Makale

Anmak Anlamaktır Atatürk'te Peygamber Sevgisi

Anmak Anlamaktır
Atatürk’te
Peygamber Sevgisi

Yrd. Doç. Dr. A. Vehbi Ecer
Erciyes Üniv. Emekli Öğr. Üyesi

“Peygamberi küçültmek isterseniz
kendiniz küçülürsünüz”
Kemal Atatürk

Beğenilen, değer verilen, önemli görülen şey sevilir. Atatürk’ün beğendiği, saygı duyduğu, değer verdiği, taktir ettiği en büyük insan Peygamberimiz Hz. Muhammed idi. Onun büyüklüğüne dil uzatanları affetmez, Allah ve Peygamber konuları ulu orta Atatürk’ün yanında tartışma konusu yapılamazdı. Bir gece sofrada sohbet sırasında Peygamber’i tenkit ederek Atatürk’e yaranacağını zanneden birisinin konuşmasını kızgın bir şekilde elini masaya vurarak keser ve: “Bu konuyu kapatın... Peygamber’i küçültmek isterseniz, kendiniz küçülürsünüz!” der. (Cemal Granda, Atatürk’ün Uşağı İdim, İst. 1973, 252) Bu cümle Atatürk’ün, Peygamberimizin büyüklüğünü onaylamasını gösterdiği kadar ona hayranlığının da bir ifadesi sayılabilir. 1926 yılında yaptığı bir konuşmada Peygamberimizin adının unutulmayacağını, “O, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinden bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir, fakat sonuca kadar O, ölümsüzdür.’’ cümleleriyle (Gn. Kur. Bşk.lığı, Atatürkçülük, 1. 455) anlatır. Hz. Muhammed’e peygamberlik gelmeden önce gençliğinde güvenilir insan olması bakımından Muhammed’ül-Emîn yani güvenilir Muhammed lakabı takılmıştı. Onun kabilesi tarafından sevilen bir kişi ve nasıl peygamber olduğunu Atatürk 1 Kasım 1924’te yaptığı konuşmada şöyle anlatır:
“Son peygamber olan Muhammed Mustafa (s.a.s.) 1394 sene evvel rûmi nisan içinde rebiülevvel ayının on ikinci Pazartesi gecesi sabaha doğru tan yeri ağarırken doğdu... Hazreti Muhammed eyyam-ı sabavet (çocukluk günleri) ve şebabeti (gençliği) geçirdi. Fakat henüz peygamber olmadı. Yüzü nuranî (ışıklı, saygı uyandıran) sözü ruhanî, reşit (ergin) rüiyette bîbedel (görünüşte emsalsiz), sözüne sadık ve halim (yumuşak huylu) mürüvvetçe (iyilik severlikte) saire faik (başkalarına üstün) olan Muhammed Mustafa, evvela (önce) bu evsaf-ı mahsusa (özel nitelik) ve mütemayizesiyle (sivrilmesiyle...) kabilesi içinde Muhammed’ül-Emîn (güvenilir Muharnmed) oldu. Muhammed Mustafa, peygamber olmadan evvel kavminin muhabbetine, hürmetine, itimadına mazhar (erişen) oldu. Ondan sonra ancak 40 yaşında nübüvvet ve 43 yaşında risalet (peygamberlik) geldi. Fahr-ı âlem (kâinatın övüncü) Efendimiz nâmütanahî (sonsuzca) tehlikeler içinde, bîpayan (tükenmez) mihnetler ve meşakkatler karşısında 20 sene çalıştı ve din-i İslâmı tesise (İslâm dinini kurmaya) ait vazife-i peygamberîsini ifaya (peygamberlik görevini yerine getirmeye) muvaffak olduktan sonra vasıl-ı âlâ-yı illiyyîn (cennetin en yüce yerine erişen) oldu” (Bak. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, I, 289)

Her dönemde, her büyük insana kendini bilmezler tarafından küçültücü beyanlarda bulunulur, iftiralar atılır. Hz. Peygamber’e de özellikle başka dinden olanlar tarafından bazı yakışıksız iftiralar atıldı. Ona mecnun diyenler, deli diyenler oldu. 1930 yılında Hz. Peygamber’i küçük düşürmeye yönelik ifadeleri içeren bir kitap ve yazar hakkında Atatürk şu açıklamayı yapar:
“Muhammed’i bana, cezbeye tutulmuş sönük bir derviş gibi tanıttırmak gayretine kapılan bu cahil adamlar, onun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır. Anlamaktan da çok uzak görünüyorlar. Cezbeye tutulmuş bir derviş, Uhud Muharebesinde en büyük komutanın yapabileceği bir plânı nasıl düşünür ve tatbik edebilir? Tarih, gerçekleri değiştiren bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu küçük harpte bile askerî dehası kadar siyasî görüşüyle de yükselen bir insanı cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen serseriler, bizim tarih çalışmamıza katılamazIar. Muhammed, bu harp sonunda çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak, galip düşmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık görülemezdi.” (Bak. Mehmet Saray (editör), Atatürk’ün İslâma Bakışı- Belgeler ve Görüşler, Ankara 2005, 46)

Atatürk, İslâm dininin dünya insanlığı için büyük bir inkılâp olduğunu belirtir. Dine karşı saygılı olduğu gibi bu dinin peygamberine karşı da sevgi, saygı ve taktir hisleri besler. O, Hz. Muhammed’in vefatı dolayısıyla yaptığı bir konuşmada (1930 yılında) İslâm dininin insanlık için bir inkılâp oluşunu ve korunması gerektiğini (Bak. Saray, aynı yer) şu cümlelerle açıklar:

“Büyük bir inkılâp yaratan Muhammed’e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli etmek (meydanaçıkmak) gerekti. Peygamber ölür ölmez düşünülecek şey, bir an evvel onu toprağa tevdî etmek değil, yaratmış olduğu inkılâbı emniyet altına almaktı...”

Atatürk, İslâm dinini iyi anlayan ve İslâm peygamberinin büyüklüğüne, eşsizliğine hayran olan, ona iftira edilmesine razı olmayan ve izin vermeyen bir kimseydi. O, dine ve peygamberine karşı değildi. Yanlış ve batıl (çürük, geçersiz) inanışlara ve dinin istismarına (kötü kullanılmasına) karşıydı.