Makale

İslam Sanatı ve "Özgünlük"

İslam Sanatı ve “Özgünlük”

Doç. Dr. Zeynep Gemuhluoğlu
Marmara Üniv. İlahiyat Fak.

İslam sanatının özgün olup olmadığı sorusunu sormak, daha en başından hem İslam’a hem de sanata dair bazı önkabullerden hareket ettiğimiz anlamına gelir. Hatta bu kabuller, “İslam sanatı özgün değildir.” diyenle “İslam sanatı özgündür.” diyeni aynı zeminde eşitler. Bunun sebebini “İslam Sanatı” başlığı altında ele alınan “eser”lerin aslında “sanat” olmadığını, bu tabiri sadece tırnak içinde kullanabileceğimizi öğreten ideolojik metinlerle onlara karşı savunmacı bir dil geliştiren ve yine ideolojik kalan cevaplarda aramamız gerekir. Zira her iki taraf da söz konusu iddiadaki “İslam” ve “sanat” kavramlarını tartışılmaz doğrular olarak kabullenirler. Oysa belki de öncelikle sorunun tam da burada, ilk iddianın bir iddia olmasını sağlayanın bile bu kavramlaştırmada olduğunu fark etmeliyiz.
Batı’da sanat, “bilim”, “ahlak”, “siyaset”, “felsefe” gibi alanların Yeniçağ’la birbirinden ayrılmasıyla kendisine verilen bir temsil biçimi ayrıcalığıyla var olur. Bu temsil biçimi, görünmeyenle görüneni, zahirle bâtını birleştiren değil görünmeyeni “yeniden varlığa getiren” (representation) hatta gerçekliği kuran imgeler yoluyla işler ve sonrasındaki kavramlaştırmayı da felsefe üstlenir. Bir anlamda, artık klasik metafiziğin mümkün olmadığını gösteren Kant felsefesi olmadan sanat için bugün kullandığımız anlamda “yaratıcı” ve “özgün” tabirlerini kullanamazdık ve sanatı “sanat eseri” ile eşitleyemezdik.
Bu yorum, önceki dönemlerde hem Batı’da hem Doğu’da neden zanaat ve sanatın ayrılmadığını, bugün sanat eseri olarak gördüğümüz eserlerin günlük hayatın, eylemlerin ve hatta ibadetin bir parçası olduğunu da anlamamızı sağlar. Zira klasik metafizik, sanat eseri kabul ettiklerimiz de dâhil bütün eserleri nihayetinde “taklit” olarak açıklamaya izin verir. En azından klasik metafiziğe tabi olduğumuz sürece. 18. yüzyılda ortaya çıkan estetik ise modern metafiziğe eklemlenir ve duyumlarla duyguların bilgisi olarak kabul edilir. Estetikle beraber sanat da artık “nasıl yaşanacağıyla” değil “estetik deneyim”le ilişkilendirilir.
Batı düşüncesinde sanatın tarihi böyle başlamıştır ancak hemen akabinde Hegel’in sanatın ölümünü ilanı ve devamla özellikle Nietzsche ve Heidegger’in sanatın asli kökeni üzerine yeniden düşünme çağrılarıyla çok farklı ve yeni boyutlar kazanmıştır. Özellikle Heidegger, Hegel’in işaret ettiği ölümün estetik anlamda gerçekleştiğini ancak sanatın hakikatle olan ilişkisinin henüz düşünülmediğini söylemektedir. Batı düşüncesi için geçerli olduğu kabul edilen bu önemli yorumun İslam düşüncesi için ne ölçüde geçerli olduğunu söyleyebilecek durumda değiliz. Zira modern dönemlere kadar sanat, -Batı’da olduğu gibi- Müslüman toplumlar ve medeniyetlerde de farklı bir temsil ayrıcalığına sahip değildi, şimdi “sanat eseri” dediğimiz eserler, mekânların ve “nasıl yaşanacağın” bir parçasıydı. Sanat başlığı altında ele alınan konular da felsefe, teoloji, bilim ve ahlaktan özerk bir alanda konuşuluyor değildi.
Modernizmle birlikte ve sonrasında Batı sanatının ve felsefesinin geçirdiği değişimlerin hiçbiri Müslüman ülkelerde ve düşüncelerde kendi doğal seyri ile yaşanmadı. İthal edilen felsefi sonuçlar ise büyük ölçüde dayatmacı ideolojiler olarak işlev gördü. Tam da bu yüzden İslam ve sanatla ilgili yapılan çalışmalarda veya tartışmalarda konuyu ele alanların sanat ile ne kastettikleri, mezkûr düşüncedeki sanat anlayışlarından hangisini esas aldıklarına göre değişiyor ve ciddi karışıklıklara sebep oluyor. Mesela “büyük sanat” “özgünlük”, “sembol” gibi birçok kavramın kendi entelektüel tarihlerinden azade bir şekilde kullanılması da karışıklığı derinleştiriyor. Hatta bir adım daha atarak, özellikle ülkemizde “İslam Sanatı” başlığı altında yapılan çalışmaların büyük çoğunluğunun, Batı’nın Kant ve sonrasındaki sanat kavramlaştırmasını aşamadıklarını, günümüzdeki tartışmalara paralel ilgiler bile kuramadıklarını söylemek mümkündür.
O hâlde “özgünlük sorusu” da dâhil “sanat sonrası” estetik kavramlaştırmaları Müslüman toplumların “sanat öncesi” eserlerine uygulamak, her aşamasında hapsolunan belirli kavramsal çerçevelerin otoritesini bir şekilde yeniden üretmekten başka şeye yaramayacaktır. Bu noktada karşı karşıya kaldığımız ödev, öncelikle “İslam”ı belirlenmiş özcü yaklaşımlardan uzak tutmaya özen göstererek ve kendi tarihinde oluşan yorum geleneklerinin çokluğuna riayet ederek yeni düşünce patikaları bulmak olabilir. Bu patikalar da Anadolu, İran ve Endülüs’te farklı yollarla tezahür eden İslam yorumlarına, sufiler, filozoflar, teologlar, dilciler ve belagatçıların “sanat öncesi” metafizik, epistemoloji, ahlak hatta siyaset düşüncelerine geri dönülmesi ile açılabilir.
Öncelikle, iman, İslam ve ihsanın dinin asli unsurları olarak dile geldiği Cibril Hadisi’nde belirtildiği üzere “güzel olan”ın (ihsan) “Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmek” olduğu hatırlanırsa burada işaret edilen kelimelere dikkat kesilmemiz gerekir. Yani “ibadet” ve “hayal”. Bu iki kelimenin bizi taşıdığı diğer kelimeler de “hakikat”, “zuhur”, “tecelli”, “aşk” ve “imar”dır. Bütün bu kelimelerin işaret ettiği şey, özellikle de hakikatin klasik metafizikte olduğu gibi “önermelerin ve akıl yürütmenin doğruluğu” değil, varlığın zuhuru ile ilgili olmasıdır. Sanat da böylece sadece teknik bir “yapma” olmaktan çıkarak varlık ve varoluşun bütün tarzlarını aşk ile birleştiren, sadece eserde değil hayatın kendisinde ve içinde “açığa çıkan” olarak belirir.
Diyebiliriz ki “İslam sanatı”, günümüz Müslüman toplumlarında “İslam sanat eserleri” olarak kabul ettiğimiz mimari, hat, tezhip, minyatür, katı’, halı vb.’den ibaret değildir. Esasen kendi tarihlerinde nasıl yaşanılacağına dair bir hakikati açığa çıkaran bu eserler, günümüzde de ancak sahibinin mal varlığını veya siyasal güç ve otoritenin niceliğini temsil etmekten kurtulduklarında ve mekânların, ibadetin, hayatın bir parçası olduklarında kendilerine “özgü” canlılığı devam ettirebilirler. Zira diğer eylemlerin hepsi gibi sanata da temsil ayrıcalığının tanınmadığı bir âlem tasavvurunun sonucu olan bu eserler, hiçbir şeyi “temsil” yahut “sembolize” etmezler; sadece her dem yeniden yaratılan âlemin, tecelli eden hakikatin varoluşuna bir “zuhur” ve “perde” olarak katılırlar, yani imar ederler.
O hâlde son söz niyetine ve bir uyarı olarak söylenmesi gereken, “sanat”ı varlığın ve insani eylemlerin bir parçası olmaktan çıkararak özerk bir alana ve “eser”e indirgeyen bütün çabaların, başında “İslam” kelimesi olsa da “gecikmiş bir modernlik” gayretinden başka bir şeyi beslemeyeceği gerçeğidir.