Makale

Prof. Dr. Tahsin Görgün ile Hakikat ve İmaj Üzerine Söyleşi

Prof. Dr. Tahsin Görgün ile
Hakikat ve İmaj Üzerine Söyleşi
Söyleşi: Mutlu Doğan

Yüzyıllarca hakikati arayan düşünürler oldu. Filozoflar, mutasavvıflar ve mütekellimler; hakikate kendi yöntemleri ile ulaşılabileceğini iddia ettiler. Hakikatin mahiyeti ve elde edilip edilemeyeceği adına neler söyleyebilirsiniz?
Bizim dışımızda bir hakikatin olduğunu kabul ederek, buna ulaşmaya çalışmak ile bizim dışımızda bizden bağımsız bir hakikatin bulunmadığını; hakikatin bir insan inşası/icadı olduğunu söylemek arasında çok önemli bir fark vardır. İlk tavır 19. Yüzyıla kadar genel olarak kabul edilen, en azından sorgulanmayan bir tavır iken, 18. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren Batı dünyasında hakikatin bir insan inşası olduğu düşüncesi oluşarak yaygınlaşmaya başladı. Günümüzde özellikle Türkiye’de “yapılandırmacılık” olarak bilinen yaklaşım, hakikatin bir insan inşası olduğunu ve her bir insanın kendi hakikatini kendisinin inşa ettiğini savunur. Bu tavır, Türkiye’de son zamanlarda -bilerek veya bilmeyerek- okullarımızda bile oldukça etkili olmuştur. Bu mesele, dinimizi de doğrudan ilgilendirmektedir ve bu çerçevede ciddiyetle tartışılması gerekmektedir.
Filozoflar, mutasavvıflar ve mütekellimler, insandan bağımsız bir hakikatin varlığını hiçbir zaman sorgulamadılar; ancak onlar bu hakikatin, insanın sahip olduğu imkânlara bağlı olarak, bulunup bulunamayacağını tartıştılar ki, bu tartışma, birçok inceliklerin ortaya çıkmasına vesile olduğu için oldukça önem arz etmektedir. Önemli olan ilk bakışta kimin haklı olduğu değil, insanın hakikate ulaşmak için gayret içinde olmasıdır; her bir insanın kendi kabiliyetlerini kullanarak bu hususta sa’y ü gayret içinde olması gerekmektedir.
İslam dini, hakikat kavramının merkezine Allah Teala’yı konumlandırırken, Batı dünyası bu kavramın merkezine insanı yerleştirmiştir. Batı dünyasının insanı hakikat kavramının öznesi olarak kabul etmesinin sonuçlarından bahsedebilir misiniz?
Hakikatin ulaşılan değil, icat edilen, insan eseri bir “şey” olduğunu düşünmek, ancak modern dönemde, kendisini müstağni gören bir tavır için mümkündür. Bu, insanın kendisini en üst ve üstün hakikat olarak kabul ederek, kendi dışındaki her şeyi, hatta dini ve dinî inançları bile, insan eseri olarak görmesine götürür. Bunun neticesi ise kısaca hakikatin, insan dışında bulunan ve insanı ihata eden; insanın ihata edemediği Mutlak’ı reddetmek, her şeyi izafileştirerek değersizleştirmek anlamına gelir. Her şeyin değersizleştirilmesine ise, nihilizm denilir. Batı dünyası, mutlak hakikati reddederek nihilizme ulaşmıştır.
Peygamber Efendimiz “Din nasihattir” buyurmuştur. Peygamberimizin bu hadisinden din hizmetlerinde samimiyetin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Din görevlilerimize, samimiyet ifade eden hakikat ile geçici gösteriş ifade eden imaj hakkında tavsiyeleriniz nelerdir?
Bu hadis-i şerif, Türkçede nasihat kelimesinin “sözlü uyarı ve irşat” anlamında kullanılması sebebi ile, genellikle yanlış anlaşılır. Hakikaten, sorunuzda da işaret ettiğiniz gibi, buradaki nasihat, samimiyet anlamına gelmektedir. Samimiyet ise bir şeyi yaparken, onu hakikaten istediği için yapmak demektir. Hadis-i şerifin devamında da buna işaret ediliyor: İnsanın eylemlerini, eğer Allah için yapması gerekiyorsa Allah için yapması; diğer insanların faydalanması için yapıyorsa, bunu dikkate alması ve bunu gözetmesi gerekiyor. Dindarlık her mertebede, o mertebenin gerektirdiği samimiyeti göstermeyi ifade ediyor. Dindarlık bir ‘gösteri’ değil, bir ‘hâl’ olarak anlamlıdır.
Erdemli bir toplum için hakikatin öneminden ve imajın toplumda yol açtığı sorunlardan bahsedebilir misiniz?
Günümüzde bir söz vardır: “Image is everything/ İmaj her şeydir.” Bunu biz kısaca ‘görünüş’ olarak ifade edebiliriz. Mevlana’nın “Ya göründüğün gibi ol ya olduğun gibi görün” şeklinde ifade ettiği ilke tam da bunun aksini ifade eder.
Modern dönemde görüntüyü muhafaza ederek, klasik ifadesi ile “zevahiri kurtararak”, etkin olmak ilke hâline gelmiştir. Artık fertler kadar, belki fertlerden daha fazla, toplumlar imaj üzerinden geçinmektedir. İmajınız kadar etkin oluyorsunuz; etkinlikleriniz imajınızı besliyor.
Bu durum tabii ki hakikatin gizlenmesi anlamına gelmektedir. Gerçekten yaptığınızı gizleyerek, eğer insanlar nezdinde olumlu bir imaj oluşturabiliyorsanız, o zaman bu imaja bağlı olarak el içine çıkabilirsiniz.
İmajın en büyük düşmanı, hakikattir. Hakikat görünür hâle geldiğinde, imaj varlığını ve anlamını yitirir. Hakikatin gizlendiği ortamlarda görünüş ve imaj etkin olabilir.
Modern dünya, böylesi bir imaj siyasetinin ciddiyetle yürütüldüğü bir dönem geçiriyor. Modern söylem, modernitenin nihai olduğu ve insanlığı mutluluğa eriştireceğini iddia ediyordu; insanlığın yaşadığı en büyük diktatörlükleri ve zulümleri; en kanlı savaşları, en acımasız silahları ortaya çıkardı. Bu durum hep imaj yönetimi ve siyaseti ile atbaşı beraber yürüdü. Postmodernlik denilen tavır bunu daha radikalleştirdi. İnsanlığın önünde bir hedef olarak mutluluğun da anlamlı olmadığını iddia etti.
Hâlbuki bizim dinimiz ve dilimiz, bize iki cihanda saadetin mümkün olduğunu söylemektedir. Biz kendimize ve sevdiklerimize iki cihan saadeti dileriz. Bunu söyleyebilmemizin yegane esası, bütün görünüşlerin gerisinde bir hakikat, bir gerçeklik olduğu ve bütün gerçeklerin de Hakk’ın bir tecellisi olduğunun farkında olmamızdır.
Bütün görüntüler kaybolur ve geriye, geride, -başında olduğu gibi- Hak kalır.
Anadolu’da doğru, güvenilir ve vefakâr insanları nitelendirmek için “hakikatli insan” tabiri kullanılır. İslam ahlakı açısından hakikat ve imaj kavramlarını değerlendirebilir misiniz?
İki şeyi birbirinden ayırmak gerekmektedir. Bunlardan birisi hakikatin terk edilerek, sürekli üretilen imajlar üzerinden, bir imaj siyaseti üzerinden etkin olmaktır. Bu modernliğin ve modern insanın önemli bir boyutudur. Modern dünyada yaşayan insanlar ve toplumlar, ister istemez imajlarına/görünüşlerine/zahirlerine dikkat etmek zorundadırlar.
Ancak meselenin bir de hakikat/batın boyutu vardır ki, bu boyut insanların büyük bir kısmının fark etmediği bir boyutu işaret eder. İnsanların büyük bir kısmının fark etmemesi demek, insanların bir kısmının, küçük de olsa, bunun farkında olduğunu da söylemektir. Yani verilen imaj ne olursa olsun, işin ehli insanlar görünüşün arkasındaki gerçekliği bilirler. Bu sebeple imajın bu kadar ön plana çıktığı modern dönemde bile gerçekliğin farkında olan insanlar mevcuttur.
Müslümanların, fert ve toplum olarak, hakikaten oldukları gibi görünmedikleri gibi, göründükleri, daha doğrusu gösterildikleri şekillerin, oluşturdukları imajın da, hakikatlerine uymadığını söyleyebiliriz. Daha açık ifade edecek olursak Müslümanlar göründükleri veya gösterildikleri kadar “kötü” olmadıkları gibi, göründükleri kadar “kötü” şartlarda da yaşamıyorlar. Batı dünyasında oluşturulan imaj, kötü olan bir durumun gizlenmesine veya olduğundan daha iyi gösterilmesine hizmet ederken, İslam dünyasında durum tam aksi istikamette cereyan ediyor: Müslümanlar oldukları ile mukayese edilemeyecek kadar kötü gösterilerek, sahip oldukları faziletler de gizleniyor.
Müslümanların günümüze yapacakları önemli işlerden birisi, kötü olarak yaşayıp iyi görünmek olamaz; aynı şekilde iyi olarak yaşayıp, bu iyi hayatın gösterilmesi ve anlatılması ile ilgilenmemek de, şimdiye kadar yapıldığı gibi, çözüm değildir. Yapılması gereken şey, iyi olmak ve bunu da bütün insanlığa göstermektir.
İyi olmadığı hâlde iyi gözükmek nifak ve münafıklık olduğu gibi iyi olduğu hâlde bunu göstermemek de, hakikatin ifade edilmemesi, gizlenmesi anlamına gelir. Nifak içinde olmak da hakikati gizlemek de Müslüman ahlakına yakışmaz.
Müslüman iyi olmak ve olduğu gibi görünmek ve bilinmek zorundadır. Aksi taktirde kendisi hakkında oluşturulan imaj, onun kendi hakikatini örter; belli bir süre sonra da o, kendisi hakkında oluşturulmuş olan imaj üzerinden kendisini tanımaya yönelir ki, bu, her yönden kaçınılması gereken bir durumdur.