Makale

Ticari Hayatta GÜVEN

Ticari Hayatta
GÜVEN

Doç. Dr. Halil Altuntaş
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

İnsan, yaratılışı gereği, birilerine bel bağlama ihtiyacındadır. Toplum hâlinde yaşamasının temelinde bu gerekçe yatar. Zira güvenebilmek için güvenilecek olanla ilişki içinde olmak, bir şekilde onunla yakınlık kurmak kaçınılmazdır. Ruhî ve sosyal hayat alanlarının beslendiği temel kaynaklardan biri de güven duygusudur. Bu duygu en ulvî anlamını "Allah’a güven" ile kazanır. Yeryüzü plânına yönelik güven duygusu bu kaynaktan beslenir.
Güvenilir olmak, risalet görevinde başarılı olmanın da temel şartlan arasında yer alır. Kur’an, peygamberlerin tebliğde bulundukları topluluklara Allah’ın elçisi olduklarını kabul ettirebilmek için bu niteliklerini hep ön plâna çıkaran ifadelerini bize aktarır. (Şuara,107, 124, 143,162, 178)
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in daha gençliğinden beri güvenilir kişiliği ile dikkat çektiği İslâm tarihi kaynaklarının ortaya koyduğu bir gerçektir.(lbni Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, I, 336) Daha sonraları eşi olacak olan Hz. Hatice’nin, kendisini ticaret ortaklığına seçmesinin temel etkeni de onun güvenilirliği, dürüstlüğü olmuştur. Abdullah b. Ebi Hamsâ adlı sahabi anlatıyor: "Nebi (s.a.s.) ile, peygamberliğinden önce bir alışveriş yaptım ve bende bir miktar alacağı kaldı. Alacağını bulunduğu yere getireceğime söz verdim, ne var ki bunu unuttum. Üç gün sonra verdiğim sözü hatırladım ve oraya gittim. Bir de ne göreyim Allah Resulü orada bekliyor. Bana: "Genç adam! Bana zahmet verdin. Üç gündür burada bekliyorum, dedi." (Ebû Dâvûd, Edeb, 90, Hadis, 4996) (Hadiste geçen "üç günün çokluktan kinaye olduğunu söylemek mümkündür.) Hz. Peygamber’in -her alanda olduğu gibi- iş hayatında da son derece prensip sahibi ve o oranda uyumlu olduğunu bu tarihî örnekte açıkça görüyoruz. O, alış veriş yaptığı hiç kimsenin şikâyetine meydan vermezdi. Her zaman sözünü tutardı. Müşterilerine söz verdiği nitelikteki malı, tam zamanında teslim ederdi. "el-Emîn" (Güvenilir kişi) unvanı ile anılması anlamlıdır. Henüz çok genç yaşta iken doğru sözlü ve güvenilir bir tacir olduğu yönünde ünü yayılmıştı." (Afzalurrahman, "Siret Ansiklopedisi", II, 267)
Kur’an Hz. Peygamberi Müslümanlara bir model olarak sunmuş (Ahzab, 21) Müslümanlar da onu hayatın her alanında örnek alarak büyük İslâm medeniyetini ortaya koymuşlardır.
Zaten hayatlarında ticaretin önemli bir yer işgal ettiği Araplar, Kur’an’ın da özel teşviki ile Hz. Peygamberden sonra, bir devlet nizamına ulaşmanın da verdiği imkân ve cesaretle deniz aşırı ülkelerle ticarî ilişkilere girdiler. Müslümanların buralarda giriştikleri ticarî işlemlerde sergiledikleri dürüstlük ve güven telkin eden davranışlar, insanların dikkatlerinin Müslümanlığa yönelmesine ve kısa zamanda Müslüman olmalarına sebep olmuştur. "Eğer Araplar, ticarî amaçlarla şehirlerini terk edip, Çin, Doğu Hint Adaları, Malaya ve Filipinler gibi ülkeler gitmeselerdi, böyle çok kısa bir sürede Kuzey, Güney, Doğu ve Batıdaki uzak ülkelere yayılamazlardı." (Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, I, 291)
Kur’an, inananlarına güvenilir ve güvenen kimseler olmayı emreder, ama yine de ticarî ilişkilerde onlara "sağlamcı" olmayı önerir. Bakara sûresinin "Borçlanma ayeti" diye bilinen 282. ayetinde borçlanma işlemlerinin kayıt altına alınması üzerinde uzun uzun durulmaktadır. Ayetin, tam bir sayfalık yer tutması ve Kur’an-ı Kerim’de yer alan en uzun ayet olması oldukça dikkat çekmektedir.
Ayette, Müslümanlara, birbirlerine borçlandıkları zaman bunu yazmaları, yazan katibin âdil ve dürüst davranması, gerekiyorsa olaya şahit tutulması, borç az olsun çok olsun, üşenilmeyip yazılması öngörülmekte ve bu uygulamanın Allah katında adalete daha uygun, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşülmemesi için daha elverişli olduğu vurgulanmaktadır. Zira unutma, ölüm, hata, yanlış hatırlama gibi durumlar taraflar arasında anlaşmazlıkların çıkmasına sebep olacaktır. Ayrıca, güvene ihanet edenlerin çıkabileceği de unutulmamalıdır.
Türkçe’mizde "söz senettir" diye bir ifade vardı. "Vardı" diyorum, çünkü artık kullanımda değil. Toplumumuzda, verilen sözün, yazılı belgeye eş değer tutuluğu dönem özellikle ticarî hayat açısından tarih oldu. Esnafın önemli bir kısmının "açık hesap" çalıştığı günler geride kaldı. Ne yazık ki ülkemiz, insanları birbirine en az güvenen ülkelerin ön sıralarında yer alıyor. Sözün senet olmasını bir yana bırakalım, usulüne göre hazırlanmış senetler "iş görmez" oldu. Bir ara bağlayıcılığı ve resmî takibatı daha sağlam usullere bağlanmış olması sebebi ile "çek" oldukça revaç buldu. Ama onların karşılıksız çıkmaya başlaması işi içinden çıkılamaz hâle getirdi. Bu durum ticaret ve iş piyasasına güvensizliğin artmasına sebep oldu. Bir türlü tahsil edilemeyen alacaklar, "çek ve senet mafyası" diye bir kavramın doğmasına yol açtı.
Üzülerek ifade etmek gerekir ki, bir kısım borçların ödenememesi, maddî imkânsızılığa değil, alacaklının parası ile başka yerlere "yatırım" yapılmasına bağlı bulunmaktadır. Oysa bu "yatırım" açık bir haksızlık ve zulüm içermektedir. Peygamberimizin "Ödeme imkânı olan kimsenin borcunu savsaklaması zulümdür" (Buhârî, Havâlât, 1) şeklindeki tespitini burada hatırlatmak yerinde olacaktır.
Ne pahasına olursa olsun, kazanmak fikri bir kısım tacirler katında, hukuki ve ahlâkî birçok prensibin göz ardı edilmesine sebep olabilmektedir. İşte bu noktadan sonra, insana ve toplum düzenine saygı, kul hakkı, dürüstlük gibi temel hasletler ya doğrudan doğruya dışlanır, ya da çeşitli mazeret kılıfları devreye girer. Hırs hakim olmuş ve bir takım "duvar"lar aşılmıştır. Yalan artık kolaylıkla söylenebilmektedir. Yalan yere yemin sıradan hâle gelmiştir. Artık hedef para kazanmak değil, muhatabın parasını "kapmak"tır. Oysa Hz. Peygamber, kâmil imanın temeline, başkalarının güvenini kazanmış olma şartını koymaktadır: "Mü’-min, diğer insanların canlarını ve malları konusunda diğer insanların kendisine güvendiği kimsedir."(Tirmi-zi, İman, 12) Bu sebeple Nebevi sünnet, bir yandan "Takva sahibi, iyi ve doğru sözlü olanları hariç, tacirler kıyamet gününde günahkâr kimseler olarak haşro-lunacaklardır" (İbn-i Mâce, Ticarât, 3) uyarısında bulunurken, bir yandan da "Doğru sözlü, güvenilir Müslüman tacir kıyamet gününde şehitlerle birlikte olacaklardır" (İbn-i Mâce, Ticaret, 1) müjdesini vermektedir.
insanlar arası ilişkilerde önemli bir yer işgal eden ticarî hayat, güven duygusunun sağladığı hassas bir mekanizma ile yakından ilişkilidir. Güven duygusunun hiç yaşanmadığı bir dünya nasıl bir yer olurdu? Yapacağımız her sözleşmeye, karşı tarafın bizi fırsat buldukça aldatabileceği bir belge olarak baktığımızı düşünün. Bu takdirde yaptığımız iş, bir sözleşme düzenlemek değil, bizi asıl işimizden alıkoyacak endişelerin tohumlarını atmak olurdu. Aldatılmak endişesi ile, düşünebileceğimiz her türlü "açığı kapatmak" uğruna akıl almaz uzunluklarda sözleşme metinleri düzenlemek zorunda kalırdık. Bu durumda muhataplarımız, bizimle iş yapmak isteyen dürüst insanlardan çok, bizi aldatmaya çalışan potansiyel "hasım"lardır. İş hayatında güven duygusu olmasaydı, böyle bir ruh hâli içinde olmamız kaçınılmaz olurdu.
Özellikle iletişim teknolojisinin getirdiği kolaylıklardan ticaret hayatında da yararlanılması ihtiyacı, bu alandaki güven unsurunun önemini eskiye göre kat kat arttırmış bulunmaktadır. Zira, yüz yüze alışverişlerin yerini artık çok daha karmaşık ticarî işlemler almış bulunmaktadır. Böylesine karmaşık işlemler aracılığı ile ekonomik sermayenin işetilebilmesi noktasında insana duyulacak güven unsuru, daha belirgin ifadesi ile işin ahlâk boyutu devreye girmektedir. Toplumun tamamında ya da belli bir kesiminde güven duygusunun hakim olmasından ileri gelen bir özel yetenek ortaya çıkar. Ünlü Amerikalı bilim adamı Francis Fukuyama, "sosyal sermaye" diye nitelediği bu olgunun endüstriyel ve ekonomik faaliyetler üzerindeki etkisi hakkında şöyle demektedir:
"Sosyal sermaye toplumun yapacağı endüstriyel ekonominin doğası üzerinde belli başlı sonuçlara yol açar. Eğer bir işletmede birlikte çalışmak zorunda olan insanlar ortak ahlâkî kurala uygun olarak hareket ettiklerinden dolayı birbirlerine güven duyarlarsa işi yürütmenin maliyeti daha az olur. Böyle bir toplum, organizasyonel yenilikler getirmede daha başarılı olacaktır, çünkü yüksek güven duygusu çok daha yüksek kapsamdaki sosyal ilişki türlerinin belirlenmesine izin verecektir. Bunun tersine, birbirine güvenmeyen insanlar, en nihayetinde kendilerini yalnızca müzakereye, anlaşmaya ve dava etmeye iten bir formel kurallar ve düzenlemeler sistemi altında birbirleriyle işbirliği yapabilecekleri bir toplumda bulunacaklardır." (Fukuyama, "Güven", Ank.1988, s. 38)
Nitekim Batı ekonomisi büyüme sürecinde birçok labirentlerden geçmek zorunda kalmıştı. Gelişen şartlar, yeni konumlar getirmiş, iş sahipleri çözüm bekleyen birçok maddî ve manevî problemlerle karşı karşıya kalmıştı. "Ticarî hayat, karmaşık temsil mekanizmasına ve vaatlere güven duymayı destekleme için bir ahlâka gereksininim duyuyordu, ihtiyaç duyulan ahlâk, itimat duyma, belli bir kalite düzeyi, malları teslim etme sözü veya malları gelecekte satın alma ve malların nakledilmesi sonunda paylaşımına ilişkin anlaşmalar gibi konularda gerekliydi. Ahlâkî bir sisteme aynı zamanda ailenin dışında şirketlerin gelişmesi için gerekli kişisel sadakati temin etmek için ihtiyaç duyuluyordu. Ahlâkî sistem bunun yanı sıra, gemi kaptanlarından, uzak bölgelerde ticaret şirketleri tarafından kurulan mağazaların yöneticilerine, tacirin ortaklarına kadar uzanan bir yelpazedeki aracıların takdir hakkına duyulan güvenin haklı çıkarılması İçin gerekli idi. (Rosenberp ve Birdzeil, "How The West Crew Rich?",New York, 1986, s.114’den naklen : Fukuyama, "Güven", Çev. Ahmet Buğdaycı, Ank. 1998, s. 141)
Görüldüğü gibi, modern ticarî hayatın yararlandığı sayısız usul ve araçlar, bu alanda insan unsurunun önemini asla azaltmış değildir. Mallarını satmak isteyen tüccarın, kervancıya güvenmek zorunda olduğu dönemler yerini, uluslar arası nakliye firmalarına bel bağlandığı günlere bıraktı. Her şey eskiye göre çok farklı görünüm, boyut ve süratte gerçekleşiyor. Ama eskiden olduğu gibi bugün de işin merkezinde insan unsuru (ahlâkî boyut) yer alıyor.
Her alanda olduğu gibi, ticaret ve ekonomide de güvenin ne derece önemli bir yapı taşı olduğunu yaşayarak görüyoruz. Çok basit bir örnekle söyleyecek olursak, eve geldiğinizde, size çürük meyve verdiğini gördüğünüz manava bir daha uğramak içinizden gelmez. Aslında kaybeden siz değil, size karşı dürüst davranmayan manavdır. Kaybettiği şey ise, onun için çok şey ifade eden sizin güveniniz.
Güven duygusu çift taraflı yapıya sahiptir. Başkalarının güvenini kazanmak kadar, onlara güvenmek de önemlidir. Müşterilerinizin yahut sizinle iş birliği içinde olmasını istediğiniz kimselerin güvenine ihtiyacınız vardır. Ama sizin, müşteri ya da işbirliği kurma konumunda olduğunuz durumlarda da siz güven duymak "zorunda"sınız. Kennet J. Arrow’un da dediği gibi "Güven hiçbir şey değilse bile çok önemli pragmatik bir değerdir. Aynı zamanda son derece etkindir. Diğer insanların sözlerine belli bir ölçüde bel bağlama hissini vermek başınızı birçok dertten kurtarır. Maalesef bu çok kolay satın alınabilecek bir mal değildir." (Kennet J. Arrow, The Limit of Organisations, New York, 1974, s.231’den naklen: Fukuyama, "Güven", Çev. Ahmet Buğdaycı, Ank.1998, s.141)
Tabiî ki, aslolan samimi davranışların tabii ortamda oluşturduğu gerçek güven duygusudur. Pragmatik ortamlarda boy atan güven duygusunun taşıyıcısı -onu telkin eden amacın yani gözlenen faydanın ortadan kalkması hâlinde- ihanet görebilir. Güven duygusu, fayda ile değil, ahlâk ile besleniyorsa, gerçek amacına hizmet etmiş olur.
Anadolu asırlarca karşılıklı güvenin hava gibi solunduğu, su gibi içildiği bir coğrafya oldu. Hayata bakış ve güven duygusu noktasında geçmişimizden o kadar gerideyiz ki.
"Ağaca güvenme kurur, insana güvenme ölür" atasözümüz bizi yanıltmasın, zira burada insanı atalete düşüren, pasivize eden yersiz güven duygusundan söz ediliyor.