Makale

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu

SÖYLEŞİ

Diyanet işleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu:

“Diyanet olarak bizim din hizmetimizin iki boyutu var: Bunlardan biri peygamberlerin getirdiği dini doğru şekliyle, katıksız şekliyle tanıtmak; diğeri ise bu dini insanların kendi şartlarında, kendi dünyalarında, kendi değerler ve ilişkiler ağı içerisinde nasıl yaşayacakları, nasıl yorumlayacakları, nasıl dindar kalabilecekleri konusunda kılavuzluk etmektir.”

Söyleşi: Yaşar Çolak

Din ve kutsal kabul edilen öğretiler tarihin her döneminde insan ve toplumları etkileyen olguların başında gelmektedir. Etkilemenin niteliği, boyutu, kalıcılığı vs. farklı olsa da kendisi bir realitedir. Belki sorun şudur; bütün farklı anlayışlara rağmen din olayında değişmeyen bir öz vardır. Ama bu öz, değişime kapalı bir öz değildir. Özele indirgersek, dinin özünü ve farklı din anlayışlarını nasıl değerlendirmeliyiz?

Din denildiğinde ne anlıyoruz? isterseniz çok kısa bir çerçeve çizelim. Dinin insan için olduğunda hemfikiriz, din insan için ve dünyada var. Bu ne demek? Din, insanın dünyada mutlu olması, huzur içinde yaşaması için gönderilmiştir. Ahiret, dünyadaki o uyumlu ve mutlu hayatın bir ürünüdür. Yani din ahirette değil, dünyada var. Bunun en güzel örneği İslâm dinidir. Allah bize peygamber aracılığı ile yaratılış amacımıza ve Allah’ın rızasına uygun bir şekilde, uyumlu, verimli, başarılı, üretken olmamızı sağlayacak İlâhî hitabını gönderdi. Ancak Allah, insanı bu İlâhî hitabı anlayacak, kabul edecek ve onun yükünü taşıyacak bir fıtratta yaratmıştır. Bir insanın bu kıvamda yaratılması dinin bir ayağını oluşturur. Allah’ın muradının, Allah’ın hitabının peygamber aracılığı ile gönderilmesi de dinin ikinci ve tamamlayıcı kısmını temsil eder. Üçüncü bir konu var, belki asıl onun üzerinde durmamız gerekir. O da peygamberin getirdiği bu hitabı bizim kendi hayatımıza, kendi dünyamıza, kendi ilişkiler ağımıza indirebilmemizdir. Yani peygamberin söylediğinin tarafımızdan anlaşılması, algılanılması, aktüel hâle getirilmesi ve bizde örnekleşen bir dindarlık hâline gelmesidir. Böyle olunca yaratılış, nübüvvet, Allah’ın hitabı ve bir de bizim anlamamız, algılamamız önemli hâle gelmektedir. Şöyle de söyleyebiliriz; dini, yaşanılan bir hitap, yaşanılan bir değer, içimize sinmiş, içselleşmiş bir tasavvur ve amel olarak algılamamız gerekiyor.
Bir taraftan toplumumuzun asırlardan beri devam edegelen dinî uygulamaları, gelenekleri ve değer yargıları, diğer taraftan da toplumsal hayat üzerindeki hızlı değişim ve bunun doğurduğu toplumsal talepler ve beklentiler var. Zaman zaman birbirleriyle çelişir bir görüntü de arz eden bu iki farklı olguyu belki de hassas bir yerde buluşturmak gerekiyor. Nerede ve nasıl?
Bu çok önemli bir konu. Esasen bunu çözmek de din anlayışımızla alâkalı bir husus. Din anlayışımıza göre bu konuyu gerilim noktası ya da uzlaşma noktası yapabiliriz. Meselâ teknoloji ve bilim ile çatışan bir din olmaz. Din hayatımızın metafizik kısmını aydınlatır; hayatın başlangıcı, dünyanın niçin yaratıldığı, tanrıya ibadetin anlamı, iyi ahlâklı ve iyi dindar olmanın anlamını bize anlatır. Bilim ise pozitif veriler üzerine kurulur. Teknoloji, matematiksel pozitif verilere dayanılarak gelişen ve devamlı kendini geliştiren bir olaydır. Böyle olunca akıl ile din, din ile bilim hiçbir zaman çatışmaz. Bunları hayatı farklı açılardan aydınlatan farklı cevherler olarak görebiliriz. Biri diğerini takviye eder.
Dinsiz bir hayat, sadece teknolojiye ve pozitif bilime dayanan, ahlâkın olmadığı bir hayat, eksik bir hayattır. Dinin olmadığı bir hayat nasıl eksik ise aynı şekilde sadece dinle yetinerek dünyaya, çağdaş dünyaya, etrafımızdaki olup bitene göz kapamak da o şekilde eksiktir. Peki çatışan nedir ya da neler çatışma olarak algılanmaktadır, diye sorarsanız, dindarlar bazen tarihin bir kesitinde kalmış hayat biçimini, yorumu, kültürü, farklılığı din olarak algılayabilirler. Karşılarında bilim, teknoloji yeni bir alternatif sunduğu vakit, bu sefer din zannettiği şey ile teknoloji ve bilim çatışabilir. Aslında burada çatışan gelenek ile mevcut durumdur, din ile bilim değildir. Din ile bilim birbirini takviye eden, birbirini tamamlayan iki ayrı açıdır.
Dinî söylemler veya kutsal ve moral değerler, çağın getirdiği birçok temel problem karşısında sanki yeterince aktif rol alamıyor. Bu sorunlu alanları insan hakları, demokrasi, hukuk devleti, adalet, özgürlük, yoksulluk, emeğe saygı, bilim, teknoloji ve insanın yeri şeklinde sıralayabiliriz. Sadece İslâm dini değil, bütün İlâhî dinlerin barışa, kardeşliğe, hoşgörüye bunca vurgusuna rağmen, insanlığın gündeminden savaşlar ve sefalet eksik olmuyor. Burada sorun nerededir? Söz konusu olan kutsal değerler ve moral değerler alanın yetersizliğinde mi, problem alanının büyüklüğünde mi, yoksa din ve kutsal olanla veya moral değerlerle ilişkimizde mi bir sorunla yüz yüzeyiz?
Evet, özellikle son söylediğinize katılıyorum, kutsalla olan ilişkimizde ciddî bir sorun var. Şiddet ve savaş insanın tabiatından, bencilliğinden kaynaklanıyor. İnsanın olduğu her yerde yanlış, şiddet ve savaş olabilir. Niçin? İnsanın tabiatında farklı güçler, istekler, hevesler, arzular, özellikler vardır. Din aslında insan tabiatındaki bu azgın duygulan, barbarca, bencil duygulan frenlemeyi ve onları başkalarının haklarıyla dengeleyerek insanı daha munis, daha mutedil, daha huzurlu bir hâle getirmeyi amaçlar. Ama ne yazık ki şiddetle, savaşla, din arasında da bir ilişki vardır. Nasıl vardır? Bir iki cümle ile ona da temas edeyim. Çünkü dinlerin bir yönü duygu dünyasıdır. Dindarlık ana hatlarıyla bir duygudan ibarettir. İşte dinin ne olduğu konusunda durulma, bilimsel temel, ayık- layıcı düşünce olmazsa, bu duygular istismar edilerek, körüklenerek, tahrik edilerek, insanlar din adına şiddete sürüklenebilirler ve şiddeti dindarlığın bir gereği olarak görebilirler. Demek ki aslında din iyi anlaşıldığında, doğru anlaşıldığında, sükûneti, toplumsal barışı sağlar. Ama irrasyonel alan, duygusal alan yanlış yönlendirildiğinde, tahrik edildiğinde, iyi kontrol edilmediğinde de şiddetin, kavganın, gerilimin, hatta insanın iç dünyasında çatışmanın sebebi olabilir.
Biz, altı yüz yıllık bir Osmanlı geleneğine sahibiz. Onun genlerini tevarüs ettiğimiz için bu konuda daha doğru düşünüyoruz. Meselâ batılılar, Türkiye’deki İslâmî tecrübenin, Türkiye’deki dinî anlayışın dünya ile barış içinde yaşamaya daha müsait olduğunu yeni yeni fark ediyorlar. İslâm coğrafyasının farklı bölgelerinde, farklı din anlayışları var. Fakat batılılar bilhassa ABD’deki 11 Eylülden sonra gördüler ki, Türkiye coğrafyasında yaşayan Osmanlıdan tevarüs ettiğimiz bu Müslümanlık anlayışı, aslında dünya barışı için belki de en anlamlı, en verimli, en uygun olanıdır. Niye? Çünkü biz asırlarca farklı dinler ve farklı kültürlerle birlikte, huzur içinde barış içerisinde yaşadık. Din, farklı din mensuplarıyla, farklı gruplarla, farklı kültürlerle kavgamızın değil, onlarla barış içinde yaşamamızın anahtarı oldu.
Buradan din hizmetlerinde üslûp sorununa geçmek istiyorum. İster teorik ister pratik alanda olsun ülkemizde din hizmetlerinin ifasında ve topluma aktarılmasında birtakım sorunlar yaşadığımız inkâr edilemez. Belki bu sorunlar tarihin her döneminde vardı ama bugünkü kadar âşikâr değildi veya bunları biraz da medya sayesinde öğrenir olduk. Sizce din hizmeti konusunda günümüz problemlerinin aşılmasında nasıl bir üslûp işimizi kolaylaştırabilir?
Bizim görevimiz, Hz. Peygamberin getirdiği dinin, İlâhî hitabın, hangi dönemde, hangi toplumda, hangi zaman diliminde yaşıyorsa yaşasın, birey tarafından hayata geçirilmesine, aktüel hâle getirilmesine rehberlik etmektir. Diyanet olarak bizim din hizmetimizin iki boyutu var: Bunlardan biri peygamberlerin getirdiği dini doğru şekliyle, katıksız şekliyle tanıtmak; diğeri ise bu dini insanların kendi şartlarında, kendi dünyalarında, kendi değerler ve ilişkiler ağı içerisinde nasıl yaşayacakları, nasıl yorumlayacakları, nasıl dindar kalabilecekleri konusunda kılavuzluk etmektir. Birincisi bir tasvirdir; bir emaneti olduğu gibi aktarmadır, nakildir. İkincisi de bir yorumdur; bir çabadır, bireysel bir emektir. Bunun içinde dinin getirdiği hedefleri, söz ettiği değerleri, yaşanabilir, aktüel ve içinde bulunduğumuz dünyanın gerçekleri ile uyumlu bir şekilde yorumlamak, canlandırmak ve diriltmek vardır.
Bu noktada ülkemizde bazı sorunların olmadığı söylenemez. Şöyle ki, dini otantik hâliyle tanıtmaya çalışırken, geleneklerin ve değişik kültürlerin etkisiyle din etrafında şekillenen yeni yorumları da din olarak algılama ve bunları dinin içine katma gibi bir yanlış tutum sergilenebiliyor. Böyle olunca da Müslümanların tarihsel tecrübesinin herhangi bir kesiti veya bir örneği din yerine geçebiliyor. Bu durumda din ile din olarak görünen şeylerin birbirinden ayrılması gerekiyor. Bu konuda bilhassa ilâhiyat Fakültesindeki İlmî birikimden, metodik düşünceden yararlanmayı önemsiyoruz. Bir diğer sorun da dinin yorumunda bireysel tercihlerin zaman zaman dinin yerine geçirilmesidir. Veya dinî değerleri ve ilkeleri gündelik hayata aktarırken, toplumun gerçeklerini görmezden gelerek, çok gerilerde kalmış örnekleri, yorumları, aktüel din olarak sunabiliyoruz. Hedefimiz bu sorunları aşarak ufuk açıcı bir hizmet üslûbunu geliştirmektir.
Özellikle din konusunda yoğun tartışmaların yapıldığı zamanlarda, zihinlerin karışmasından olsa gerektir, toplumda Diyanetin devreye girmesi ve bu tartışmalara bir son vermesi şeklinde bir beklentinin oluştuğunu biliyoruz. Buradan hareketle şunu sormak istiyorum. Mevcut konumu ve statüsü itibarıyla Başkanlığın topluma sunduğu dinî görüşler, var olan tartışmaları bitirici, başka bir deyişle nihaî noktayı koyucu görüşler olarak mı algılanmalıdır? ’
Burada yine önceki çerçeveye, iki ayrı yaklaşıma temas etmemiz gerekecek. Şayet biz dinin saf şeklini esas alacaksak, orada çok fazla yorum imkânımız yoktur. Yani din, peygamberlerin getirdiği şekliyle belli umdeleri, belli ilkeleri olan hatta Hz. Adem’den,
Hz. Muhammed’e kadar hiç değişmeyen bir çizgidir. Bir vahiy geleneği vardır, Allah, peygamberleri aracılığıyla inayet ve rahmetini sürekli yenilemiştir. Bu açıdan dinle insanın tabiatı, dinle, akıl ile bilim aynı ışığın farklı yansımaları olarak görülebilir. Bir de peygamberler aracılığı ile gelen bu mesajların top- lumlarda algılanış biçimleri ve hayata aktarış motifleri vardır.
Böyle olunca vahyin kendisini aktarırken, Diyanetin çok fazla yorum yapma şansı yoktur.
Ama yorum alanına gelince;
Diyanet burada hem tarihsel tecrübeyi, hem çağdaş insanlık tecrübesini, hem günümüzün realitelerini, hem de farklı Islâm ülkelerinin farklı geleneklerini hep birlikte göz önüne almak ve neticede bunun bir yorum olduğunu, bir akıl yürütmekten ibaret olduğunu bilerek, sadece kılavuzluk etmek durumundadır. Bir ayetin, bir dinî değerin, dinin önem verdiği bir ilkenin tek bir yorumu olmaz, tek bir aktüel değeri olmaz. Aktüel değer ile bazen pratik değer örtü- şebilir. Bazen de teorik değer ile pratik değer de çok ciddî ayrışabilir. İşte burada Diyanetin yapacağı şey; toplum huzurunu, birliğini, toplum yararını, insanlar arasında geçerli olan reel değerleri, ilişki biçimlerini de göz önüne alarak bu yorumlardan en sağlıklı olanını seçmek veya hangi yorumların daha sağlıklı olabileceği konusunda araştırma yapıp bir fikir yürütmektir.
Bir yorumu seçmek ve benimsemek, diğerlerini mahkûm etmek anlamına gelmez. Bu, Diyanet için böyle olduğu gibi İlâhiyat alanı için de böyle- dir. İlâhiyattan herhangi bir bilim adamı çıkıp da dinin şu ilkesinin anlamı şudur, bu böyle anlaşılırsa dindarlık olur, bunun dışındaki dindarlık olmaz, şeklinde kestirip atarak meseleyi çözemez. Sadece kendi yorumunun, kendi bakış tarzının daha güçlü olduğunu savunabilir, sonsuza kadar bu hakkı savunma hakkı vardır. Diyanet mademki bir kamu kurumudur, burada teorik, zihnî, fikrî doğrular ile toplumsal değeri olan, toplumsal realite ile de örtüşen yorumlar arasında bir çizgi tutturmak ve böylece bir zihnî fanteziden uzak durarak biraz da reel, pratik, prosedürel bir değeri, faydayı aramak zorundadır.
Türkiye’de Diyanet üzerinden sunulan din hizmetlerinin, ağırlıklı olarak cami içi pratik din hizmetleri olduğu bilinmektedir. İçinde yaşadığımız çağda din üzerinden insanlara hayatî yardım yapabilmemiz için sunduğumuz bu hizmetlerin, hangi farklı alanlara doğru geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
Din, hayatı kuşatan umumî bir yardımdır, rahmettir. Önce buradan başlayalım. Böyle olunca dini, ibadetlerden ibaret saymak doğru değildir. Bu durumda bizim din hizmetlerimizin sadece insanlara şeklî dindarlığı anlatarak yürütülmesi doğru olmaz. Meselâ namaz, oruç ve şekli ibadetler üzerinde yoğunlaşarak insanlara dini anlatırsak, âdeta dindarlığın bundan ibaret olduğunu îma edersek, insanlara haksızlık etmiş ve dinin hayatı kuşatan rehberliğinden onları mahrum bırakmış oluruz. Aslında dini, hayatımızın her alanında tecrübe etmekteyiz. Dindarlık umumî prensipleri, ahlâkî prensipleri içimize sindirmek, tıpkı namazda iken Allah’ın karşısında duyduğumuz huşuyu, huzuru, gönül rahatlığını insanlarla ilişkilerimizde de duyabilmektir.
Bizim din hizmetlerini cami ile sınırlandırmamız yanlış olur. Biz dini, dindarlığı caminin dışına da taşımalıyız. Dindarlığın okul, yol yapmak olduğunu, hastayı ziyarete gitmek, özürlü insana yardımcı olmak olduğunu bilmeliyiz. Gecenin belirli bir saatinden sonra gürültü yapmanın da dinin istediği ahlâkî çizgiye aykırı olduğunu bilmeliyiz. Yani sözün özü dindarlık, hayatımızın her alanını kuşatan ahlâkî bir çizgidir. Biz din görevlileri olarak, bu ahlâkî çizginin elle tutulur, gözle görülür örnekleri olmalıyız, olmak zorundayız.
Şöyle de söyleyebiliriz: Biz dindarlığı hayatın her alanında, her ilişkide göstermemiz gereken bir ahlâklılık olarak görmeye çalışmalıyız. Yani dindar oluşumuz; bizlerin her gün biraz daha ahlâklı, içten davranan, davranışlarını, ilişkilerini kontrol eden birey olmasına ve herkesin elimizden, dilimizden, sözümüzden güvencede olduğu insanlar olmamıza yol açması lâzımdır. Ben bunu diliyorum, inşallah din hizmetlerimiz, din anlatımımız, din konusunda yapacağımız yayınlar bu gayeye hizmet eden çalışmalar olur. Bunu temenni ediyorum.
Dinî hayata ilişkin temel meselelerden biri de, dindar bireylerin kendi aralarında ve diğer din mensuplarıyla olan ilişkilerinde takınacağı tavır hususundadır. Bir Müslüman kendi dindaşları ve diğer din mensuplarıyla ilişkilerini hangi anlayış çizgisi üzerinde geliştirmelidir?
Biz hicrî ikinci veya üçüncü asırda yaşıyor olsaydık daha hırçın, daha uzlaşmasız olabilirdik. Ama şimdi biz on dört asırlık bir birikimden sonra dine, dünyaya, geçmişe bakıyoruz ve çok rahatlıkla görüyoruz ki, dinin tarihinde daima farklı anlayışlar, farklı kültürler, farklı yorumlar olagelmiştir. Bunu önlemek mümkün değildir ve bu insan tabiatıyla alâkalı bir olaydır. Din deyince burada dinin tecrübesini, dindarlık tecrübesini kastediyorum. Tek bir dindarlık tecrübesi olmaz. İnsanların bölgeleri, kültürleri, şartları, imkânları, sosyal grupları, göçebe veya yerleşik düzende olmaları vs. birçok şey onun dindarlık tecrübesinin de rengini belli eder. Böyle olunca on dört asır sonra şunu rahatlıkla görüyoruz ki İslam tecrübesi, çok farklı renklerde, çeşitliliklerde oluşuyor. Bunu gören insan hoşgörülü olmaz da ne yapar?
Bunu gördükten sonra da, o din mensuplarının hepsine karşı şefkatle bakıyorsunuz. Bu tecrübe karşısında birini benimser, diğerlerini benimsemeyebilirsiniz. Ama benimsemeniz veya karşı olmanız bir gerilim sebebi, kavga ve nefret sebebi olmaz. Herkes, kendi yorumuyla amel eder ve dinin büyük şemsiyesi altında din mensupları birlik ve beraberlik içerisinde yaşarlar. Şimdiye kadar da hep böyle olmuştur. Daha açık ifade edecek olursam, İslâm kültürü içinde farklı görüşler, farklı yorumlar, farklı kültür ve eğilimler hep olmuş; uluslar ve toplumlar arası tahrikler olmadığı sürece de kardeşlik egemen olmuştur. Aynı şeyi diğer dinler için de söyleyebiliriz.
Dinin hayata aktarılması konusunda, hicrî ikinci ve üçüncü asırdan itibaren hep farklılıklar olagelmiştir. Hint kültürü de etki etmiş, İran, Sasani ve Bizans kültürü de etki etmiş. Anadolu’ya giren İslâm hep belli ton farklılıklarıyla bugüne kadar gelmiştir. İslâm bilginleri bu farklılıkların insan tabiatından kaynaklanan ve din tarafından da reddedilmeyen tabiî bir durum olduğunu görmüşlerdir. Gerçekten bu tabiî bir durumdur. Bunun tersi normal değildir. Yani insanları tespih tanesi gibi bir ipe dizmeniz ve hepsinin aynı geleneği, aynı görüşü, aynı hayat tarzını, aynı yorumu benimsemesini istemeniz normal değildir. Bu hiçbir dinde olmaz.
Bunu gördüğümüz gibi, biz Allah’ın insanlara değişik peygamberler göndermiş olduğunu da biliriz. Böylece değişik dinler ve değişik dini tecrübe ortaya çıkmıştır. Biz son din mensupları olarak kendi dinimizi, dinimizin hak din olduğunu biliriz, buna inanırız. Ama şuna da inanırız ki, Allah dileseydi yeryüzünde herkes iman ederdi. Bu da Kur’an’da ifade edilen bir husustur. Demek ki bu da hikmete mebnidir. Böyle olunca biz, dünyada hem aynı dine mensup insanların kendi farklılıkları ile yaşayacağız, hem de diğer din mensupları ile birlikte yaşayacağız ve dünya barışını tesis edeceğiz. Daha açık ifadesiyle biz, hem kendi içimizde farklılaşmayı kabul edecek ve normal karşılayacak, hem de dünya üzerinde farklı dinî inanışların, farklı akîdelerin, farklı ibadet şekillerinin olabileceğini kabul edecek ve bunu da normal karşılayacağız. Normal karşılamak demek kendi dininden vazgeçmek, diğer dinleri hak din olarak görmek anlamına gelmez. İnsanlar kendi akîdelerini, kendi dinlerini, kendi mezheplerini, kültürlerini doğru görürler ama diğerlerinin de var olmasını Allah’ın bir hikmeti olarak görüp, onlara da saygıyla ve anlayışla yaklaşırlar. Bunu kastediyorum. Böyle bir anlayış birlikte ve birbirimizi severek yaşamamızı, özlediğimiz gönül huzuruna ve barış ortamına kavuşmamızı da kolaylaştıracaktır.