i Şehryari” ünvanını aldı. Daha sonraki yıllarda da sarayın müezzin başlığına getirildi. Dede Efendi, II. Mahmud’un saltanatı süresince, zamanın en büyük bestekârı olarak kabul edildi ve ünü hiçbir bestekâra nasip olmayacak derecede arttı.

Dede Efendi, o tarihlere kadar Mevlevi Musıkisinde sınırlı sayıda bulunan “Âyin” formu üzerinde çalışma isteğine kapıldı. Bu isteğini, 1821 yılında Abdülbaki Nasr Dede’nin yerine postnişinliğe gelen Hüseyin Hüsnü Dede’ye iletti. Ondan gördüğü teşvik üzerine de Sabâ makamında yaptığı Ayinini besteledi. Âyininin ilk mukabelesi 18 Şubat 1824’te Yenikapı Mevlevihanesi’nde yapıldı. Bunu Nevâ makamında yaptığı Âyin takib etti. Bu âyin de 15.4.1824’te icra edildi. Dede Efendi daha sonra 1832’de Bestenigâr, 1833’de Sabâ-Bûselik makamlarından da birer âyin besteledi.

1831’lerde geçen bir olay, Dede Efendi’nin musikiye olan hakimiyetini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Olay, Hünkâr İmamı Zeynelabidin Efendi ile Dede Efendi arasında cereyan etmiştir:

“Ramazan ayında kılınan teravih namazının son dört rekâtında, Acem-Aşirân makamından ilahi okunması Itri’den beri alışılagelmiş bir uygulama idi. İmam-ı Şehriyari’nin de aynı makamdan Kur’an okuması gelenek hâline gelmişti.

Zeynelabidin Efendi, musıki bilgisinin sınırlılığına rağmen, yüksek kabiliyeti ile kendini kabul ettirmiş bir zat imiş. Müezzinler ilahiyi hangi makamdan okursa okusun o da aynı makamdan Kur’an okumakta güçlük çekmezmiş. Fakat teravih namazının rekat aralarında icrası güç ve az kullanılan makamlardan okuduğu ilahilerle Dede Efendi, zaman zaman İmam Efendi’ye sıkıntılı anlar yaşatırmış. Doğal olarak bu hâl, II. Mahmud gibi musıkiyi çok iyi bilen bir Padişahın gözünden kaçmazmış.

Zeynelabidin Efendi de, Padişaha namaz kıldırdığı bir gecede, Acem-Aşîrân makamında seyredip, Yegâh perdesine düşerek ve henüz o makamdan bir ilâhi bestelenmemiş olduğundan, Dede Efendi’yi Acem-Aşîrân makamından ilahi okumağa mecbur ederek üstünlük sağlamak amacında imiş.

İşte bu düşünceler doğrultusunda hareket eden Zeynelabidin Efendi, kıldırdığı bir teravih namazında, Yegâh perdesinde karar kılar. Bir sonraki rekatta da aynı şeyi yapınca Dede, İmam Efendi’nin amacını anlar ve bir ara mahfilin bir köşesine çekilip Yunus’un ünlü ilahisini o anda besteler ve İmam Efendi’nin Ferahfezâ karar vermesi üzerine hemen orada bestelemiş olduğu ilahiyi okur.

Şûride vü şeydâ kılan / Yârin cemâlidir beni
Âlemlere rüsvâ kılan / Yârin cemâlidir beni
Seyyid Ahmed Ağa’nın bu makamı bulduğundan haberi olmayan ve yeni bir makam bulduğunu sanan Zeynelabidin Efendi, Dede Efendi’nin bu mahareti karşısında, şaşkın bir halde ilahiyi sonuna kadar dinlemek zorunda kalır.

Namaz bitiminde II. Mahmud, Dede’yi çağırır ve bu makamın ne olduğunu sorar. Dede, III. Selim dönemi musahiblerinden Seyyid Ahmed Ağa’nın bu makamı terkib ederek “Ferahfezâ” adını verdiği ve o günden sonra da bu makamın kullanılmadığı hakkında bilgiler verir. II. Mahmud, bu makamı çok beğendiğini söyleyerek Dede’ye iltifatlarda bulunur ve Dede Efendi’yi bu makamı yeniden ele alarak canlandırması için teşvik eder.

Dede Efendi bu dönemlerde hayatının en verimli ve başarılı yıllarını yaşadı. Yapmış olduğu dinî ve dindışı eserler ve gördüğü itibarla zirvedeki tek isimdi. Bir ara Yenikapı Mevlevihanesi’nde Hüzzâm Âyini bestelemeğe başladı. 6.3.1834’te Birinci Selâm’ını bestelediği (Sabâ Ayin ile tamamlanıyordu) Hüzzâm Âyininin mukabelesi yapıldı. İki ay içinde diğer selâmları da besteleyip, âyin formunun şaheserlerinden biri olan Hüzzâm Âyinini tamamladı.

II. Mahmud 1837 yılında Yenikapı Mevlevihanesini tamir ettirdi. Onarımdan sonra Dergâhın açılış törenine gelen Sultan Mahmud, büyük bestekâra, Ferahfezâ makamını çok sevdiğini, bu makamdan bir Âyin-i Şerif bestelerse pek memnun olacağını söyledi. Dede Efendi, Padişahın bu isteğini yerine getirmek için çalışmalarına başladı. Gerçekten de Âyin formunu yenileyecek özelliklere sahip olan Ferahfezâ Âyinini tamamladı. Bu sıralarda II. Mahmud tüberküloz hastalığının son safhasına gelmişti. Bu yüzden mukabelenin Yenikapı Mevlevihanesi’nde değil de, saraya yakın olan Beşiktaş Mevlevihanesinde yapılmasına karar verildi. Bu arada yoğun bir çalışma ile âyin icraya hazır duruma getirildi. 3 Nisan 1839’da, Padişahın da hazır bulunacağı Beşiktaş Mevlevihanesinde izdiham yaşandı. Padişah beklenirken Mevlevihaneye gelen Hünkâr yaveri, rahatsızlığı dolayısıyla Zat-ı Şahanelerinin mukabelede bulunamayabileceğini, fakat Ferahfezâ Âyini Şerifinin, Padişahın buyruğunca muhakkak okunmasının istendiğini Beşiktaş Mevlevihanesi şeyhi Mehmed Kadri Dede’ye iletti. Bu haberin yarattığı genel üzüntü ve durgunluğa rağmen âyinin başlaması için hazırlık yapıldı ve mukabeleye başlandı. Henüz Itri’nin Rast Naat’ı okunurken, Sultan Mahmud dergâha girdi. Padişahın görünmesi üzerine bu defa da herkese bir heyecan ve mutluluk hakim oldu. O şevk ve neş’e ile âyin gönüllerden gelen bir çoşkuyla icra edildi. II. Mahmud âyinin bitiminde, hastalığının verdiği bitkinlik içinde Dede Efendi’ye, çok rahatsız olduğunu, gelmek için gayret sarfettiğini fakat gelmekle de ne kadar isabetli davrandığını, Ferahfezâ Âyininin kendisine adeta bir hayat iksiri gibi geldiğini söyledi. Sultan Mahmud, Dede Efendi’ye ve bütün Mevlevilere o güne kadar bulunmadığı ölçüde ihsanlarda bulundu ve bu, Dede’nin 31 yıl boyunca kendisini takdir ve teşvik eden Padişahını son görüşü oldu.

Dede Efendi, yıllarını bestekârlık ve öğrenci yetiştirmekle geçirmeğe başladı. Bir süre sonra da Padişah Abdülmecid’den hacca gitmek için izin aldı. Yanında iki çok değerli öğrencisi Mutafzade Ahmed Efendi ve Dellâl-zade İsmail Efendi olmak üzere yola çıktı. Yolda iken, unutulmağa yüztutmuş olan Nayi Osman Dede’nin ünlü “Miraciyye”sini, bu iki öğrencisine geçti. Mukaddes topraklarda bulunmak ve bilhassa Kâbe’yi ziyaret ânı Dede’yi çok etkiledi. Tavaf esnasında gözyaşlarını tutamadı. Yaşadığı ortamı ve duygularını ifade eden, Yunus Emre’nin “Yürük değirmenler gibi dönerler” ilâhisini, Şehnâz makamında ve Evsat usulünde besteledi. İki öğrenci, hemen tavaf sonrası bu ilâhiyi öğrendiler. Dede’nin son eseri olan bu ilâhi, daha sonra çeşitli tarikatlarda okunan ve çok sevilen bir ilâhi oldu.

1846 yılında Mekke’de kolera salgını zuhur etti. Bu hastalık yüzünden bir çok kişi hayatını kaybetti. Dede Efendi de Mekke’ye geldiği günlerde bu hastalığa yakalandığından, tavaf esnasında oldukça rahatsızdı. Hac görevi tamamlandıktan sonra, İstanbul’a dönmek üzere yola çıkıldı, fakat Mina’da çok ağırlaştı. Sabaha karşı da bu iki öğrencisi yanında ebedi âleme göçtü ve Hazreti Hatice’nin ayak ucuna, 29 Kasım 1846’da defnedildi.

Tâ’ûna giriftâr olarak Minâ’da
Can verdi cehennem gibi bir hummada
Fânî ise öz bestelerin hallâkı
Doğmak yaşamak nâfiledir dünyâda.
Yahya Kemâl