Makale

İmaj ile Gösteriş Arasında Mahremiyetin Metafizik Dönüşümü

İmaj ile Gösteriş Arasında Mahremiyetin Metafizik Dönüşümü

Dr. Mehmet Ulukütük
İnönü Üniv. İlahiyat Fak.

Niceliğin egemenliği altında gerçeklerle boğuşan insanların imaj perdesinin gölgesi altında görmeye ve gösterilmeye muhtaç hâlde yaşadıkları günümüz dünyası modernliğin ve özgürlüğün patladığı, tüm temsil ve karşı temsillerin göklere çıkarıldığı bir dünyadır. Bu dünyanın insanları içinde yaşadığı hayatın ‘niçin’ini bilmeden zahirdeki esbabın /nedenselliklerin esareti altında, ‘hayat’ını unutmuş yaşamının biyolojik sürekliliğine mahkûm olmuştur. Bu insanların oluşturduğu sözde toplumlar gösterilerin uçsuz bucaksız evreninde dolaysız yaşanmış her şey gibi yerini bir temsile bırakmıştır. Temsiller ise gündelik hayatın tüketim mekanizması içinde her an tüketilmek için yeniden üretilen bir endüstri hâlini almaktadır. Bu durum kaotik bir dünya tasavvuru doğurmuştur. Bu kaotik dünya, hakikatin ve hakkın değil imajların gölgesi altında görmenin ve gösterilmenin şehvetiyle oluşan gösterişler dünyasıdır.
Gösteriş yani görünür olma arzusu ve hevesinin ayyuka çıktığı bir ruh hâlinin bugün hakka ve hakikate yönelik en büyük tehdit olduğu aşikârdır. Gösteriş bir kez bir karakter, dahası ethos hâline gelince madde ile suret, suret ile tasavvur birbirine karışır. Müslüman düşünürlerin ve özellikle klasik Osmanlı ulemasının ısrarla vurguladığı varlık mertebeleri arasındaki ontolojik hiyerarşi gösteriş dünyasında yok olup gider. Zira varlık mertebeleri arasında gözetilen hiyerarşi temelde dış dünyadaki varlık, zihnî varlık, kitabi varlık ve lisani varlık arasındaki hassas dengeye dayalıdır. Ancak gösteriş kültürü, zihnî varlığın ürettiği imaj perdesinin hakikatin üstünün örtülmesine/kapanmasına neden olur. Hakikatin ve hakkın tevhidi/birliği yerini imajların tekâsürüne/çokluğuna bırakır. Postmodern dünyanın hakikat oyunları arasında yapmaya çalıştığı siyasal ortam, neticede insanları hakikat ekonomisiyle baş başa bırakır. Artık hakikatin haklığı ve haklılığı yerini zihin dünyasının ürettiği vehimlerle malul sözde hakikatler arasındaki fayda/menfaat ilişkisine bırakır.
Hakikatin haklığının ve haklılığının imajlar perdesinin ürettiği gösteriş kültüründe bir anlamının ve iddiasının kalmayacağı malumdur. Gösterişin ve imajın, hakikatin kendi mahreminde de bir deprem yarattığı ise çoğu zaman göz ardı edilen bir husus olmuştur. İmajlar hakikat hâline gelince hakikat imajlardan bir imaja dönüşmüş, gösterişler dünyasına kurban edilmiştir. Gösteriş ise en çok mahrem olana zarar verir. Zira mahrem bir kutsalı olanların kendilerine haram saydıkları bir alana delalet eder. İlahî buyruklarla çizilen sınırların ihlal edilmemesi, ihtiram, muhterem ve hürmet dengesinin yitirilmemesi demektir. Mahrem ve mahremiyet, insanların imanlarıyla keşfettikleri ama asla ifşa ve iğfal etmemeleri gereken bir duruma göndermede bulunur. Tam da bu bağlamda Cenab-ı Hakk’ın azametinin ve kudretinin imanla keşfedilmesi ama bunun keyfiyetinin ifşasından içtinap edilmesi keşf ve ifşa dengesinin en güzel ifadesi olarak okunabilir.
Peki, mahremiyet salt bir yasaklamaya ve kısıtlamaya mı çağırır özgür insanı? Bilakis hakikatin mahremiyet olarak tezahürü kısıtlanmış bir özgürlük durumuna değil, özgürlüğün ahlakla tekâmülüne göndermede bulunur. Özellikle rasyonel bilinçlerin sınır tanımaz metafizik ifşalarının karşısına özgürlüğün mahremiyetine yönelik keşfedilmeyi bekleyen ahlaki hakikatler çıkarır. Ancak günümüz dünyasının sınır tanımaz saf rasyonel bilinçlerin ilk tahribatı mahremiyetin metafiziği alanında başlamakta, aklın mahremiyetini kaybetmesiyle sonuçlanmaktadır.
Peki, acaba aklın mahremiyetinden söz etmek ne anlama gelir? Daha doğrusu aklın girmesinin mahrem olduğu alanlardan söz edebilir miyiz? Mahrem kavramı etrafında bu kadar çok konuşulurken, modern dönemlerde mahremiyetten özellikle bireysel insan yaşamındaki gizlilik ve sırlar bağlamında söz edilirken aklın kendisine mahrem olduğu alanlardan bahsetmek ne anlama gelir? Özellikle Aydınlanma ile birlikte epistemoloji merkezli bir felsefe ve bilim anlayışı neşvünema bulurken, epistemolojide başat rolün akla verilmesi ne anlama geliyordu? Bu, aklın düstursuz ve fütursuzca her alana gireceği ve orada tek söz söyleyeceği anlamına mı geliyordu? Aklın da kendisine mahrem bir alanından söz etmek aklı işlevsiz ve anlamsızlaştırmak anlamına gelir mi? Aklın her alanda ve her düzlemde hâkim olduğunu iddia etmek, sorgulanamaz ve hesap verilemez bir varlık olduğunu iddia etmek akılcılığın vazgeçilmez bir amentüsü müdür? Böyle bir amentüye sahip olanlar aklın ahlaki iradesini hiçe sayarak onu iradesiz ve ahlaksız bir niteliğe dönüştürdüklerinin ne kadar farkındalar acaba? Zira mümkün varlık düzleminde yer almak, irade sahiplerine yaratılışları gereği ahlaki bir varoluş imkânını aramalarını zorunlu kılmaktadır. Mümkün varlık olmak, yaşamla ilgili ahlaki kriterleri kendisinin koymasının mümkün olmaması anlamına gelir ki tam da bundan dolayı ahlaki bir varlık olma imkânı da elde eder. İnsanın ahlakiliğinden söz edilebileceği yerde insanî olan ve insana ait olan şeylerin de ahlakiliğinden söz etmenin yine ahlaki bir gereklilik olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bir insanın nasıl kendine ait mahremi varsa insan aklının ve onun tezahür ettiği dilinin de kendi ahlaki iradeleri gereği bir mahreminin, girmemesi gereken varlık alanlarının olduğunu düşünmek durumundayız.
Günümüz dünyasında mahremiyetin metafizik dönüşümü tam da aklın kendi mahremini unutmasıyla başlamaktadır. Mahremiyetini kaybetmiş gösterişler dünyası her şeyi görmeye, göstermeye ve gösterilenler üzerinden gösterişler üretmeye çalışmaktadır. Gösterişler dünyası aklı da tahakkümü altına almaya çalışmakta, bir bakıma her şeyi akılla görmeye ve göstermeye çalışmaktadır. Kur’an bir mahremiyet ölçüsü altında gayba imanı, kâinatı anlamayı, eşyanın hakikati üzerinde akletmeyi, Yaradan’ı tefekkür etmeyi salık verir. Geçmişte Gazali’nin Meşşai filozoflara yönelik metafizik eleştirisinin, modern dönemlerde özellikle Heidegger’in ‘rasyonel bilince’ yönelik eleştirilerin altında mahremiyet ölçüsünün toz duman olduğu ortamda aklın kendi ahlaki sınırlarına çekilmeye yönelik kaygılarının yer aldığını söylemek mümkündür. Mevlana da Mesnevi’sinde mahremiyetini kaybetmiş, ilahî olan karşısında sorumluluklarını unutmuş, her şeyi bileceğini, açıklayabileceğini zanneden, kibrine yenik düşmüş akla karşı irfan diliyle tenkitlerde bulunur. Bu yaklaşım aynı zamanda, bugün en fazla okunan ve kabul gören modern batı felsefesinin başat figürlerinden olan Descartes’in cogito ergo sum (düşünüyorum o halde varım) ifadesiyle hakikatin tek ölçüsü olarak insan aklını gösteren tutumuna da en ciddi eleştiri olarak okunabilir.
Artık şu hakikati teslim etmek gerekir ki; eşya ve hadiselerin hakikatlerinin peşine düşmüş, mahremiyetlerinin ahlaki hudutlarının bilincinde olan hikmet yolcusu ile eşya ve hadiselerin zahirine aldanmış, hakikati görünür olana kurban etmiş gösterişler dünyasının tüketici öznesi arasında azim bir fark vardır. Her türden mahrem alanın tahribata uğradığı zamanımızda, mahremiyetin özel, kişisel yaşamlardaki sınırsız ifşalarından çok önce metafizik düzlemde başladığı, imaj ve gösterişlerin fütursuz akılla inanç dünyasını metafizik bir yıkıma uğrattığı hususu artık fark edilmelidir. İnsanın diğer canlılar arasında akılla tefrik edilebilmesi onun mahreminin de evvel emirde akılda tezahür ve tecessüm etmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.