Makale

Kalk Ey Nil!

Kalk Ey Nil!

Sümeyye Özgen

Vakitlerden o vakit, çağlardan o çağlardı…
Afrika çölünün kurak topraklarına tutunmuştu köklü bir medeniyet... O medeniyet ki Allah’ın lütfuyla akan, her damlası yüklendiği rahmetle coşan mübarek bir suyun insanlığa armağanıydı. Su ki, ikiye bölerdi çölün kurak sinesini. İkiye bölerdi ya! Bir yanında yeryüzüne hüküm kurmuş, Allah’ın mülkünü sahiplenmiş Firavunlar; öbür yanında üstünde hüküm kurulmuş fakirler, mazlumlar yaşardı. O vakitlerde daha bir kururdu toprak, susardı insanlar ve kâinat Rabbinden utanırdı. İkiye bölünmüşken insanlar, hak ile batılı ayırır gibi, yüklendiği merhametle ve bitmeyen umutla işte bu su akardı…
Vakitlerden o vakit, çağlardan o çağlardı…
Sen ki kuraklıkla giriştiğin ölümcül savaşlardan belin büklüm büklüm kıvrılmış olarak, lakin görülmemiş bir zaferle çıkardın. Bükülen beline inat, her vakit dimdikti başın. Sen aktıkça yeşerirdi çöl ve bereket konuşurdu sen taşınca. Can bulurdu dokunup geçtiğin yerler, serinliğe açardı gözlerini toprak. Çölün bağrını bir sızı gibi yarıp geçerdi suların… Seninle birlikte akardı zaman… Ve senin aktığın yöne doğru sürüklenirdi tarih. Zamanın içinden zamansızlığa… Tarihin içinden tarihsizliğe… Yokluğun içinden varlığa… Kuraklığın içinden berekete… Ölümün içinden yaşama… Ve zulmün içinden adalete doğru…
Vakitlerden o vakit, çağlardan o çağlardı…
Varlığın, başlı başına, çölün içinde uzayıp giden zıtlıktı. Adına Bahr-el Nil dedi insanlar… Seçilmiş insanların, kutlu kılınmış şehirlerin yanında anıldı ve hayırlarla yüceltildi adın… Dağına göre kar verir ya hani Rahman, her bir damlana Afrika’nın kurağına eş bereket yükleyerek saldı seni çölün bağrına… Çöle can veresin diye, Âdem’in topraktan var edilen bedenine üflenen ilahî nefesten üflendi gürül gürül akan sularına. İşte, öylesine çok sevdi seni Rahman… Sen ise başağın içindeki güneş gibi sessiz sedasız, medeniyetin içindeydin. Medeniyetin damarlarında sen dolaşırdın, bereketin arkasında senin suların… Senin arkanda ise sırtını dayadığın, adını anarak aktığın Allah’ın keremi vardı. İçinde kopan fırtınalar, köpük köpük akışın onun aşkındandı. Onun aşkıyla analık etmiştin hani Musa’ya, bağrında taşımıştın insanlığın kurtuluşu için. Kıyında gezerdi Musa, asasını vurduğu vakit Kızıldenizleri yarardı. Eğilip sana bakan her firavun Musa’nın meydan okuyan yüzünü görürdü asi ve derin sularında. Senden, başka yiğit mi sorarlar ey Nil? De ki, düştüğü kör kuyuların sonu benim diyarımda sultanlığa çıkan, iffet gömleğini kuşanmış Yusuf’um vardı… Sen ki boylu boyunca ve dehşetle firavunların rüyalarında akardın, rüyalarında korkarlardı senden.
İşte sen böyle bir medeniyeti besledin yüzyıllardır. Her şeye ve herkese rağmen bereket akardı suların. Kim dermiş suların dili yoktur diye? İlk lafı firavunlar söylerdi belki lakin son sözü hep sen söylerdin. Susmak sana yakışmazdı. Sen susarsan zulüm konuşurdu ve masum çocuklar huzura susardı bilirdin. Bundandır ki üstünde aktığın topraklarda yerle bir olan saltanatlara inat, insanlık için söylediğin bitmeyen özgürlük türkülerin vardı.
Şimdi vakitlerden bu vakit, çağlardan bu çağdır…
Şimdi susmak vakti değildir, konuşma vakti senindir ey Nil. Firavunların rüyalarına girme vaktidir şimdi. Şeytanın yaktığı fitne ateşini söndürme vaktidir. Masumlar, dudaklarından dökülecek hayır kelamlarını gözü yaşlı bekler ve senin konuşmanı düşler parça parça olmuş medeniyetin çocukları. Şimdi gözlerinden akan kanlı yaşları silme vaktidir. İki büklüm yattığın yatağından doğrulup kalkma vaktidir. Kalk ey Nil! Kalk ve son sözü adl-i ilahi ile yine sen söyle. Asırlardır bitmeyen bir türkü gibi…