Makale

Dün-bugün ekseninde cami tasarımına genel bir bakış

Dün-bugün ekseninde cami tasarımına genel bir bakış

Doç. Dr. Ömer İskender Tuluk
Karadeniz Teknik Üniv. Mimarlık Fak.

İnsanoğlunun yapılı çevre üretkenliği bağlamında mimarlık tarihinin belki de en yaygın anıtsal yapı türünü mabetler oluşturur. Bu yapı türü hemen her dönemde, her kültür ortamında yapı üretimindeki hünerlerin, zevklerin, etnik ve dinî aidiyetlerin sergilendiği araçlar olmuştur. Banileri elinde ise kudret, egemenlik ve varoluş gösterilerine dönüşmüştür. Bu nedenledir ki sadece bu yapı türü üzerinden dahi toplumların değerlerini, tutkularını, ihtiraslarını kısacası kültürlerini anlama ve anlamlandırma olanağı vardır. Bugün, edindiği kulaktan dolma bilgiler dışında sanat tarihi ile hiçbir ilişkisi olmayan insanların dahi zihninde yer tutmuş belli başlı anıtlar arasında ağırlıklı olarak inanç yapıları vardır: Hemen herkesin ilk bakışta tanıdığı Mısır’daki Gize piramitleri devasa boyuttaki bir tapınak kompleksinin çöl üstünde kalmış parçalarıdır. Batı kaynaklı tasarım dünyası için günümüzde hâlâ esin kaynağı olmayı sürdüren, dolayısıyla küresel dünyada belli başlı biçimsel özellikleriyle zihinlere kazıtılmış Yunan tapınakları; turistik aktivasyonlara az çok ilgi duyan hemen her insan için ismini bilmese de aşina yapılar arasında sayılabilecek Roma’daki Panteon tapınağı; Rönesans’ın öncüsü efsanevi Floransa Katedrali ilk akla gelenler arasında sayılabilir. Hiç şüphe yok ki İslam dünyası için de Edirne’de Selimiye, İstanbul’da Süleymaniye ve Sultanahmet Camilerinin böyle bir anlamı vardır ve Osmanlı mimarisi için ayırt edici biçimsel karakterin en baskın mimari unsurlarını söz konusu bu anıtsal camilerin kent silueti içindeki varlıklarından okumak olasıdır.
Ancak İslam’ın en erken dönemlerine inildikçe ibadet yapılarında bir anıtsallık arayışının neredeyse hiç olmadığı dikkat çekicidir. Hz. Peygamber’in tebliği ile ortaya çıkan ibadet mekân gereksinimi doğal olarak tümüyle işlevsel gerekçelerle karşılanmıştır. Bilinen en erken örneklerden sayılan, Akabe’de Hz. Peygamber’e ilk biat eden Ebu Ümame Es’ad b. Zürare’nin bir hurma kurutma yerinin etrafını duvarla çevirerek oluşturduğu mescit, mimari anlamda bir inşadan çok basit bir mekânsal düzenleme olarak değerlendirilebilir. 14 yılında (M. 635-36) Basra’da inşa edilen sazdan yapılmış ilk caminin savaşa gidileceği zaman bozulup bir yere yığıldığı ve dönüşte tekrar kurulduğu da bilinmektedir. (A. Önkal ve N. Bozkurt, “Cami” maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 7, 46-56, İstanbul, 1991, s. 47, 49.) Bu mütevazı örnekler bir kenara bırakılırsa, daha büyük boyutlarıyla İslam’ın ilk ibadet yapısı olarak kabul edilen, Hz. Peygamber’in ikametgâhının da bulunduğu Mescid-i Nebevi’de dahi bir görkemlilik arayışından söz etmek olası değildir. Mescidin arka kısmında fakir sahabiler için ayrılan bir bölümün de yer aldığı yaklaşık 45x45 m boyutlarındaki bu avlulu sade mescit, bir insan boyundaki kerpiç avlu duvarları ve ibadet edenleri güneşten koruyan hurma ağacı ve dallarından oluşturulmuş bir çardaktan ibarettir. (Önkal, Bozkurt, a.g.m., s. 48.) Genel anlamda bu durumun Hulefayı Raşidin döneminin ardından değiştiği söylenebilir. Gerek Emevi ve Abbasi dönemi, gerekse erken dönemlerden itibaren Osmanlı uygulamaları bu yapı türünün arkaik örnekleri dikkate alındığında oldukça iddialıdır. İlk İslam camilerinin aksine, bazen ağdalı bezeme programlarıyla aşırıya da kaçabilen böylesine gösterişli uygulamaların ortaya çıkışının temel nedeninin, kurumsal olarak İslam’ı yüceltmek, kişisel olarak ise buna aracılık etmek olduğu söylenebilir.
En erken dönemlerden itibaren, fethedilen topraklarla dört bir yana yayılan İslam inancı ve buna bağlı olarak ibadet mekân gereksiniminin cami ve mescit inşalarıyla karşılandığı şüphesizdir. Bunun yanında Hulefayı Raşidin dönemiyle birlikte -fetihlerin gerçekleştiriliş biçimine göre- ele geçirilen bölgelerde bulunan mabetlerin de kısmen ya da tümüyle cami ya da mescide dönüştürüldüğü, bu uygulamanın sonraki dönemlere örnek oluşturduğu bilinmektedir. (Önkal, Bozkurt, a.g.m., s. 48, 49.)

Osmanlı fetih geleneğinde, kentin en büyük ibadet yapısının camiye dönüştürülmesi de, temelde o yıllardaki bu tür uygulamaların bir tezahürü olarak düşünülmelidir. (Buna ilişkin Trabzon özelinde ele aldığımız kapsamlı bir değerlendirme için: Ö. İ. Tuluk, H. İ. Düzenli, “Osmanlı’da Fetih Sonrası Dinsel Mekânı Camileştirme Anlayışı: Trabzon Örneği (1461-1665)”, Trabzon Kent Mirası Yer-Yapı-Hafıza, Klasik, 93-118, İstanbul 2010.) İslam ibadet mekânı için vazgeçilmez mimari ögeler olan mihrap, minber ve minare eklenerek İstanbul’da St. Sophia Kilisesi’nin Ayasofya Camii’ne dönüştürülmesi bu geleneğin en bilinen örneklerindendir. Yapı, Bizans döneminde Ortodoks Hristiyan, Osmanlı elinde ise İslam dünyasının dinî egemenlik sembolü olmuştur.
Tarihin pek çok döneminde çeşitli zaman dilimlerinde el değiştiren bu tür yapılar -eğer ideolojik bir art niyet yoksa- çoğunlukla egemen toplumun dinsel sembolü olmaya devam etmiştir. Bizans kültürünün biçimlendirdiği İstanbul Ayasofya’sı bu niteliğini kentin fethinden sonra da sürdürebilen yapılar arasında hiç kuşkusuz en anıtsal olanlarındandır. Ancak Atina akropolündeki Parthenon Tapınağı bu bağlamda belki de en çarpıcı hikâyesi olandır: Antikitenin çok tanrılı inanç abidelerinin en önemlilerinden birisi olan bu tapınak, pagan kültürüyle başlayan dinî mekân serüvenini, Hristiyan ve İslami kültür odakları elinde de sürdürmüştür. Yapı, Justinian döneminde (MS. 4. yy) doğu duvarına yarım daire planlı bir apsid eklenerek kiliseye dönüştürülmüş, 1204 yılında ise köşesine bir çan kulesi eklenmiştir. Fatih Sultan Mehmed’in Tırhala sancak beyi Turahan Bey’in 1456’da şehri ele geçirmesinin ve 1458’de akropolün alınmasının ardından da camiye dönüştürülmüş, çan kulesinin üst bölümüne minare eklenmiştir. (K. K. Eyüpgiller, “Atina Akropolü’nde Bir Cami”, Arredamento Mimarlık, Sayı: 173, 118-121, 2004, s. 118-119.) Venediklilerin 1687’de Atina’yı kuşatmaları sırasında ateşlenen bir top mermisi camiye büyük zarar vermiş, minaresi dışında tümüyle yıkılmıştır.
Osmanlı zihniyet dünyasının, etnik ve dini aidiyet ifade aracı olarak kent kimliğinin inşasında dinî yapılara yüklediği anlamın okunduğu asıl önemli süreç ise, kentin bundan 20 yıl sonra Osmanlıların eline yeniden geçmesiyle yaşanmıştır: Kale Camii (Parthenon) yeniden ihya edilmemiş, yıkık tapınağın platformu üzerine 1700 yılında minaresiz küçük bir cami inşa edilmiştir. (S. Eyice, “Atina” maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 4, 76-79, İstanbul, 1991, s. 77 ve M. Kiel, “Atina” maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 4, 74-76, İstanbul 1991, s. 75.) Antik dünyanın bu önemli yapısının varlığı üzerinden Atina kentine yüklenen başta pagan, daha sonra ise Hristiyan kültürel kimliği, bu kez aynı yerde, ancak onun boşalttığı alanda inşa edilen tipik bir Osmanlı camisiyle, Osmanlı ve dolayısıyla İslami kimlik gösterisine dönüşmüştür. (Buna ilişkin daha geniş bir değerlendirme için şu çalışmamıza bakılabilir: Ö. İ. Tuluk, “Osmanlı Kent Kimliğinin Mistik Öğeleri: Dini Yapılar ve Mezarlıklar”, Hece, Sayı: 150/151/152, 73-87, 2009.)
İslam dünyasında, hiçbir dönemde ve coğrafyada Anadolu topraklarında olduğu biçimiyle sistematik, özgün ve üretken bir cami inşa sürecinin yaşanmamış olduğu iddia edilebilir. Bir başka ifadeyle bu yapı türünün Anadolu’daki en erken örneklerinden itibaren başta planlama olmak üzere malzeme kullanımı ve yapım teknolojisi açısından gösterdiği gelişim ve yenilik arayışı benzersizdir. Bu arayış sürecine, ilişkide olunan ve Anadolu coğrafyasının kültürel çeşitliliği içerisinde yer tutan “öteki”lerin zaman zaman mimari ve sanatsal unsurlarını da katarak, bir başka deyişle uygun durumlarda bu yapılardan da yararlanarak ulaşmış olması ilgi çekicidir.
Anadolu cami geleneğinin doğuşu bağlamında Selçuklu örneklerinin önemi büyüktür. Sıra dışı uygulamalar bir kenarda tutulursa, çok ayaklı ve düz damlı iddiasız dönem camilerinin, -bu yapı türünün Anadolu dışı kökenlerinin de olduğu unutulmadan-merkezi mekânlı görkemli Osmanlı camilerine giden süreçte başlangıcı temsil ettiği söylenebilir. Dönemin “ulucamiler”inde dikkati çeken işlevsel sorunlar yanında temsiliyet zafiyeti de Osmanlı dönemi uygulamalarıyla büyük oranda ortadan kalkmıştır. Özellikle Klasik Dönem’in selatin camileri, içinde bulundukları sosyal içerikli diğer yapılarla birlikte bu temsiliyet arayışının etkili biçimde ifade bulduğu en dikkat çekici uygulamalardır. Bu algının biçimsel argümanlarını ise başta kubbe olmak üzere minareler oluşturur. Osmanlı Batılılaşma Dönemi ise, bu yapı türü bağlamında temsiliyet arayışının kitle kurgusundan bezemeye kaydığı yıllardır.
Anadolu Türk mimarlık tarihinin en fazla üretilen anıtsal yapı türü olan ve doğal olarak planlama, yapım teknolojisi, malzeme kullanımı ve bezeme açısından en derin bilgi ve deneyim birikimi anlamına gelen cami mimarisine Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren mesafeli durulduğu dikkat çekicidir. Bu yapı türünün o yıllarda Cumhuriyet ideolojisi için geri kalmış imparatorluk geçmişini çağrıştıran ve modern dünyada artık yeri olmayan sembollerden sayılmasının, dışlayıcı bu tavrın temel nedeni olduğu söylenebilir. (Bu algıya ilişkin bir taşra örneği için: Ö. İ. Tuluk, “İmâret-i Hatuniye’den Atapark’a: Trabzon’da Kamusal Alan Dönüşümüne Erken Bir Tanıklık”, Trabzon Kent Mirası Yer-Yapı-Hafıza, Klasik, 121-144, İstanbul 2010.) Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde çağdaş cami tasarımının devralınan bu düşünsel miras çerçevesinde, karşıt görüş ve düşüncelerin egemenlik gösteri çabaları bağlamında şekillendiğini ve başka hiçbir yapı türünde görülmeyen spekülatif bir soruna dönüştüğünü söylemek mümkündür. Ancak ilgi çekici olan, bu düşünsel karşılaşmaların çoğu zaman çağdaş camilerin planlama yaklaşımlarından çok “varlıkları” üzerinden yürüyor olmasıdır. Bir başka ifadeyle, tarafların uzlaşamadığı ve doğal olarak kamuoyunun çoğu zaman merak ettiği konu, Taksim’e ya da Çamlıca Tepesi’ne inşa edilecek caminin neye benzeyeceğinden ziyade söz konusu yerlerde inşa edilip edilemeyecekleridir. Bu sorunun aşıldığı ya da gündemde hiç tutulmadığı daha sıradan yerler için tartışma konusu ise hala bir tasarım sorunu olamamıştır. Bu kez çatışma noktası, kubbenin varlığı ya da yokluğu üzerinedir. Mutlak örtü elemanın kubbe olduğu muhafazakâr cami mimarisine karşı, bu örtü elemanının -beklentilerin aksine- neredeyse sorgusuz sualsiz dışlandığı biçim tercihi, iki farklı görüşün siyasal odakları için de çoğu zaman içinden çıkılamaz bir paradoksa dönüşmüştür.
Bugün gelinen noktada, -tabiri yerindeyse- siyasi mahalle baskılarından azade yapılan iyi niyetli çağdaş cami denemeleri sevindirici olmakla birlikte, bugünkü mimarlık kamuoyunu söz konusu kısır tartışmaları aştığı anda başka sorunlar beklemektedir. Çağdaş cami mimarisi için hala esin kaynağı olabilecek imparatorluk geçmişinin anıtsal camileri dikkate alındığında, bu iyi niyetli tasarım denemelerinin mistik atmosferden uzak kalması en önemlilerindendir. Ancak sorunun boyutu ve çözümü her ne olursa olsun umut verici olan, bunun artık bir “tasarım sorunu” oluşudur.