Makale

Ahlakın oluşumunda toplumun yeri

Ahlakın oluşumunda toplumun yeri

Prof. Dr. Muhammet Şevki Aydın
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
msaydin@diyanet.gov.tr

Ahlakın üretilmesi, kazanılması ve yaşam biçimi olarak günlük hayata yansıtılması açısından bireyin özne konumunda olması gerçeğinin altı çizilirken (bk. Aydın, Mayıs, 2012.) toplumun öneminin ıskalanmaması gerekir. Ahlak denilince, ilk akla gelen kavramlardan biri, elbette toplumdur. Ancak, ahlak-toplum ilişkisine dair yazılıp çizilenler tartışılabilir niteliktedir.
Toplum, her şeyden önce, bireyin iç dünyasında oluşan gerçek ahlakın görünürlük alanıdır. Ahlaki tutum ve davranışlar, bireyin bir başka varlıkla ve özellikle insanlarla ilişkisinde vücut bulmaktadır. Bireysel olduğu kadar toplumsal hayatın selameti de, ahlakı gerektirmektedir. Bireyi ön planda tutan Kur’an, onun başka kişilere, topluma ve insanlığa karşı ahlaki sorumluluklarının altını tekrar tekrar çizer.
Bireyde ahlakın oluşması açısından da toplumun bir rolü vardır. Ancak, meselenin bu boyutu oldukça karmaşıktır. Öncelikle hemen belirtelim ki birey, ahlakın ne olduğunu, toplumdan öğrenmektedir. Her birey, içinde yaşadığı toplumun kültürünü kazanarak toplumsallaşmaktadır. Bu kültürlenme, ahlaki değerlerin kazanılmasını da içermektedir. Toplumsal hayat olmadan birey, doğal insani yeteneklerini geliştiremediği gibi, ahlaki nitelik de kazanamamaktadır.
Çocuğun çevresinden ahlaki tutum ve davranışları öğrenmesi, tamamen taklide dayanmaktadır. İnsan, sorgulama, eleştirel değerlendirmeler yapma yeteneğini geliştiremediği sürece, kendisine toplum tarafından empoze edilen ahlakı taklit etmeyi sürdürür. Bu durumda kişi, toplumun güdümündedir; toplumun normlarını kritik etmek şöyle dursun, bunu düşünemez bile.
Aslında her toplum, kültürünü yeni nesle aktararak kendi bekasını sağlamayı düşünmektedir. Ancak bunun nasıl yapılacağı meselesi, çok yönlü felsefi analizleri gerektirmektedir. Bizim gibi toplumlar, kendi kültürünü ve bu çerçevede ahlak anlayışını yeni nesle olduğu gibi dikte etmeyi ve bunları onların hiç sorgulamadan benimsemesini arzu etmektedirler. Aile büyükleri ve okullardaki eğitimciler de kendilerini çocukların ve gençlerin aynen tekrarlamalarını, bütün taleplerini kayıtsız şartsız itaatle karşılayıp kabullenmelerini beklemektedirler. Bu tutum, başka şekilde açıklanabilse de, öncelikle mevcut ahlak anlayış ve uygulamalarının sorgulanmasından kaygılanma, onların doğruluğuna güvenmemenin işareti sayılabilir. Sorgulandığında doğruluğunun iyice açığa çıkacağından emin olunmayan bir anlayış ve uygulamayı savunmanın, özellikle Müslüman için ne anlamı olabilir?
Ortak evrensel ahlaki ilkeler olmakla birlikte bir toplumdan diğerine ahlakî anlayış/yorum ve uygulamalar değişebilmektedir. Bir toplumun, ahlak anlayış ve uygulamalarında tamamen mutlak doğruyu yakaladığı iddiası tartışılır. Hatta aynı toplumda dün için uygun görülebilen, bugün için uygun olamayabilmektedir. Toplumun her zaman doğru/iyi/güzel olanı bireyden talep edeceğini kimse garanti edememektedir. Bu bağlamda J. J. Rousseau, insan tabiatının temelde iyi olduğunu, ama sonradan toplum tarafından yoldan çıkarıldığını ileri sürmekte pek de haksız sayılmaz. Toplumlar, vahiyle bildirilen hakikatleri bile zaman içinde ters yüz edebilmişlerdir/edebilmektedirler. Her peygamber kavmi tarafından, toplumun genel ahlak anlayışına muhalif olmakla suçlanmıştır. (Zuhruf, 43/36; Maide, 5/104; Yunus, 10/78.)
Bütün bunlar, toplumun bozulmaya karşı sürekli özeleştiri yapabilmesinin önemini ortaya koymaktadır. İslam’ın “emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker” ilkesi, bu çerçevede toplumsal muhteva ve işleve sahiptir. “Bireyin topluma uyumunu sağlama” diye tanımlanan toplumsallaştırma, toplumun ürettiği kültürü bireyin körü kürüne kabullenmesini içerirse, her bakımdan olduğu gibi, ahlak açısından da yıkıma yol açar. Böylesi bir şartlandırıcı telkin, ahlakın anlaşılmasını engeller. Üzerinde düşünülüp yeniden üretilmeyen ahlakın, her şeyden önce değişebilir boyutlarının sürekli güncellenerek gelişmesi önlenir. Sonuçta ahlak diye sunulan kültür, insanların hayatını kolaylaştıran, yaşam kalitesini yükselten unsur olmaktan çıkar; hayat karartan, hayatı çekilmez kılan unsura dönüşür. Kültürün işe yaramaz hâle geldiğinin farkına varan bireyler, bunu hiç dillendirmeseler de zamanla onu terk ederler. Sözgelimi, bugün birçok dindar ebeveyn, İslam ahlakının “anne-babaya güzel muamelede bulunma/ihsan” ilkesini somutlaştırma kalıplarını güncelleyemedikleri için geçmişte kalmış davranış kalıplarını evlatlarından beklemek suretiyle hiç farkında olmadan onlara zulmedebilmektedirler. Bu zulme katlanmayı göze alamayanlar ise, ya o ahlaki kalıplara ya da tümden ahlaki ilkeye karşı çıkmaktadırlar. Bu da birinci tutum kadar bireyin ahlaken yabancılaşmasına; dolayısıyla huzursuzluğuna yol açmaktadır. Bu durumda toplum, kendi bekasını/geleceğini koruma adı altında kendini tehlikeye atmış olmaktadır.
Bu kalıplayıcı ahlak aktarımı, toplumun geleceğini tehlikeye atarken aslında bireyin varoluş sürecini dinamitlemektedir. Bu tür kültürlemeye maruz kalan bireyin düşünme, sorguluma, anlamlandırma gibi temel insani yetenekleri gelişmez, dolayısıyla o, sağlıklı bir kişilik geliştiremez; değer üretemeyeceği için de ahlaki gelişimi durur. Ahlaki yetkinliğe ulaşamayınca, kendini yönetemez, denetleyemez. Kendi olamaz, kendini gerçekleştiremez. Dışa bağımlı olması nedeniyle, kendisini kuşatan şartların güdümüne girer, şartların kumanda ettiği robota dönüşür. Kumandası el değiştirdikçe onun ahlaki gidişatı da değişir. Tam bir, “zaman sana uymazsa sen zamana uy”cudur.
Ahlakiliği bizzat birey gerçekleştireceğinden, aile ve okulun, eğittiği bireye, kendi ‘göbeğini kesme’ ve kendini erginleştirme, geliştirme imkânı sağlayan bir yaklaşımla kılavuzluk yapması gerekir. Dolayısıyla onu toplumsallaştırırken/eğitirken, kalıplayarak emirlere/kurallara körü körüne uyan bir varlığa dönüştürmemeli; tam aksine kendi ahlaki özgürlüğünü gerçekleştiren ve topluma bilinçli olarak uyum sağlayabilen birey olmasına öncülük etmelidir. Bu ise, beyin yıkama, şartlandırma biçiminde değil; eleştirel düşünme, muhakeme etme yeteneğini geliştirmekle olabilecektir.
Bu noktada mümin birey için vahiy, çok önemli bir imkândır. Yeni nesil, toplumun ahlak anlayışını vahyin rehberliğinde iyiden iyiye sorgulayarak anlamlandırmasına kılavuzluk eden bir eğitim hizmeti aldığı takdirde kendi ahlakını Müslümanca üretebilir ve ona içtenlikle sahip çıkar. Böyle aktif tutumuyla birey, toplumun ahlak anlayışının güncellenerek gelişmesine, işlevselliğini sürdürmesine de katkıda bulunur. Bu mümin birey, iyi toplumsallaşacağından, hangi topluma giderse gitsin kendi ahlak değerleri doğrultusunda tutum ve davranışlarını belirleyip herkesle sağlıklı ilişkiler kurabilir.
Öyleyse toplum, bireyin ahlaki varoluşunu vesayet altına alan, onun adına ahlakını belirleyip dikte eden kaynak olmak yerine, ahlakını üretmeye çalışan özne bireyin bilinçli olarak kendisinden yararlandığı kaynak konumunda kalmalıdır. Küreselleşmenin dayattığı açık toplumda, Müslüman birey, ancak böyle kendine, ahlakına sahip çıkacak gücü kazanabilir. (bk. Aydın, 2011.) Hz. Peygamber’in bireysel örnekliğinde de bu kalıpla(n)mama, körü körüne benimse(t)meme görülmüyor mu?
Kaynak
Aydın, Muhammet Şevki, Açık Toplumda Din Eğitimi/Yeni Paradigma İhtiyacı, Nobel Yayınları, 2011.
Aydın, Muhammet Şevki, “Ahlakın Öznesi Olarak Birey”, Diyanet Aylık Dergi, Mayıs, 2012.)