Makale

25 yaşında Müslüman olan din dersi öğretmeni John

25 yaşında Müslüman olan din dersi öğretmeni John

Prof. Dr. Ali Köse
Marmara Üniv. İlahiyat Fak.

Presbyterian mezhebine mensup bir anne ile Anglikan bir babanın çocuğu olarak dünyaya geldim. Ailemin dinle bağlantısı fazla kuvvetli değildi. Ama gitmek istemediğim hâlde 7-8 yaşlarında beni bazen kilise ayinlerine götürürlerdi. Daha o günlerde kilisede bir iki yüzlülük seziyordum. Çünkü bir taraftan papaz pazar gününün dinlenme günü (sabbath) olduğunu söylüyor, diğer taraftan da ailem beni zorla Pazar Okulu’na (kilisede Hristiyanlığın öğretildiği hafta sonu kursları) gönderiyordu.
Hiçbir zaman inancımdan, Tanrı’nın varlığından şüphe etmedim, ama inancın etrafında bizim şekillendirdiğimiz dini sorguladım. İslam hakkında bildiklerim onun sapık bir din olduğu, Muhammed’in Kur’an’ı Yahudilerden aldığı hikâyeleri toplayarak yazdığı idi. Zaten İslam yerine daha çok “Muhammedanizm” kelimesini kullanıyorduk.
Ben 11 yaşındayken annemle babam ayrıldılar ve ben annemin yanında kaldım, 14 yaşındayken annem öldü. Tekrar babamın yanına döndüm. Dine daha fazla önem vermeye başlamıştım. Hayatıma bir yön vermek istiyordum. Henüz 15 yaşındayken din adamı olmaya ve Tanrı’nın gösterdiği yolda gitmeye karar verdim. Kiliseye kaydoldum, bir misyoner kuruluşunda gönüllü olarak bir yıl çalıştım. Bu benim için önemli bir tecrübe idi. Daha sonra ilahiyat fakültesine girdim. Papaz veya din dersi öğretmeni olmak istiyordum. Bu arada dürüst olacağıma dair Tanrı’ya söz vermiştim. Çünkü din adamı olmak bir nevi çobanlıktı. Sadece kendinizin değil, diğer insanların sorumluluğu da üzerinizde olacaktı. Mezun olduktan sonra öğretmen oldum. Kilise ile bağlarım gayet iyiydi. Hatta tatillerde manastırda kalıyordum.
Üniversitedeyken Yunanca İnciller’i okumayı öğrenmiştim. Bu benim için bir avantajdı. Çünkü ne zaman elime bir İncil alsam farklı nüshalarla karşılaşıyordum. Bir şey fark etmiştim, ama bunun kıymetini o zaman anlayamamıştım. Eski İnciller’e gidildikçe, gittikçe artan bir saflık, bir yalınlık söz konusu idi. Günümüze doğru geldikçe bir şeylerin ilave edilme veya çıkarılma oranı artıyordu. Belli bir süre sonra bu gerçek benim için çok önemli hâle gelecekti.
Öğretmenliğimin ilk yıllarıydı. Yeni bir eğitim dönemi başlamış ve üniversite imtihanına hazırlanan öğrencilerin din dersinde okuyacağı bölümler öğretmenlere paylaştırılmış, bana da Luka İncili ile İslam düşmüştü. Üniversitede iken İslam’la ilgili bir ders görmemiştim. Dolayısıyla İslam’ı öğretmek için hiçbir hazırlığım yoktu. Zaman kazanmak ve bu arada İslam’ı biraz öğrenmek için Luka İncili üzerine dersler yaptım. Çünkü bir öğretmen olarak dürüst davranmalı, önce kendim öğrenmeliydim. Luka İncili ile ilgili de fazla malzeme olmadığından bazı dokümanlar hazırladım ve kendi bilgilerim dâhilinde Luka’ya bir şerh yazdım. Objektif olmaya gayret ederek yoğun bir araştırma yaptım. İncillerin ne söylediklerini anlamaya çalışırken belirli bir görüş açısına saplanıp kalmadım. Birçok farklı kaynağa, şerhlere ve tenkitlere baktım. Diğer İnciller’le karşılaştırdım. İsa’nın doğumu ve çocukluğu ile ilgili Luka İncili’ndeki rivayetleri, Markos İncili’ndekilere göre biraz zayıf buldum. İsa’nın öğretileri harikaydı, manevi duyguları okşuyor ve insana güç veriyordu. Ama çarmıha gerilmesi ile ilgili hikâyelere gelince İnciller, özellikle Luka İncili, metin olarak yetersiz görünüyordu. Mesela evharistiya ayini ile ilgili olarak Pavlus’un yazdığı ifadeler İnciller’den daha önce yazılmıştı ve bunlar İnciller’e aynen geçmişti. Yani ifadeler Pavlus’tan alınmıştı. Aslında İsa’nın ölümü ile ilgili olarak onun kendisini insanlık adına feda etmesi anlamında hiçbir şey yoktu. Tüm bunları Pavlus yazmıştı ve bunlar zannımca Luka’nın yazdıkları arasına sokuşturulmuştu. Neticede metinden kaynaklanan tüm bu hataları değerlendirdiğimde İsa’nın çarmıha gerilmediği ve onun Tanrı olmadığı ortaya çıkıyordu. (İslam’ın bu konuda ne dediğini hâlâ bilmiyordum). İsa’nın “Tanrı’nın kelamı (vahyi)” olduğunu, Tanrı olmadığını bulmuştum. Hâlbuki ben “kelam”ın İsa olduğuna, dolayısıyla “kelam”ın Tanrı olduğuna inandırılmıştım. Fakat bunu ispatlamak için yeterli delil bulamıyordum. Dolayısıyla iki temel sonuca varmıştım: İsa’nın ilahî bir mahiyeti yoktu ve o çarmıha gerilmemişti.
Tüm bunlar beni hâlâ etkilememişti. İnancım sarsılmamıştı. Çünkü eğer Hristiyan geleneğinde yetişmişseniz, hiçbir alternatifiniz yoktur. İncil’i okuduğunuzda bazı şeyler size tuhaf gelebilir, ama her şeyi sembolik olarak algılamaya alıştırıldığınız için yolunuza devam edersiniz. İncil’deki her şeyi çürütebilirsiniz, ama buna rağmen kalbinizde inancın ve Tanrı’nın gerçek olduğuna inanmanız gerektiği size sürekli empoze edilmiştir. İncil’i anlayabilmenin tek yolunun onu peşinen kabul etmek olduğu, onun ancak sembolik olarak anlaşılabileceği teziyle beyniniz yıkanmıştır.
Daha sonra dersin İslam’la ilgili bölümünü hazırlamak için bir Kur’an tercümesi aldım. Öncelikle İsa ile ilgili ayetleri görmek istedim. Okuduklarım beni şok etti. Bu ayetler İsa’nın “Allah’ın kelamı” olduğunu, onun ilahî mahiyetinin bulunmadığını söylüyordu. Kendi kendime düşünmeye başladım. Çok ilginçti. Benim Luka İncili’nden yola çıkarak bulduğum şeyleri bu kitap da söylüyordu. Muhammed Kur’an’ın yazarı olsaydı, bunu nasıl bilebilirdi? Bugün ben biliyorum, çünkü eski kaynaklara ulaşma imkânım var, oysa o bu imkândan mahrumdu. Üstelik Muhammed okuma yazma da bilmiyordu.
Luka İncili’ne yazdığım gibi Kur’an’a da bir yorum yazmaya karar verdim. Kur’an’a meydan okuyacaktım. Zaten Kur’an meydan okumaya çağırıyor, “Samimiyseniz bunun bir benzerini de siz yapın!” diyordu. Büyük bir dikkatle Kur’an’ı baştan sona okudum. Birkaç sayfa yorum da yazdım, fakat beceremedim (bu sayfaları hâlâ saklıyorum, ama onları bugüne kadar kimseye göstermedim: çünkü utanılacak, tutarsız yorumlarla dolu). Bu arada fark ettiğim bir şey oldu. Kur’an’da bir problemle karşılaştığınız zaman daha sonra onun karşılığını buluyordunuz. Fakat aynı tekniği Luka İncili’ne yorum yazarken kullandığımda, yani bir problemle karşılaşıp onun cevabını aradığımda, daha başka problemlerle karşılaşıyordum. Kur’an üzerinde daha fazla çalıştıkça sıradan bir metinle değil, ilahî bir kitapla karşı karşıya olduğumu, onun Tanrı kelamı olduğunu anladım. Bana düşen artık ona inanmaktan başka bir şey değildi. Hiçbir Müslümanla tanışmadım, sadece Kur’an’ı okuyarak Müslüman olmuştum.