Makale

Söz Emanettir

Söz
Emanettir

Gülsüm Sezen
Ankara Müftülüğü / Vaize

Güzel dinimizin temel ahlâk prensiplerinden bir tanesi de emanete riayet etmektir. Emanet güvenilir bir kimseye bırakılan meta anlamına geldiği gibi, güvenilir kişinin kendisine de denir. Emanete riayet, Allah ve resûlünün emri olduğu gibi emanete hıyanet de büyük günah sayılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de; “O müminler ki emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.”(Mü’minun, 88) Peygamber Efendimiz (s.a.s.), insanlar arasında “emin” (güvenilir) olarak tanınmıştır.

Emanet, sadece bir mal olarak düşünülmez. Yerine getirilmesi gereken bir görev, bir iş, söylenen bir söz, sözleşme, öğrenilen ilim, bize dünya hayatında bahşedilen nimetler, emanet kavramının içindedir. Emanete riayet burada, her konunun yerli yerinde kullanılması ile gerçekleşir.

Sevgili peygamberimiz (s.a.s.) bir hadislerinde; “Şu üç şey kimde bulunursa, onda nifaktan bir şube vardır: Konuştuğu zaman yalan söyler, sözleştiği zaman sözünde durmaz ve kendisine verilen emanete hıyanet eder.” Buyurmakla konunu önemini bize hatırlatmıştır. Tersten düşününce gerçek iman sahibi bir Müslüman doğru söz söyler, sözünde durur ve emanete riayet eder demektir.

Biz bu yazımızda sözün de bir emanet olduğunu hatırlatmak istiyoruz. Söz bize emanettir. Karşımızdaki muhatabımızın sözleri bize emanet. Bizim ağzımızdan çıkan ve henüz çıkmamış her söz bize emanet. Öyle basit de değil, nasıl kullanacağımızı iyi bilmemiz gereken bir emanet.

Ben konuya çift yönlü yaklaşmak istiyorum. Hem insanlar arasında iletişim açısından söz (söz söylemek) emanettir. Hem de iyi geçim ve toplumsal barış açısından, sözleşmeler, randevular ve sırlar emanettir.

Her şeyin dejenere olduğu, kıymetini kaybettiği günümüzde söz de kıymetini kaybetti. Laf olsun diye söylenen sözler arttı. İlmî ya da dinî değeri olan sözler dinlenmez oldu. İnsanlar hep konuşuyor ama bazıları sadece kendini dinliyor. Karşıdakine sözleri ulaşmıyor. Çünkü artık sözün emanet olduğu unutuldu. Sır veya mahremiyet kavramları unutuldu, her türlü aile mahremiyeti konuşulur oldu. Söz vermek ciddi bir iş olarak algılanmıyor artık. Sözünü tutmayan kişiler yüzünden işler aksıyor, zaman ve enerji israfı had safhaya çıkıyor. Bütün bunlar da toplum huzurunu bozuyor, insanlar arasındaki ilişkiler bozuluyor, ailede anlaşmazlıklar çıkıyor. Öyleyse konuşmak, söz söylemek, üzerinde ciddî bir şekilde düşünülmesi, nasıl konuşmalı konusunda kafa yorulması gereken, usul ve adabı öğrenilmesi gereken önemli bir konudur.

İnsanlar arası ilişkilerin sağlıklı olması iyi bir iletişime bağlıdır. İyi bir iletişim sözün uygun bir şekilde alışverişiyle gerçekleşir. Günümüzde sözcükleri nasıl kullanacağımızı öğreten psikoloji kökenli bir akım bile oluştu. Adına NLP deniliyor. Türkçe açılımı “insanlara kendimizi ifade etmek için sözcükleri nasıl kullanmalıyız.” Aslına bakılırsa bizim kültürümüz, söz söyleme sanatı ile yoğrulmuş olup sözün nasıl söyleneceği de ciddi kaidelere bağlanmıştır.

Kastedilen manaya uygun bir sözcük, uygun bir zamanda ve şekilde karşımızdakine söylendiğinde ona ulaşır. Tersi söz konusu olduğunda ise yanlış anlaşılmalar, incinmeler, kırılmalar ve ilişkilerde kopmalar yaşanabilir. Atasözünde de “İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır.” denilir. Yunus Emre merhum söz söylemenin ne etkili ve ne keskin bir iş olduğunu şöyle ifade etmiş:
“Söz ola kestire başı
Söz ola kese savaşı
Söz ola ağulu aşı
Yağ ile bal ede bir söz”
Yerinde, düzgün kullanılan sözcükler zehri bile bal gibi sunabilirken, yanlış bir söz insanın veya bazen bir toplumun sonunu getirebilir. Sözün uygun zamanda söylenmesi ile ilgili “eşref saati” benzetmesi yapılmıştır. Bir kişiye bir konuyu öyle bir anda söylersiniz ki, ters bir zamanlamadır, yüzünüze geri çarpılır. Ama öyle bir zamanı da olur ki aynı konu, hüsnü kabul görür.

Bu denli önemli olan “söz söyleme”, konuşma yeteneği, insanı hayvanlardan ayıran önemli bir özelliktir. Eski filozoflar insana “hayevan-ı natika” (Hayevan; hareket eden, canlı manalarına gelir) (konuşabilen canlı) demişlerdir. Demek ki konuşma yeteneği insana Allah (c.c.) tarafından bahşedilmiş bir lütuftur. Bize verilen her lütuf, her nimet gibi bu da zamanı gelince hesabını vereceğimiz bir emanettir.

Sevgili Peygamberimiz, iki cihanın serveri çokça duyduğumuz iyi bildiğimiz bir hadisinde “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden selâmette olduğu kimsedir.” (Tirmizi, İman, 12; Nesai, İman, 8) buyurmuştur.

İslâm - Müslüman; selâm - selâmet aynı kökten gelen ve barışı ifade eden kelimelerdir. Bu hadis-i şerif toplum barışının sağlanmasında el ve dilin kullanımına dikkat çekmiştir. Konumuz dil yani söz söyleme ile alâkalı olduğundan bunun üzerinde düşünelim. İnsanlarla iyi geçim güzel dinimizin son derece önem verdiği bir konudur ve bu en çok dilimizi nasıl kullandığımıza bağlıdır. Hadisimizin bize verdiği mesaja göre, Müslüman diliyle insanları rahatsız etmeyen, güzel sözlerle onları memnun eden kimsedir.

Sözcükler, iki tarafı keskin bir kılıç gibidir. O sözler ki, onunla ipek gibi, karşımızdakini sarıp sarmaladığımız gibi; kılıç misali onu kesip doğrayabiliriz. Söylediğimiz ipek gibi yumuşak ve tatlı sözlerle karşımızdakinin güvenini ve sevgisini kazanabileceğimiz gibi sert, kötü veya yalan sözlerle düşmanlığını da kazanabiliriz. İnsanlar arasında sevgi sözcüklerle oluştuğu gibi yine sözcüklerle biter.

Hayır sözlerimizle insanları hayra ve iyiliğe teşvik ederiz. Kötülükten uzaklaştırmaya çalışırız. Güzel bir sözle üzgün bir insanı ferahlatır, öfkeli bir insanı yatıştırırız. Küs olan iki Müslüman’ın arasını düzeltebiliriz. Aynı şekilde çirkin ve kötü sözlerle tam tersi de mümkündür.

Bilgi sözlerle paylaşılır ve o zaman bilgi olur. İlim sözlerle, sözlerin yazıya dökülmesiyle ilim olur. Dinin tebliği sözcüklerle gerçekleşir. Sevgiyle söylenen yumuşak ve tatlı sözler, insanları dine ısındırdığı gibi, zıddı da soğutur. “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.”

İşte emanet bu noktada devreye giriyor. Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Ya hayır söyle ya da sus!” Burada hayırlı söz uygun kişiye uygun zamanda ve uygun şekilde söylenen sözdür. Bazen de emanet susup sözlerimizi kendimize saklamakla gerçekleşir. Ne zaman konuşup ne zaman susacağımızı, sözlerimizin muhatabımızda ne gibi bir etki yaratacağını iyi hesaplamak gerekir.

Kur’an-ı Kerim’de de birçok yerde sözü nasıl kullanacağımız belirtilmişken, ahirette söylediğimiz sözlerin her birinin sevap veya günah olarak kaydedileceği ve sorgu suale tabi olacağı bildirilmiştir. Örneğin hakkı söylemek, insanları Allah (c.c.)’ın dinine davet etmek için kelime-i tayyibe “güzel söz” söylemenin kalplere tesiri işlenmiştir:
“Allah’ın nasıl bir misal verdiğini görmüyor musunuz? Güzel söz, kökü yerde sabit, dalları havada güzel bir ağaç gibidir. Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. İşte Allah, düşünüp taşınsınlar diye insanlara böyle misaller verir. Kötü sözün misali ise; gövdesi toprak üzerine alınmış, yerinde duramayan kötü bir ağaç gibidir.” Allah (c.c.) iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sağlam bir söz üzerine tutar… (İbrahim, 24-27)

Güzel, doğru ve yerinde sözler, iman edene yakışan sözlerdir ve günahların da bağışlanmasına vesile olur. (Ahzab, 70-71; Mü’minun, 88) Oysa yalan, dedikodu, iftira, alay etme, sövme gibi çirkin sözler ise ahirette büyük günah olarak yazılacaktır. (Hucurat, 11-12)

Demek ki konuşma yeteneğimizi nasıl kullandığımız, ağzımızdan çıkan sözler son derece önemlidir. Bizi dünyada ve ahirette cennetlik edebileceği gibi, (Allah korusun) cehenneme de düşürebilir. Aynı şekilde sözlerimiz bize itibar ve şeref kazandırabileceği gibi, bizi rezil ve zelil de edebilir. İnsan tatlı dili, yumuşaklığı sayesinde gündüzlerini oruçla gecelerini namazla geçiren âbidlerin mertebesine ulaşabilir.

Toplumsal barış açısından konuya baktığımızda, söz vermenin, randevulaşmanın, sır saklamanın emanet olduğunu görüyoruz. Kur’an-ı Kerim’de “Ahdi yerine getirin…” (İsra, 34) buyrulmuştur. Efendimiz (s.a.s.) bu konuda o kadar hassastır ki, sözünde durmamayı, randevusuna riayet etmemeyi, nifaktan bir şube olarak nitelemiştir.

Kendisinin söz verdiğinde tutmadığı hiç görülmemiştir. Yalan söylediğini de duyan olmamıştır. Bu yüzden lâkabı “emin”dir. Onun getirdiği dine inanmadıkları halde Mekkeli müşriklerden bazıları kıymetli eşyalarını ona emanet etmeye devam etmişlerdir. Herkesin kendi eşyasına sahip olamadığı bir ortamda o başkalarının emanetlerini korumuştur.

Efendimiz (s.a.s.)’in iş için randevulaştığı bir arkadaşını üç gün randevu yerinde beklediği meşhurdur. Bu adam gelmedi deyip bırakıp gitmemiş, sırf sözüne sadakat için, adam hatırlar da gelirse onu orada bulsun diye beklemiştir.

Teknolojinin geliştiği, işlerin tamamen dakikalara hatta saniyelere bağlı oldu günümüzde sözünde durmak verdiği randevuya sadık kalmak son derece önem kazanmıştır. Birkaç saniyelik gecikme bile bazen önemli aksamaklara sebep olabilir.

Hastaneye randevunuzdan beş dakika sonra gitseniz, bu gecikme her hastanın bekleme süresini katlanarak artıracağı için, birisinin hayati bir noktaya gelmesine sebep olabilirsiniz. Evden geç çıkan her sürücü acele edeceği ve telâşlı olacağı için, trafik tam bir keşmekeşe dönüşecektir. Sözünde durmayıp verdiği randevuya gelmeyen tamirci veya tesisatçıyı, işi gücü bırakıp evde beklemek zorunda kaldığımız ve bu yüzden de birçok işimizin karmakarışık olduğu vakidir. Ya zamanında gelmeyen otobüs veya servis yüzünden işe veya okula geç kalışlarımız.

Bu örnekleri o kadar çoğaltabiliriz ki. Öyleyse verdiğimiz sözün bize bir emanet yani mesuliyet yüklediği bilinciyle, hassas davranalım.

Başkasından duyduğumuz sözler de hiç şüphesiz emanettir. Mahrem bir konu olsun veya olmasın, sırdır denilsin veya denilmesin bir ortamda konuşulan şeyler emanettir. O konu başka bir ortama taşınmaz. Sevgili Peygamberimiz bu konuda “Bir mecliste söylenen sözler emanettir” buyurmuştur.

Hele konuşulan konu bir de kişinin mahremiyeti ile ilgili ise, bu sözün emanet olduğu apaçık ortadadır. Özellikle kişilerin onuru şerefi ile ilgili konularda konuşmak çok tehlikelidir. Eğer aile mahremiyetini ilgilendiren bir konu dışarıda konuşulursa, bazen ailenin yıkılmasına bile sebep olabilecek kadar vahim işler ortaya çıkar. Bu yüzden aile bireylerinden birinin mahrem konularda konuşmasını Efendimiz (s.a.s.) yasaklamıştır. Eşlerden biri, diğerinin onuru şerefi ile ilgili konuşur da onu da ispatlayamazsa, dinimizde o kişi için ağır cezalar öngörülmüştür.

Sonuç olarak, keskin bir kılıca benzettiğim söz söyleme işinin edebini, kurallarını iyice öğrenirsek, insanlarla iyi geçiniriz. İyi ve güzel, hayırlı sözler sarf ederek cennete yaklaşır, kötü sözlerle de cennetten uzaklaşırız. Dedikodu, iftira, yalan sözlerden uzak durarak, hem Allah katında makbul bir kul, hem insanlar arasında sevimli bir birey oluruz.
Doğruyu söylemekle Allah katında üstün derecelere sahip olduğumuz gibi, insanlar arasında da güvenilir bir kişi oluruz. Önemli olan o doğruyu, hangi kişiye, nasıl ve ne zaman söyleyeceğimizdir. Verdiğimiz sözleri tutmakla hem aile, hem işyeri ve toplum içinde saygı gören bir kişilik oluruz. Çünkü emin bir peygamberin ümmetiyiz.

Rabbim bizlere güzel sözleri, güzel insanlara, güzel zamanlarda ve güzel bir şekilde söylemeyi nasip etsin…