Makale

İmajla gerçek arasındaki mesafe: Medyada islam imajı

İmajla gerçek arasındaki mesafe: Medyada İslam imajı

Doç. Dr. Mustafa Tekin
İstanbul Üniv. İlahiyat Fak.


Post/Modern zamanlar söz konusu olduğunda, sosyal değişme eskisinden daha fazla önem kazanmaktadır. Zira değişimler hem sürekli hem de hızlıdır. Sadece içinden geçtiğimiz son yüzyılı düşündüğümüzde bile, yukarıdaki yargımızı doğrulayacak bir hız ve sürekliklik ile karşılaşırız. Bu değişimin en net biçimde takip edilebileceği alanlardan birisi de hiç şüphesiz medya alanında yaşananlardır. Bu değişim medyada öyle farklı bir boyut kazanmıştır ki, algı ve gerçek arasında insan hayatında geçişlilikler yaşanmaya başlamıştır.
İçinden geçmekte olduğumuz Post/Modern dönemin başat özelliklerinden birisi, bir imajlar dünyası oluşturmaktır. Öyle ki, zaman zaman imajlar gerçeğin bile önüne geçmekte; bir reklam mottosunda olduğu gibi “imaj her şeydir” sloganı hayatın merkezine yerleştirilmektedir. İmaj ise, oluşturulan yeni resim ile yeni bir algı üretmektedir. Postmodern düşüncenin önemli analizcilerinden Baudrillard, simülasyonun gerçekliğe kısa devre yaptırılarak göstergeler aracılığıyla yeniden yaratılan şey olduğuna dikkat çekmekte; çağımızın hastalığının gerçeğin üretimi ve yeniden üretimi olduğunu söylemektedir. (Jean Baudrillard, Simularklar ve Simülasyon, Çev. Oğuz Adanır, 3. baskı, Ankara, Doğu Batı Yay., 2005, ss. 44-50.) Medya alanındaki bir çok tekniklerle imajlar üzerinden yeni bir “gerçek” algısı oluşturulabilmekte; imajlar üzerinden oluşturulan algı, gerçeğin yerine ikame olabilmektedir. Nihayetinde imaj tüketimciliğine varan bu durum da, yeniden üretilen şey, gerçekliğin yerini alıyor ya da onun yerine üst gerçekliği koyuyor. Zaten yaşanmış olan ve eskinin imgesini canlandırma dışında hiçbir gerçeklik taşımadan yeniden üretilen şeyi yaşıyoruz. (R. Appignanesi-C. Garratt-Z. Sardar-P. Curry, Postmodernizm, Çev. Doğan Şahiner, İst., Milliyet Yay., 1996, s. 49.)
Medya ve İslam imajı arasındaki ilişkiler söz konusu olduğunda, öncelikle İslam’ın modern zamanlardaki konumlandırılmasını hatırlamak gerekmektedir. Buna göre genelde din ve özelde İslam, ilkel zamanlar ve gericilikle özdeşleştirilir. Çünkü erken modernleşme teorilerinde din, arkaik zamanlara özgü bir fenomendir ve insanlık ilerledikçe dine ihtiyaç kalmayacaktır. Bu durum dinle modern dünyanın enstrümanları arasında antagonist bir ilişkinin kurulmasını sonuçlamıştır. Bunun sonucu olarak geçmiş yıllarda televizyonlarda, din ve dindarlar, hurafeci, gerici, anlayışsız, sahtekar, kıyafetine özen göstermeyen, insanları dinsel söylemlerle kandırmaya çalışan bir biçimde resmedilmişlerdir. İslam ile ilgili olarak çizilmeye çalışılan bu imaj, yakın zamanlara kadar birçok dizi ve filmde hakimiyetini sürdürmüştür ve hatta hâlâ bu tür imajlar medyada verilmeye devam etmektedir.
Modernleşme süreci ile birlikte, genelde dinin sadece kutsal ile özdeşleştirilmiş tanımı, onu gündelik hayatın birçok alanından soyutlamıştır. Bu da modernleşmenin çizdiği çerçevede dinin, sadece belirli zaman ve mekânla sınırlı olduğu algısını kuvvetlendirecek bir imajla İslam’ın tanımlanmasına sebep olmuştur denilebilir. Bu bağlamda kandil geceleri ve ramazan ayı gibi kutsal gecelerin dışında, İslam’ın hayatla bağını koparan imajlarla medyada yer aldığını söylemek mümkündür. Hatta birçok dizi ve filmde İslam’ın hayat içinde hiçbir biçimde yer almaması, meselenin ne derecede travmatik boyutlar kazandığını göstermesi açısından önemlidir. Bu bağlamda paradoksal bir biçimde hurafeci bir din anlayışını İslam’ın kendisi olarak gösteren imajları kuvvetlendirecek bir söylem ve anlatım tercih edilebilmektedir. Öte yandan İslam; yeşil, tabut, sarık, cübbe, sakal, kılıç gibi önceden olumsuz olarak zihinlerde kodlanmış imajlar eşliğinde yapılan yayınların konusu olmaktadır sıklıkla.
Diğer yandan, televizyonlarda bir ara oldukça moda olan “sır dizileri” üzerinden oluşan İslam imajı da bu bağlamda üzerinde durulmaya değerdir. Sürekli rüyalar, mucizeler, ak sakallı ihtiyarlar, hayatın içindeki olağanüstülükleri tema olarak işleyen bu diziler, İslam ve gündelik olağan hayat arasındaki mesafeyi arttırmakta, aslında gündelik hayatta İslam’ın yaşanamazlığını vurgulayan imajlar üretmektedir. İlahî adaletin sürekli evliyalar (azizler) üzerinden kendiliğinden gerçekleştiği bu hayatlarda, İslam ve insan özne arasındaki derin mesafe de meşrulaşmaktadır.
Belki medya ve İslam imajı arasındaki ilişkinin konuşulmasını zorunlu kılan önemli bir gelişmeyi 11 Eylül olayı olarak zikredebiliriz. Bilindiği gibi, 11 Eylül 2001 tarihinde Amerika’daki ikiz kulelere yapılan saldırı, direkt olarak Müslümanlarla ilişkilendirildi ve sonra medyada sürekli olarak İslam ve terör arasındaki özdeşliği vurgulayan imajlar yığını geçit yapmaya başladı. Öfkeli yüz ifadeleri, silahlar, yeşil bayraklar, tüm terör sembolleri, medyadaki karelerde kesintisiz yer aldı. Küresel bir boyut kazanan bu imaj ve algılar, dünyada hâlâ işlevselliğini sürdürmektedir.
Medyadaki İslam imajının bu denli olumsuzluğu, hiç şüphesiz küresel ölçekte medya ve güç ilişkisini birinci derecede deşifre etmektedir. Gücü elinde bulunduranlar, İslam’ın nasıl sunulacağını da belirlemekte ve küresel ölçekte sirkülasyona sokmaktadırlar. Fakat tam da bu noktada açık yüreklilikle söylemek gerekir ki, Müslüman dünyasında meydana gelen olaylarda ortaya çıkan bazı görüntüler bu imajların gerçeklik kazanmasında rol oynamaktadırlar.
Bu bağlamda iki noktanın altını çizmek gerekmektedir. Birincisi, Müslümanlar olarak İslam’ın yeniden öğrenilmesi ve gündelik hayatta sahih bir amel ve ahlak üretecek tarzda yaşanması. Bir başka deyişle, İslam’ın bugünkü dünya konjonktüründen farklı bir öneri ve kimlik teklif ettiğinin somut gösterimi. İkincisi de, bu gerçekliğin sağlıklı bir şekilde medyadan sunumu. Eğer Müslüman dünyası sahih örneklikler ortaya koyamazsa, imajlar ile gerçeklik arasındaki mesafenin kapandığını esefle seyretmekten başka bir şey yapılamayacaktır.