Makale

Kâbe'de gökkuşağı

Kâbe’de gökkuşağı

İlknur Atasoy
Yeni Mah. Yatılı Kız Kur’an Kursu Öğreticisi
Bucak /Burdur

Mekke’de zaman bir başka. Mekke’de zaman alabildiğine bereketli. Burada İnşirah suresini yaşıyoruz, hem de capcanlı: “Boş kaldın mı hemen başka işe koyul.” Her anı dolu olur mu bir insanın? Evet, her an kıymetli ve dopdolu Kâbe’de. Önceden, uykuya ayırdığımız o altın değerindeki saatler burada gerçek yerini buldu. Memlekette uykumuzun ve dünyalık meşgalemizin arasına sıkıştırılmış ibadetlerimiz vardı. Şimdi Harameyn’de ibadetlerin arasına sıkıştırılmış uyku saatleri var. Aman Allahım! Gündüzü ayrı bir nur, gecesi ayrı bir nur. Mekke’de her gün “nur üstüne nur.”
İşte geri sayım başladı. Kâbe hasreti şimdiden gönlümüze çöreklendi. Bu hasretle seyrediyorum Kâbe’yi üst kattan. Metaf tıklım tıklım Kâbe âşıklarıyla dolu. Muhteşem bir insan seli aynı yöne bıkmadan, akıyor, akıyor. Bu, inanılmaz bir sevdaydı veya dinlemeye doyamadığımız bir içli şiir hatta hiçbir zaman dokunamadığımız rengârenk gökkuşağı... Sarı, mavi, kırmızı, mor… Aslında bu, ümmetin Kâbe’yi kuşatan renkleriydi. Harameyn’de Rabb’e koşan müminler, onu zikreden diller, semaya açılan eller vardı renk renk, yanık yanık. Her tavafta ibretle baktım Allah’a yakaran insanlara. Sesleri başka, cümleleri başka. Ama ne dediğini anlıyorsunuz sanki. Bütün yakarışların renginde aynı ritim, aynı nota. Naz ile niyaz ile gözyaşları ile.
Kâbe’ye bakan ve ondan başkasını gözü görmeyen kara kıtanın ak pak gönüllü delikanlıları yanaklarından sızan gözyaşlarıyla süzüyor kara örtülü Kâbe’yi. O sıcacık samimiyeti, muhabbetindeki hakikati hissediyorsunuz iliklerinize kadar. Sonra dönüp bir de kendinize bakıyorsunuz. Kuru, taş gibi cümleler dökülüyor kalbinizden sanki. Sonra ümitle yalvarıyorsunuz: “Ya Rabbi! Beyt’ine âşık bu gençlerin döktüğü gözyaşları hürmetine bizi de affet.” deyiveriyorsunuz.
Bu yakarışı yaparken bir el tavaf alanında sizi sertçe iter bir kenara. Çünkü tavafın verdiği haz ile kaptırmıştır kendini bir güzel insan. Bu kaya gibi darbenin geldiği adam Afganistan dağlarından kopup gelmiş bir yürektir. “Yürek” diyorum; çünkü kırçıllı, ak sakallı, zayıf mı zayıf, kemikleri çıkmış bir dedeyi görünce: “Bu ne güç, imanı da elinin darbeleri kadar kuvvetliyse…’’ diye düşünüp: “Allahım, fakir ülkenin gür imanlı kulları hürmetine bizi de affet!” deyiveriyorsunuz.
Önünüzde grupça ilerleyen Endonezyalılara ne dersiniz? Eğitilmişlik, beraberlik, saflık kokan duruşlarına hayran hayran bakarsınız. Birini diğerinden ayırsanız annesinden ayrılmış kuş yavruları gibi ses çıkardıklarını duyarsınız. Bağırmaları bile ölçülü. Öndeki arkadaşını yakaladı mı omzundan, mutluluklarını gözlerinden okursunuz. Yapbozun eksik kalan parçası da yerini bulmuştur âdeta.
Kâbe’de birbiriyle yarışan insanlar görürsünüz. Kan ter içinde bir tavafı bitirince, dinlenmeden aynı tatlı koşuşturmaya “evet” diyen insanlar. İşte tavafın tadı bu, dersiniz. Tadı damağımda kaldı, diyenler bu lezzetten bahsediyor olmalı herhalde değil mi? İşte aynı tat sizi alır götürür de görevlilerin: “Salat salat, yallah haci” deyişleriyle gözünüzü saate kaydırırsınız. Vakit gelmiştir. Sevgili ile buluşma saatidir bu. Bir de engelleri aşıp o buluşmayı gerçekleştireceğiniz ufacık bir yer buldunuz mu değmesin kimse keyfinize. Bir sultan gibi kurulursunuz ufacık seccadenize, dizleriniz üstüne. Yanınıza bakarsınız. Burnunda ışıl ışıl hızması, koca başörtüsüyle bir Pakistanlı ile göz göze gelirsiniz. Parmaklarını dizlerinde kenetlemiş, uyluklarını bağrına bastırmış tefekkür ederken onu izlersiniz fark ettirmeden. Altına kına yaktığı ayakları bir çorak iklimin sıcak rüzgârlarını taşır Kâbe’ye. Elleri zayıf ama çok güçlü olduğu belli. Onun gözlerinde aşkı tadarsınız. Tefekkürle yumulan gözlerinden süzülen yaşlara tanık olursunuz. Sonra bir inilti duyarsınız. Kulak verince içten içe derin bir niyazın çığlıklarını duyarsınız bu Pakistan hanımefendisinde. Çaresizliğe inat, kıyafetindeki capcanlı renkler hayata nasıl sımsıkı tutunduğunun göstergesidir sanki.
Namaza hazırlanırken arkanıza dönüp bakarsınız. O koca gövdesiyle bir karıncayı dahi incitme nezaketsizliği göstermeyecek bir yürek çağırır sizi. Bu Nijerya’dan yükselen bir çığlıktır. Güce rağmen doruk noktada merhamet sezersiniz hareketlerinde. Gülmeyi unutan yanaklarına şöyle bir dokunursanız sevginizi göstermek için, yumuşacıktır. Bu dokunuşla kocaman bir tebessüm sizi karşılar. Az sonra o kapkara yüze inat, ışıl ışıl bakan gözlere ışıl ışıl parlayan dişler eşlik eder. Çantanızdan bir şeker çıkarıp verirseniz onlara: “Tatlı yiyelim tatlı konuşalım.” mesajı çoktan ulaşmıştır Afrikalı yüreğe. Konuşamazsınız belki; ama gözleriniz konuşur ve iyi dilekler sunulur karşılıklı. Bir kelimeyle ülkeler söylenir: Pakistan, Nijerya, Türkiye… deyip kıtalar birleştirilir Kâbe’de. Omuz omuza namazlar kılınır muhabbetle.
Aynı kıbleye yönelen, aynı Peygambere inanan, aynı yaratıcıya kul olmaya çalışan insanlardır hepsi. Kâbe’de şöyle haykırırsınız sessizce: İşte kardeşlik bu, işte ümmet olma bilinci, işte Kâbe’yi kuşatan hiç solmayacak gökkuşağı…