Makale

Bizler aynı kitabın ve peygamberin çocuklarıyız

Bizler aynı kitabın ve peygamberin çocuklarıyız

M. Lütfi Arslan


Toplantının başlığı “Küreselleşme Çerçevesinde İslam Ülkeleri ile İlişkiler” başlığını taşıyordu. Üç konuşmacı, az sayıdaki dinleyici ile ortak bir duygu ikliminde sunumlarını yapmış, sıra soru faslına gelmişti. Birkaç sorudan sonra henüz 18’inde bir delikanlı elini kaldırdı. Kılık kıyafeti, oturması ve soruş tarzı popüler kültürün izlerini taşıyan bu genç metalik bir sesle konuşuyordu: “Diğer İslam ülkeleri ile ilişkilerimizi neden bu kadar önemsiyoruz ki? Bizim zaten kendimize ait yeterince derdimiz yok mu?”
Üç konuşmacı da bu kadar net ve açık bir itiraz beklemiyordu. Salonda bir anda buz gibi bir hava esti. Dinleyicilerden mırıltılar yükseldi. Sonra konuşmacılardan bir tanesi cevap vermeye başladı. Aslında cevap vermiyor, düşünüyordu. Sanki patinaj yapar gibiydi. Bir ara ağzından nasıl olduysa “ümmet” kelimesi çıktı. Sanki o anda odaya parlak bir pencere açıldı. Konuşmacı “ümmet” dedikçe yüzlerdeki gerginlik kalktı, bir merhamet ve şefkat pırıltısı geldi oturdu:
“Biz bir ümmetiz. Senin oralı veya buralı olman çok fazla anlam ifade etmiyor. Hepimiz aynı ümmetin evlatlarıyız. Ümmetin her ferdi için kaygılanmalı ve derdi ile dertlenmeliyiz. İslam ülkeleri ile ilgilenmek o yüzden boynumuzun borcudur.”
Söz bitince gence tatmin olup olmadığı soruldu. Genç olumlu anlamda başını salladı. Doğrusu tatmin olmasa itirazını sürdüreceğinden kimsenin şüphesi yoktu. Konuşmacı “ümmet” dedi tekrar:
“Biz bir ümmetiz. Dili, rengi, sınırları, milliyeti aşan bir birlikteliğimiz var. Bu bir inanç ve gönül birlikteliğidir. Bizler aynı kitabın ve peygamberin çocuklarıyız.”
Evet, öyleyiz; bizler aynı kitabın ve peygamberin çocuklarıyız. O yüzden Suriye denilince içimizde fırtına kopar bizim. Reel-politiğin duygusuz yüzü, diplomasinin soğuk koridorları bu fırtınaya bir anlam veremeyebilir. Ama ümmet olmak bizi ta hesap gününe kadar sarkacak bir sorumluluk sahibi yapmıştır. Ümmet olmak, bizi birbirimize zimmetlemiştir. Zimmetli olmak, birbirinden sorumlu olmak demektir. Ümmet olmak biri yekdiğerinin hesabına kaydedilmiş canlar topluluğu demektir.
Biz bir ümmetiz. Ümmeti olmakla şeref bulduğumuz canımız Peygamberimizin buyurduğu gibi biz, bir binanın tuğlaları gibiyiz. Aramıza konulmuş sınırlar, mesafeler, statüler, gönüllerimizin sıcaklığı ve yüreklerimizin aynı frekansla çarpması karşısında yok hükmündedir. O yüzden biz, Ebu’l-Hasan Harakâni’den ilhamla şöyle deriz: “Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimizin parmağına batan diken, bizim parmağımıza batmıştır; onun ayağına çarpan taş, bizim ayağımıza çarpmıştır. Onun acısını biz duyarız. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp bizim kalbimizdir.”
Biz bir ümmetiz. Aynı kitabın ve peygamberin çocuklarıyız. Afganistan, Irak, Libya, Somali, Filistin denilince bizim yüreğimiz yangın yerine döner. Çünkü oraların kalbi bizim sadrımızda atar. Ümmetin mazlum ve mağduru gözlerini göklere dikip “Ya veyletâ…” diye ah ettiğinde o ahla sadece Arş titremez, biz de titreriz. O acı çekiyorsa biz de acı çeker, o ağlıyorsa biz de ağlarız. Ümmetin tek ferdinde bile bir acı varsa biz artık o saatten sonra sevinemeyiz, gülemeyiz, Mevlana gibi üşüyen bir tek kişi varsa bile ısınamayız:
“Şems bana bir şey öğretti: ‘Yeryüzünde bir tek mümin üşüyorsa, ısınma hakkına sahip değilsin.’ Ben de biliyorum ki, yeryüzünde üşüyen müminler var, artık ben ısınamıyorum.”
Biz bir ümmetiz. Aynı kitabın ve peygamberin çocuklarıyız. Biz o cansız bedenleri, akan kanları, dökülen gözyaşlarını, evinden yurdundan edilmiş kardeşlerimizi gördüğümüzde hiçbir şey olmamış gibi davranamayız. Ecdadın, savaş meydanında mehterin sesini duyduğunda hareketlenmeye başlayan ve neredeyse mahmuzlarını parçalayacak hâle gelen atları gibi yerimizde duramaz hâle geliriz. Yüreğimiz kabarır bizim. Gecemiz gündüzümüze karışır, hayatımız alt üst olur. Keder önce gönlümüze, sonra yüzümüze iner, orada duramaz, bizi de katar önüne, sel olur, zalimin yüzüne patlar. Öyle de gerekir, çünkü Muhammed Ümmetini bizden, bizi ise “Allah” dendiğinde gözü yaşaran, kalbi yumuşayan Ümmeti Muhammed’den başka kurtaracak, felaha erdirecek, gözümüzdeki yaşı, ruhumuzdaki gamı dindirecek yoktur. O yüzden bizim geçirdiğimiz her boş vakit, girdiğimiz her günah, yaptığımız her faydasız iş, düştüğümüz her gaflet çukuru ümmetin başına düşen bombalar kadar acıtıcı ve yıkıcıdır.
Biz faydasız mekânlarda saatler harcarız, bu sadece gönüllerimize değil, Suriye’ye de bomba olur düşer. Biz gafletle vakit öldürürüz, bu sadece vaktimizin değil, Irak’taki pazar yerinin katliamı olur. Biz zevkin, keyfin ve eğlencenin kaçamağında harcanırız, bu sadece ruhumuzu harcamaz, Afganistan’da zevk için öldürülen Afganlı olur. Biz umursamaz, aldırmaz, dertlenmeziz; bu, sadece Peygamberimize, mensubu olduğumuz ümmete, ecdada, toprağımıza ve özümüze ihanet olmaz, Ortadoğu’da kardeşin kardeşe sıktığı kurşun olur.
Biz Muhammed ümmetiyiz. İnsanlar içerisinde çıkarılmış en hayırlı ümmet biziz. Denge bizimledir, adalet ancak bizim kitabımızla sağlanır. Biz ayağa kalkmazsak, mazlumun acısını dindirecek kimse olmaz. Biz harekete geçmezsek, adaleti kimse dert etmez. O yüzden zulmün, acının, kanın ve adaletsizliğin sıradanlaştığı bir dünyada hiçbir şey olmuyormuş gibi yaşamak bu ümmete ardır. Biz böyle bir dünyada yaşayalım diye gelmedik. Biz mazlumun gözyaşının dindirildiği, zalimin zulmünün engellendiği, hak ve adaletin tesis edildiği bir dünya kurmak için geldik.
Kardeşim, bize mazlum olmak yakışmıyor, biz, Hakkı tutup kaldırmalı, zalime karşı çıkıp, mazlum coğrafyamızı yeniden güldürmeliyiz. Dört bir yandan bize sesleniyorlar duymuyor musun? Bu bir çağrıdır; “Gel artık, yeter” çığlığıdır. Bizi çağıranlar neye çağırdıklarını biliyorlar. Biz de neye çağrıldığımızı bilmek zorundayız. Biz Muhammed Ümmetiyiz; bizim Asya’nın steplerine de söyleyecek sözümüz var, Manhattan’in bloklarına da… Afrika’da su arayan siyah da bizi bekliyor, Paris sokaklarında onurunu arayan siyah da…
Bize bütün küreyi içine alacak bir yürek lazım. Bu yüreğin potansiyeline sahibiz. Muhammed Ümmeti olmak demek sadece kürenin değil, bütün evrene şamil bir rahmetin temsilcisi olmak demektir. Yapmamız gereken ümmeti olmakla şeref bulduğumuz Peygamberimizin hâliyle hallenmektir. Yüreğimizin sınırlarını dünya kadar genişletmeliyiz. Herkesi, her yeri ve her zamanı yüreğimize raptedecek bir üslubumuz, bir gündemimiz ve hepsini içine alacak kadar geniş bir idrakimiz olmalı. Allah Rasulü döndü mü bütün vücuduyla dönerdi. Biz de bütün vücudumuzla dönmeliyiz küreye. Çünkü insanın olduğu her yer bizimdir. Her mesele bizim meselemizdir.
Ümmetin gözyaşları yüreğimizi yakıyor. Çile şairinin dediği gibi sanki insanlığın her suçunda biz varız. Aldırmazlık edemeyiz. Hüküm, zamanı geldiğinde aramızda ayırım yapmayacak. Her acıda hissemiz var. Her gözyaşında yüreğimiz çağıldar. Her çığlık bizde kopar. Biz birbirine zimmetli canların oluşturduğu bir topluluğuz, aynı kitabın ve peygamberin çocuklarıyız.