Makale

“Hiçbir şey bunun kadar değerli olamazdı” Erin (Sümeyye) Fennun

“Hiçbir şey bunun kadar değerli olamazdı”
Erin (Sümeyye) Fennun

Haz. Metin Karabaşoğlu

1991’de üniversitede iken ihtida etti. ABD’li.
Elhamdülillah, yedi yıl önce Müslüman oldum. İslam’ı ilk olarak üniversiteye devam ederken bir Müslüman arkadaşımdan öğrendim.
Üniversite öncesinde, iyi bir lisede okuduğum sıralarda, Kur’an’ın bir Yahudi kitabı, Müslümanların ise puta tapan paganlar olduğuna inanarak işin içinden kurtulmayı becermiştim. Yeni bir dine dair bir şeyler öğrenmekle hiç de ilgilenmiyordum. Din dâhil her şeyin en iyisinin bizde olduğu gibi etnosantrik bir bakış açısı edinmiştim. Hristiyanlığın mükemmel olmadığını biliyordum, fakat var olan dinlerin en iyisi olduğuna inanıyordum.
Uzun zaman, Kitab-ı Mukaddes’in Allah kelamını içerdiği hâlde, bu kelamı kayıt altına alan beşerlerin sözünü de ihtiva ettiği görüşünü taşıdım. Kitab-ı Mukaddes’i tam anlamıyla Allah kelamı diye bilseydim, hayatımda onu hep el üstünde tutardım. Ne var ki gerçekten acayip ve çirkin birtakım pasajlarla karşılaşmıştım. İsa’nın bizim günahlarımız için kendini feda etmeye mecbur olduğu, çünkü kendi kendimize başımızı kurtaramayacağımız, kendimize yardım edemeyeceğimiz, zira ‘bedenin zayıf olduğu’ söylenir. Aynı şekilde, Teslis nosyonu da kafamı karıştırıyordu. Rabbimin nasıl bir değil de üç olduğunu anlamaya çalıştım; olmadı. Yeryüzünü yaratan biri, günahlarımız için kendi kanını akıtan biri ve bir de Ruhu’l-Kuds meselesi vardı; yine de onların hepsi bir ve aynı idi. Allah’a dua ederken, zihnimde, bulutların üstünde duran, etekleri sarkan geniş bir cübbeye bürünmüş bilge bir ihtiyar imgesi canlanırdı kesinlikle. İsa’ya dua ettiğimde uzun altın rengi saçları, sakalı ve mavi gözleri olan genç bir beyaz adam resmederdim hayalimde. Ruhu’l-Kuds’e gelince, ancak, ne diye var olduğundan emin olmadığım belli belirsiz bir varlık tahayyül edebiliyordum. Gerçekten tek bir Allah’a dua ediyormuşum gibi yaşamadım. Sıkışık ve zor bir durumla karşı karşıya kaldığımda, otomatik olarak doğrudan Allah’a yalvardığımı fark etmiştim. Fıtratımı izleyerek, doğruca Allah’a yönelmenin en iyi yol olduğunu öğrendim böylece.
İslam’ı araştırmaya ve incelemeye başladığımda, doğrudan doğruya Allah’a dua etme noktasında bir problemim yoktu; bu, yapılacak doğal bir şey gibi geliyordu bana. Bununla birlikte, İsa’ya sırtımı dönmekten korktum ve bu konuyu derinlemesine tefekkür için bir hayli zaman harcadım. Hakikati araştırmak üzere, Hristiyan tarihini incelemeye başladım. Hristiyanlığın tarihini inceledikçe, İsa’nın tanrılaştırılması vakıası ile onun kendini bizim için kurban ettiği akidesinin; mitolojik öyküleriyle birçok paralellik taşıdığını gördüm.
Henüz lisede iken, Hristiyan düşüncesi hakkında belirli müşkiller belirmeye başlamıştı. İki şey canımı fena halde sıkıyordu. İlki Eski ve Yeni Ahit’lerdeki materyaller arasındaki direkt tenakuzlar idi. On Emir’i Allah’ın her zaman açık bir biçimde uymamızı istediği dosdoğru ve basit kurallar olarak düşünmüştüm. Ancak, Allah’a bir ortak izafe ederek İsa’ya ibadet etmek, ilk emri tam anlamıyla ve bütünüyle bozuyordu. Sonra, tövbe meselesi vardı. Eski Ahit’te, insanların günahları için tövbe etmeleri söylenir; fakat Yeni Ahit’te artık bu gerekmemektedir—zira İsa insanların günahları için kendini feda ve kurban etmiştir.
Velhasıl, (Hristiyan akidesindeki bu kaotik durum yüzünden) gerçekten kimin tanrı olduğunu bile anlayamadım. İsa ayrı bir tanrı değil de yalnızca gerçekten Allah’ın bir parçası idiyse, o zaman, kendini kime karşı kurban etti? Ve Getsemani Kapısında (Bkz. “O zaman İsa onlarla beraber Getsemani denilen bir yere gelerek, şakirtlerine dedi: ‘Ben şuraya gidip dua edinceye kadar siz burada oturun.’” (Matta, Bâb: 26: 36.) Kime dua ediyordu? Yok, eğer İsa mahiyet itibarıyla Allah’tan ayrı idiyse, o takdirde, Eski Ahit’in öğretileriyle doğrudan çelişki içinde kalarak, monoteizm alanının (tevhit dairesinin) dışına çıkmıyor muydular?
Bu öylesine kafa karıştırıcı bir durum idi ki, bunu düşünmemeyi tercih ettim ve kendi dinimi anlayamayacağım gerçeğine adam akıllı içerlemeye başladım.
Üniversitede iken ileride kocam olacak kişiyle din eksenli bir görüşmeye girişince, bu nokta tekrar geldi çattı. Bana Teslisi kendisine izah etmemi istemişti. Bunu ona anlatma yönünde birkaç başarısız teşebbüste bulundum. Sonra da, bu yükün altından kalkamamış bir hâletiruhiye içinde ellerim yana düştü. Bunu açıklayamayacağımı, çünkü ‘bir din âlimi olmadığımı’ ileri sürdüm. O, sakin bir biçimde, “Dininin esasını anlaman için âlim olman mı gerekiyor?” karşılığını verdi. Eyvah! İşte bu, beni gerçekten yaraladı; ama hakikat bazen yaralar.
Bu noktaya kadar, gerçekten kime dua ve ibadet ediyor olduğumu derinlemesine düşünmek için lâzım gelen bir sürü zihinsel akrobasiden dolayı yorgun düşmüştüm. İstemeye istemeye, onun Allah’ın birliğinden; Allah’ın fikrini değiştirmediğinden (Eski Ahit’te tevhitten söz ederken Yeni Ahit’te teslise dönmediğinden), ancak insanlığa yönelik mesajını Hz. Muhammed (s.a.s.)’in risaletiyle tamamladığından söz edişini dinledim. Getirdiği açıklama makul ve anlamlıydı; bunu itiraf etmem gerekiyordu. Allah asırlar boyu insanlığa birbirini takiben peygamberler göndermişti, çünkü insanlar haktan aşikâr derecede sapmışlardı ve doğru yola kılavuzlanmaya ihtiyaçları vardı.
Bu noktada dahi, ona, bana dini hakkında bir şeyler anlatabileceğini söyledim. “Fakat” dedim, “Beni dinine döndürmeye kalkışma. Çünkü bunu asla yapmayacağım.” “Hayır.” dedi, “Yalnızca sana nereden geldiğimi anlatmak istiyorum. Ki, bir Müslüman olarak benim görevim, bunu sana anlatmak.”
Ve şüphesiz, beni hidayete o sevk etmedi; bilakis, Allah beni hakikatine hidayet etti. Elhamdülillah!
Aynı zaman zarfında, bir arkadaşım bana bir kitapçıda bulduğu İngilizce bir Kur’an ‘tercümesi’ verdi. Arkadaşım bu kitabın bir Iraklı Yahudi tarafından esasında insanların Kur’an’ı anlamalarına yardımcı olmak için değil, bilakis onları İslam’dan uzaklaştırmak amacıyla yazılmış olduğunu kesinlikle bilmiyordu. Bu kitap kafamı çok karıştırdı. Kitabı bitirdim ve Müslüman arkadaşıma sormak istediğim bütün pasajları işaretledim.
Müslüman arkadaşım o ara memleketine gitmişti. Döndüğünde, onu elimde kitap, sorularımla karşıladım. Bana Kur’an olduğu ileri sürülen tercümeyi anlatmak yerine, sabırla ayetlerin gerçek anlamı ve onların vahyedildiği şartlar, yani ayetlerin iniş sebepleri noktasında beni bilgilendirdi. Benim için, okuyacağım güzel bir Kur’an meali buldu.
Onu okudum. Tek başıma oturup bu meali okuyuşum, hatalar arayışım ve sorgulayışım hâlâ hatırımda. Onu daha da okudukça, bu kitabın ancak tek bir kaynağa, Allah’a ait olabileceğine ikna olmuş hale geldim. Allah’ın rahmetine ve O’nun, şirk hariç, bütün günahları affetmeyi murad ettiğine dair ayetleri okuyordum ki, ağlamaya başladım. Ruhumun derinliğinden kopup gelen hıçkırıklar içinde ağladım. Geçmişte sergilediğim cahillikten dolayı ve de en sonunda hakikati bulmuş olmanın sevinciyle ağladım. Tamamen, ebediyen değiştiğimi fark ettim. Kur’an’daki, Kitab-ı Mukaddes’ten alınmadığı aşikâr olan bilimsel bilgiler karşısında hayrete kapıldım. Üniversitede mikrobiyoloji tahsili görüyordum ve bilhassa embriyolojik sürecin Kur’an’daki tarifinden ve buna mümasil birçok şeyden derinden derine etkilendim. Bir kere bu kitabın gerçekten Allah’tan geldiğinden emin olunca, artık İslam’ı dinim olarak kabul etmem gerektiği kararına ulaştım. Bunun kolay olmayacağını biliyordum, ama hiçbir şey bunun kadar değerli olamazdı.
Müslüman olmanın ilk ve en önemli adımının “La ilahe illallah Muhammedün rasulüllah” ikrarı, yani “Allah’tan başka ibadet edilmeye layık hiçbir ilah yoktur ve Muhammed O’nun elçisidir” diye inanmak olduğunu öğrendim. İsa’nın haktan saptıklarını göstermek ve onları tekrar Allah’ın yoluna döndürmek üzere Yahudilere peygamber olarak gönderildiğini anladıktan sonra, yalnızca Allah’a ibadet etme anlayışıyla ilgili hiçbir müşkilim kalmadı.
Fakat Muhammed’in kim olduğunu bilmiyordum ve onun yolundan gitmenin gerçekten ne anlama geldiğini anlamamıştım. Şu son yedi yıl boyunca Muhammed aleyhisselatü vesselamın hayatını anlama ve değerlendirme yolunda bana yardımcı olan herkesten Allah razı olsun. Allah’ın onu insanlık için bir örnek (usve-i hasene) olarak gönderdiğini öğrendim. Hepimizin gündelik hayatlarımızda takip ve taklit edeceğimiz bir örnek. O, davranışlarıyla, Kur’an’ın nasıl yaşanacağını gösteriyordu.
Onun bize öğrettiği şekilde yaşamaya hidayet etsin Rabbim hepimizi…