Makale

Edep onun hayat tarzıydı... SANATKÂR VE HEKİM PROF. DR. A. SÜHEYL ÜNVER (17 Şubat 1898-14 Şubat 1986)

Edep onun hayat tarzıydı...
SANATKÂR VE HEKİM
PROF. DR. A. SÜHEYL ÜNVER
(17 Şubat 1898-14 Şubat 1986)

Prof. Dr. Semavi Eyice

Türk sanat
tarihinin her dalı, her unutulmakta olan konusu üzerinde şevk ve gayretle çalışan Süheyl Ünver, aynı zamanda ölmekte olan Türk tezhip sanatını da yaşatmanın gayreti içindeydi.

Rumeli’nden İstanbul’a göç eden ve Haseki semtine yerleşen bir Türk ailesinin çocuğu olan Süheyl Ünver’i 1943 yılında tanıdım. Eski eserlere ve tarihe meraklı bir genç olarak beni ilgilendiren yayınların bir listesini çıkarıp, bunları peyderpey edinmek üzere siparişler veriyordum. Prof. Süheyl Ünver’in çok sayıdaki ayrı basımlarının bir kısmını elde etmek için bir listeyi Bayezid’da kitapçı Nişanyan’a vermiştim. Bir süre sonra durumu öğrenmek üzere bu kitapçının dükkanına uğradığımda ayrı basımları Süheyl Bey’den alamadığını, bunları kim istiyorsa kendisine başvurmasını çünkü onun bunları parayla vereceğini düşündüğünü, bu yüzden isteklinin bizzat gelip almasını tercih ettiğini bildirdiğini söyledi. Süheyl Bey’in o tarihlerde İstanbul Üniversitesi Merkez binasının en alt katındaki Enstitüsüne gittim. İstediğim ayrı basımlardan bana birer nüsha verirken bir sohbetimiz oldu ve tanışmamızda böyle başladı. O tarihten sonra vakit buldukça, Tıp Tarihi Enstitüsü’ne uğrar Süheyl Ünver hocayla beraber çıkar, köprüye iner, Kadıköy’e giden vapurla seyahat ettikten sonra Mühürdar’daki evine kadar arkadaşlık ederdim. Bazı akşamlar ise Sultanahmet ile Sultan Mahmut Türbesi arasında Divan Yolu Caddesinin kenarındaki muayenehanesine uğrar ve yine oradan beraberce evlerimize dönerdik.

Ünver hocanın bir özelliği de Kadıköy vapurunda daima alt salona inmesi, burada yan kanepelerden en arkalarda bir yere oturması ve kucağına koyduğu küçük çantasının üzerinde, ufak kağıtlara çalıştığı bir konuya dair yol müddetince notlar yazması idi. Hoca’nın bir özelliği de gençliğinden beri sevdiği ve uğraştığı bir dal olan sanatla zamanını değerlendirmesi idi. Bu sanat merakı onu bazı eski hat, tezhip ve resim üstadları ile tanışmasına ve onlardan feyiz almasına yol açmıştı. Bu merakı o kadar ileriydi ki, çok iyi yetiştiği ve Fransa’da ünlü bir uzmanın yanında stajyerlik yapmasına rağmen hekimlik tarafını bir tarafa itmesine yol açmıştı. Kendisi gibi doktor olan

Rıfat Osman Bey ve Üsküdarlı Ressam Hoca Ali Rıza Bey onun yakınları olmuştu. Bir taraftan eski İstanbul’un mahallelerini, sokaklarını, tarihî binalarını tasvir eden resimler yaparken, bir taraftan da çeşitli konularda irili ufaklı yazılar yazıyor ve bunları yayınlıyordu. Nitekim ondan başka kimsenin düşünmediği ve bugün artık ölen bir sanat olan mahya ve mahyacılık hakkındaki çalışması, sanırım bu konuda yapılmış tek araştırmadır.

Kendisi İstanbul Üniversitesi’nde Tıp Tarihi Enstitüsü’nü kurmuş ve uzun yıllar tıp tarihi ve deontoloji derslerini vermiştir. Deontoloji, hastaya hekimin psikolojik bakımdan nasıl yaklaşmasını öğreten bilim dalıdır. İnceliği, zarafeti ve efendiliği ile bu derse Süheyl Ünver hocadan daha uygun olanı da düşünülemezdi. Son derece de düzenli bir hayatı olan ve bu düzeni gerek kurduğu Enstitüde gerek evinde ve özel arşivinde sürdüren Ünver, efendilik ve zarafetini hiçbir zaman bozmadı. Bir ara ismini pek açıklamayan bir kişi küçük bir dergide, ona çok çirkin bir surette saldıran bir makale yayınladı. Bu yazının başlığı, “İlim Ahlâkı Nerdesin” idi. Bir sayı sonra Ünver ona gayet nazik ve edepli bir şekilde aynı dergide, “Tenkit Ahlâkı Neredesin” başlığı altında bir cevap verdi. Türk sanat tarihinin her dalı, her unutulmakta olan konusu üzerinde şevk ve gayretle çalışan Süheyl Ünver, aynı zamanda ölmekte olan Türk tezhip sanatını da yaşatmanın gayreti içindeydi. Yakın dostu rahmetli Tahsin Öz, Topkapı Sarayı Müzesi’nde müdür olduğu yıllarda, onun bu yoldaki çalışmaları için bir yer tahsis etmişti. Ünver burada genellikle büyük çoğunluğu genç kızlar olan öğrencilerine, haftada bir gün tezhip çalışmaları yaptırırdı.

Böylece bu eski Türk sanatının hiç değilse yeni kuşaklarda bir dereceye kadar yaşatılmasını sağladı.

Zarif ve nüktedan konuşmaları ile eski Türk terbiyesinin temsilcisi olduğunu her vakit belli eden Süheyl Hoca’nın, bazen çirkin ölçülere varan polemiklerden daima kaçındığı görülürdü. Bir vakitler bazı eski eserlerin hazır yontulmuş taşlarından faydalanmak için, tarihî eserlerin yıktırıldıkları görülüyordu. Bu sıralarda meydanın intizam ve düzenini bozuyor(!) iddiası ve gerekçesi ile Yeni Cami’nin altında kemer olan Hümayun Kasrı’nın yıktırılması konuşuldu. Bazı ileri gelenlerin ciddiyetle savundukları bu akıl almaz durum karşısında karar vermek üzere kurulan komisyonda Süheyl Ünver Hoca da bulunuyordu. Heyet Yeni Cami’nin önüne gitmiş hararetli konuşmaları sessizce dinlemiş, epey lehte ve aleyhte sözler söylendikten sonra her zamanki sakin edası ile tek bir cümle söylemiştir ve demiştir ki, “Cami’yi yıkalım.” Etrafındakiler bu söz karşısında hayretle aman nasıl olur diye cevapladıklarında, o gene sakin edasını bozmaksızın:

“Daha fazla taş çıkar” demiştir. E. Dietz’e karşı İstanbul basınında yaratılan polemikte, bazılarının terbiye sınırlarını çok aşan çirkin iddialarına karşı Ünver Hoca düşüncelerini ilmî ve edebî sınırlar içinde kalan ölçülerde açıkladı. Edep onun hayat tarzıydı.

Süheyl Ünver Hoca, Türkiye’nin belli başlı tarihçilerini bir araya getiren Tarih Kurumu’nun da üyesi olmuştu. Her yıl yapılan genel kurul toplantılarına muhakkak katılırdı. Son yıllarda artık yaşlandığı için muhakkak yanında bir refakatçı ile ve daima trenle Ankara’ya geliyordu. Son gelişlerinin birinde trenden koluna girerek indirildiğinde “ne yapalım artık biz vesayet altında yaşamaya mecburuz” diyordu.

Süheyl Ünver Hoca, 90 yaşına yaklaştığı bir sırada aramızdan ayrıldı. Resimleri bilhassa İstanbul’un yok olan bir hatırasını yaşatmaya yardımcı olurken, Türk sanat ve tarihine dair yazdığı yüzlerce makale ve kitap kültür tarihimize yardımcı oldu. Ve Ünver’in ününü de yaşatacak olan bu yayınlarıdır. İstanbul Belediyesi 1996 yılında bastığı Ünver’in resimlerini bir araya getirdiği üç ayrı kitapta derlemek suretiyle tanıtırken, kadirşinas kızı Gülbün Mesara, Aykut Kazancıgil ve Ahmed Güner Sayar’ın katkılarıyla 1998 yılında yayınladığı indexle beraber 471 sayfalık bir cilt içinde babasının bütün yazılarının açıklamalı bir bibliyografyasını meydana getirdiler. Kendisini sanat ve tarih araştırmalarına vakfetmiş bir insanın, memleket kültürüne ne hizmette bulunduğu bu kitap ile açıkça ortaya konmuştur.

Memleket kültürüne bu kadar hizmet etmiş bir kişinin hatırasını yâd etme maksadımız, sadece hissiyatımızı ortaya koymak değil, merak uyandırarak, bir bilim adamının kültür ve sanatımıza hizmete adanmışlığının, zarafetinin ve edebinin örnek edinilmesine yol açmaktır.