Makale

Cezaevinde Bir Koğuş Ziyareti

Cezaevinde Bir Koğuş Ziyareti…

Yakup Tetik
Ankara İl Cezaevi Vaizi

Devasa bir demir kapı… Olabildiğince soğuk, olabildiğince asık suratlı… Üzerinde onlarca kişinin hayatına vurulmuş asma bir kilit… Koridoru tam ortasından ikiye ayırıyor, bir tarafında özgürlük bir tarafında esaret… Demir kapı görev hayatımın tam önünde dikiliyordu. Bugüne kadar imamlık yapmıştım, Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar vaaz vermeye gitmiştim ama bu demir kapının ardında beni neyin beklediğini, mahkûmların beni nasıl karşılayacaklarını bilmiyordum. Belki hayatlarının çıkmaz sokaklarında umutsuzca bekleyen mahkûmlara abıhayat olacaktım, belki de görev hayatımın bundan sonraki kısmı bu demir kapının ardında müebbete mahkûm olacaktı.
Gardiyan koridordaki demir kapıyı açıyor ve sohbet etmek istediğim koğuşun önüne geliyoruz. Burada demir kapıların çıkardığı ses o kadar ürkütücüydü ki gerçekleri insanın yüzüne çarpıveriyordu. Gardiyan koğuşun kapısını açtı, içeri girer girmez selam verdim. Öyle ya Allah’ın bir selamının yıkamayacağı duvar, açamayacağı kilit ve yumuşatamayacağı bir kalp yoktu. Selamıma nezaketle mukabelede bulunuyorlar. Aklımdan bu nezaket ve misafirperverlik bir iyilik tezahürü mü yoksa bir din adamına gösterilen bir hürmet mi diye geçerken gözüme koğuştaki tespihler ilişiyor. Ne kadar da çok tespih var. Hepsi de sabır taşlarından ince bir işçilikle dizilmiş tespihler. Bu arada masalar kuruluyor mahkûmlarla bir bir tokalaşıp bana gösterilen yere oturuyorum. Mahzun bakışlar bana doğru yöneliyor, dudaklarımdan dökülecek cümleler merakla bekleniyor. “Nasılsınız arkadaşlar, iyi misiniz?” diye soruyorum. Bir kısmı âdet olduğu üzere “iyiyiz” diyor, içlerinden birisi, “İyiyiz hocam, eh burada ne kadar iyi olunursa o kadar iyiyiz.” diyor. Bu sözün üzerine Yusuf suresinden bir aşr-ı şerif okumaya ve Hz. Yusuf’un kıssasından bahsetmeye karar veriyorum.
Yusuf suresinden bir aşr-ı şerif okuyorum. Kur’an okurken bir taraftan da çevremde huşu içerisinde dinleyen insanları süzüyorum. Kur’an tilavetinin eşliğinde büyük bir samimiyetle başlar öne eğiliyor, kimisinin gözlerinden yaşlar dökülüyor, kimisi de geçmişine dalıp gidiyordu. Okuduğum ayetlere ben mana verebiliyordum ama onların bu ayetleri benden daha çok anladığı her hâllerinden belliydi.
Kur’an kıraatinden sonra yaşı bir hayli ilerlemiş bir amcamız, “Hocam diline sağlık, anlamını bilmediğimiz hâlde Kur’an bizi nasıl da etkiledi, hepimiz kendimizden geçtik.” dedi. Amcamızın bu cümlesi belki de bundan sonraki günlerde bu cezaevinde yapacağımız hizmetin yol haritasını çiziyordu. Böylelikle Kur’an ile söze başlıyorum:
- Öyle arkadaşlar, Kur’an eşsiz belagatiyle, kulağa ve gönle gıda veren, musikisiyle okuyanı da dinleyeni de kendinden geçiren bir kitaptır. İnşallah sizlere de Kur’an okumasını öğretiriz, siz de bu nimetten doyasıya istifade edersiniz. Kur’an bu yönüyle bizi etkilediği gibi manasıyla da yüreklerimize ferahlık verir, imanımızı korur, bizi iyiye ve iyiliğe teşvik eder.
Kur’an hakkında konuşurken tam karşımda oturan orta yaşlı, yaşı çok ileri olmamasına rağmen saçları ağarmış birisi, “Hocam, bizden iyi olur mu, bak buradayız, hapisteyiz, işlediğimiz bir günah var. N’olur doğruyu söyle, bizden iyi olur mu?” şeklinde bir soru sordu. Sanki önceden sözleşmişiz gibi konu kendiliğinden Hz. Yusuf’un kıssasına gelivermişti. Buradaki insanlara Allah’ın tövbe kapısını her daim açık tuttuğunu, her kuyunun bir ucunda kurtuluş için mutlaka bir umut ışığı bulunduğunu anlatmak gerekiyordu. Hz. Yusuf gibi yaşayınca zindanlar medreseye dönüşüveriyordu. Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime devam ettim:
- Olur arkadaşlar, yeter ki isteyelim, azmedelim, sabırlı olalım, kendimizi ıslah için Allah’a söz verelim, bakınız ne kadar güzel şeyler olacak. Size Yusuf (a.s.)’dan bahsedeyim. Biliyor musunuz Yusuf (a.s.) da zindana düşmüştü. Onunla kader birliğiniz var. Bakınız Allah bir peygamberini hapse düşürüyor. Hz. Yusuf senelerce hapis yatıyor, bununla birlikte türlü türlü cürümlerden dolayı yanında bulunan cezaevi arkadaşları onun hayat veren derslerinden, ilminden, irfanından istifade ediyorlar. Bir vesile oraya düşmüş olan o insanlar Yusuf (a.s.)’la diriliyorlar. İman ve ahlak bakımından her biri abide şahsiyetlere dönüşüyorlar. Hatta cezaevinden çıktıktan sonra kocaman bir medeniyet inşa edip; ahlakın, erdemin, faziletin, doğruluğun timsali kimseler oluyorlar. Diğer taraftan sadece Yusuf (a.s.) değil bugün çok kıymet verdiğimiz mezhep imamları, âlimlerimiz de ömürlerinin azımsanmayacak bir kısmını cezaevinde geçirmişler. Örneğin fıkhımıza büyük faydaları olan İmam Serahsi 30 ciltlik kitabını sizin kaldığınız bu cezaevinin şartlarından çok daha ağır yerin altında yazdı ve okuttu. Bakınız istersek Allah bize de nasip eder, yeter ki biz de isteyelim.
Sohbetimiz klasik vaaz formatından uzaklaşıyor ve soru cevap şeklinde bir dertleşmeye dönüşüyor. Koğuşta bulunan herkesin dikkati, “Hocam, tövbe, o nasıl olacak, Allah bizi affedecek mi?’’ sorusunun geldiği yere yöneliyor. Belli ki burada bulunanlar tertemiz bir sayfa açmak, yepyeni bir başlangıç yapmak arzusundaydı. “Allah ya tövbemizi kabul etmezse…” endişelerini taşıyanlara tövbe ile ilgili ayet ve hadisleri okuyorum. Beni pürdikkat dinliyorlar. Mahkûmların gözlerinde bir bir Hz. Yusuf’un kuyusunun ucundaki umut ışığının parladığını görmeye başlıyorum.
Sohbetimiz devam ederken bir taraftan da çaylar dağıtılmaya başlanıyor. İnsanların yüzünde gülücükler oluşmaya başlıyor. O anda fark ediyorum ki biz günlük hayatımızda küçük şeylerden mutlu olabilmeyi bilmiyoruz. Daha doğrusu şükrün hakkını tam manasıyla veremiyoruz. Böylelikle daha ilk günde medreseyi yusufiyyeden ben de dersimi almıştım. Çayıma iki adet kesme şeker attım ve karıştırmaya başladım. Bugüne kadar belki de binlerce kez çayıma şeker atıp karıştırmıştım ama bugüne kadar şekerin, çayın içerisinde eriyip gitmesi hiç bu kadar anlamlı gelmemişti. Çayımın üzerinde dumanlar çıkıyor ve bir süre sonra kaybolup gidiyor.
Çayım bana zamanın ne olduğunu anlatırken dakikalar hatta saatler birbirini kovalıyor, artık bizim için veda vakti… Vedalaşırken arayı fazla açmamamızı tembihliyorlar. Dua ediyoruz. Allah’ım yolları bir daha buralara düşmesin, ıslahlarında kendilerine yardımcı ol. Aileleriyle huzurlu mutlu olsunlar, evlatları kendileri için hasret çekmesin, anne babalar evlatları için gözyaşı dökmesin.
Kucaklaşıyor, vedalaşıp ayrılıyoruz. Ben ders anlatmak için geldiğim yerde dersimi almış olarak başka bir koğuşa giderken; onlar dört tarafı çevrili, hasretle geçen günlere şahitlik eden koğuşlarında kalmaya devam ediyorlar.