Makale

Din Sanatın Önünde Bir Engel midir?

Din Sanatın Önünde Bir Engel midir?

Doç. Dr. Aydın Işık
İzmir Kâtip Çelebi Üniv. Sosyal ve Beşeri Bilimler Fak.

Gerçek anlamda sanatla uğraşan kişi dindar ya da Tanrı inancına sahip olmamalı; dindar kişi de sanatla ilgilenmemeli şeklinde bir yaklaşımın son dönemlerde artarak savunulması oldukça tuhaf bir olgu. Elbette din ve sanat özgürlükler alanına aitler; en azından öyle olmalılar. Bir kişiyi belirli bir dini kabul etmeye zorlamanın ya da sanatla ilgilenmeye veya “Şu estetik açıdan güzeldir.” dolayısıyla “Sen de onu güzel bulmalısın.” yargısını onamaya zorlamanın, ne dinin ne de sanatın doğasına uymadığı açık. Ya da biz öyle olduğunu düşünüyoruz. Böyle bir düşünce örgüsünden hareketle isteyen yine dinin sanatın önünde bir engel olduğunu savunma özgürlüğüne; dindar bir kişi de sanatın dindarlığına zarar verdiğini/vereceğini çok rahatlıkla savunabilir. İki alanda da kişi kabul ve reddetme özgürlüğüne sahiptir; çünkü meselenin doğasında ve olmazsa olmazında bu var. Fakat mevcut makale sözü edilen özgürlükler alanına rağmen yani çatışmacı kuramların farkındalığıyla birlikte dinin sanat için bir engel teşkil etmediği tezini ele alacaktır. Diğer üç yaklaşımın argümanları burada tahlil edilmeyecektir. Makalede dinden kastedilen teistik dinler özelde ise İslam olacaktır.
Din insan içindir; İslam’da uluhiyete layık olan Varlık dinin sahibidir; Allah beşere ve mahlukata vahyeder; fakat kendisine vahyetmez. Çünkü O, her şeyi bilendir ve dolayısıyla O vahyî bilgilenmeye açık değildir. Kısacası din insan içindir ve din bir amaç değildir. Kur’an’a göre aslolan beşerin vahiy ya da din vasıtasıyla kendiliğini kazanabilmesi, “hakiki anlamda insan olabilmeyi” başarabilmesidir. İşte insan nedir sorusuna verilen ya da verilecek cevap din ve sanat ilişkisini de belirlemede mihenk taşı niteliğindedir. Söz konusu soruya cevabı ya vahye dayanarak vereceksinizdir ya da yine insana dayanarak. Mahlukatı yaratan hatta onu “güzel” kılan Varlık, aynı zamanda insana aklı da bahşetmiştir. Kitabı anlayacak olan bu akıl ve bu varlık; âleme, kendisine, Yaradan’ına ve diğer mahlukata sadece düşünsel bir düzlemde yaklaşmayacaktır. Zira insan sadece düşünen bir varlık değildir; o aynı zamanda hisseden, seven, nefret eden, hoşlanan, güzel ya da çirkin vb. bulan bir varlıktır. Âlem topyekûn var olanların oluşturduğu bir varlık sahasıdır; âlemde var olanlar, donmuş, birbiriyle ilişkisi olmayan varlıklar toplamı değildir; çünkü varlıklar şu veya bu derecede birbirini algılar ya da “tecrübe ederler.” (Lowe, 1963, s. 125-127.) Evrende bir varlık olarak insan dış dünyayı sadece tecrübe etmez, ona hayranlıkla yönelir, korkar, güzel bulur ya da ondan kaçmaya çalışır. Aslında bunların hepsi birer tecrübedir; fakat içinde değer yargıları, anlamlar ve yorumlar barındıran bir tecrübedir. İnsan yaşadıklarıyla ya da tecrübe ettikleriyle “insan olur”; bu oluş sürecinde insanı insan yapan en önemli tecrübelerden biri de "estetik tecrübe"dir. Estetik ve dinin olumlu ya da olumsuz bir etkiye sahip olması, onların bizi diğer varlıklardan ayıran bizi biz yapan; yani bize insanlığımızı hissettiren temel yapılar olmasını değiştirmez. Din ve estetik hissedişler insani doğamızla alakalıdır ve insanı insan yapan hasletlerdir. Mesela bir değer olarak ortaya çıkan güzel, bizi dünyaya bağlar, dünyayla bütünleştirir. Kesinlikle din ve estetik duygunun gerisinde böyle bir anlayışın saklı olduğunu söyleyebiliriz. Bu bir bakıma dünyaya “evet” diyebilme cesaretidir. Elbette ki her değer, üst düzeyde insan olmakla ve insanı insan yapan amaçlarla alakalıdır. İnsan, geleceği olan bir varlık olmakla her zaman daha üst düzeyde yeni varoluş koşullarına yönelir ya da onları tasarlar. Kısacası din ve estetik, içeriden ve dışarıdan durmadan bize insanlığımızı ve ne olduğumuzu hatırlatır. Kant’ın ifadesiyle “Estetik haz, yalın bir duyusal uyarıma değil, tersine bilgi yetilerimiz olan duyarlık ile zihin arasındaki uyuma ve özgür oyuna dayanır. Estetik haz, sui generis (kendine özgü)tir. Estetik haz, bize insanlığımızı yaşatır ve bu anlamda mutluluk verir.” (Kant, Critique of Judgement, s. 46.) Kendine ve dünyaya “evet” diyebilen insan yalnız içinde doğup büyüdüğü ve kendisine hazır olarak verilmiş bir evren içinde yaşamaz; insan, bu doğa evreni üzerinde hazır olarak bulmadığı, ama kendisinin yarattığı bir başka evren içinde daha yaşar. (Tunalı, Estetik, s. 182.)
İslam, güzelliğin temel bir hakikat ve yüceltilmesi gereken bir değer olduğunu sürekli vurgular, Kur’an, âlemdeki güzellik olgusunu ilahî sanatkârın bir sun’u olarak takdim eder ve bizden bunun takdir edilmesini talep eder. Bir Müslüman âlemdeki güzellikleri ilahî cemal sıfatını yansıtan bir ayna olarak görür. Gerçekte, ilahî güzellik veya Allah’a çok yakın olduğumuzu hissettiren sıfatlardır. Zaten güzel olan bir şey sevimli ve çekicidir. Gerçek güzel Allah olduğu için bizi hakkıyla çeken ve kendisini bağlayan da O’dur. Müslüman sanatkâr, güzelliği yarattığına değil, keşfettiğine inanır. Allah’ın cemal sıfatının eseri olarak var olan her türlü güzellik, sanatkârın faaliyeti sayesinde dokunulabilir, görülebilir hâle gelmektedir. Müslüman sanatkâr var olan her şeyin Allah ile bağlantılı olduğuna inanır; çünkü Kur’an “yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar onu tespih eder; O’nu hamd ile tespih etmeyen hiçbir şey yoktur…” (İsra, 17/44.) buyurur. Yine Kur’an “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 24/35.) der. İşte sanatkârın, bir mümin olarak görevi, sadece estetik zevki tatmin etmek değil, birliğin ve nurun perdesini aralayarak hakikatin bilinmesine yardımcı olmaktır. İslam’ın “ihsan” boyutu düşünüldüğünde, yani “müminin Allah’ı ve Allah’ın cemalini görüyormuşçasına davranması” düşünüldüğünde, inananların güzellik, incelik, derin algılayıştan, kısacası estetik temaşadan uzak kalması asla düşünülemez; çünkü Müslümanın kâinatın ve hayatın güzelliklerinden geçerek muhsinlerden biri olmak gibi bir hedefi vardır. Özetle İslam estetiği, yoğunluğu değişse de metafizikle ilgisini asla kesmez. (Koç, s. 15.)