Makale

Prof.Dr. Hayrettin Karaman ile “Temiz Hayat, Temiz Toplum” üzerine söyleşi

Prof.Dr. Hayrettin Karaman ile
“Temiz Hayat, Temiz Toplum” üzerine söyleşi

Ayfer Balaban

Temiz bireyin yetiştiği çekirdek, temiz toplumun da çekirdeği olan ailedir. Onun için de dinimiz, malumunuz iyi insanın, temiz insanın yetiştirilmesi için ana- babadan başlamak suretiyle vazifeler veriyor.

Sayın Hocam! ‘Dünya hızla kirleniyor…’ gibi, yakın-maların, şikâyetlerin öte-sine geçmeyen ifadelerle günümüzde sıkça karşılaşıyoruz. Kirlenen dünyamız nasıl temizlenecek ya da daha temiz ve yaşanabilir bir hayat/dünya nasıl mümkün olabilecek?

İnsan maddî olarak da manevî olarak da kirlenebilir. Dünya da insan eliyle kirlenir, insanın temizlemesiyle temizlenir. Müminin miracı, en büyük ibadeti olan namazın dışında ve içinde bazı şartlar vardır. Cenab-ı Allah, mümin kulunun, huzura çıkarken esasen mümin her an Allah’ın huzurunda bulunduğunu; Allah’ın her an hazır ve nazır olduğunu bilmek durumundadır ve namaz da farklı bir huzurdur, madden ve manen temiz ve arınmış olmasını istiyor. Malum, namazın dışındaki şartlardan ikisi; hadesten taharet ve necasetten taharettir. Biz bunları maddî ve manevî kirlerden arınmanın sembolü olarak anlayabiliriz. Zaten necasetten taharet; adından da anlaşılacağı gibi, maddi kirlerden temizlenmektir. Hades kavramına gelince; doğrusu hadeste öyle elle tutulur, gözle görülür bir kirlilik yoktur. O halde bunu da manevî temizliğin sembolü olarak kabul edebiliriz. Hatta bu manevî temizliğe ahlâkî kelimesini dahil edebiliriz.

Namazla Allah’ın huzuruna çıkarken nasıl madden ve manen arınmış olmak gerekiyorsa, o büyük günde, Allah’ın huzuruna varırken de aynı şekilde arınmış olmak gerekiyor. Kur’an-ı Kerim’de insanların; “Ya Rabbi bize bir kere daha hayat takdir eyle, dönelim, iman edelim, salih amellerde bulunalım” diyeceklerine, buna mukabil Rabbimizin; “Ben size peygamberler göndermedim mi? Bu hayattan sonra bir daha dünyaya döndürülmeyeceğinizi söylemedim mi? Uyarmadım mı?” ikazıyla karşılaşacaklarına dair pek çok ayet vardır. Arınma bu dünyada başarılamazsa, bunun telâfisi için insana ikinci bir dünya hayatı verilmeyecektir.


Arınma, nefsin tezkiye edilmesiyle mümkündür. Cenab-ı Allah, Şems sûresi 7-10. ayetlerde; “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp

kirleten kimse de ziyana uğramıştır” buyuruyor. İnsan nefsini tezkiye etmezse/edemezse, nefsin kirlenmişliği, nefsin emmareliğiyle Cenab-ı Hakk’ın rızasının hilâfına olarak arzu, heva ve heveslerin, selim olmayan zevklerin, dünyanın aldatıcı ziynetlerinin peşine düşerse, hatta daha da ileri giderek Rabbini unutursa kaybedenlerden olur.

Nefis tezkiye/terbiye edilip eğitimden geçirilmediğinde insanın imanı kemâle ve yakîne ermez; ibadetlerde ihlâs tam olarak gerçekleşmez. Orada daima ötekinin bir nasibi olur. Ötekinin nasibinin olmasından kastettiğim; Allah’tan gayrisinin nasibinin olması, masivanın ibadet ve taatımıza karışmasıdır ki, bunlardan kurtulmak için ciddi çaba harcamak gerekir.

Temiz bir dünya, temiz toplum, temiz fertlerden oluştuğuna / oluşacağına göre, her şeyden evvel insanı fert olarak ele almak gerekiyor herhalde?

Dinin de muhatabı fert olarak insan değil midir? Dinin mantığı içinde temiz topluma, temiz bir dünyaya, içi–dışı temiz, kötülüklerden arınmış, helali-haramı gözeten, ahlâken gelişmiş fertlerle kavuşulur. Cemiyet olarak insanın muhatap alınması bile insan cemiyetsiz olamayacağı içindir. Ferdin topluma yönelik vazifeleri olduğu gibi, dinin de topluma yönelik tavzifleri, vecibeleri vardır. İnsanın topluma yönelik mükellefiyetleri bile, insanın kemâle ermesi içindir.

İnsanın hayat yolculuğu bir kemâl yolculuğu olmalıdır şüphesiz. Ancak insan-ı kâmil tanımının zihinlerdeki karşılığı çok yüksek. Hedeflenebilirlik, erişilebilirlik açısından buna; has kul/halis insan olmak diyebilir miyiz?

İnsan-ı kâmil olmak, erişilemez bir nokta, bir hedef değildir, tam anlamıyla has kulluğa/halis kulluğa yönelmektir. Kâmil insan, has kulluğu gerçekleştiren insan demektir. Has kul/halis kul olmanın mükellefiyetleri insanın taşıyabileceğinden fazla değildir.

Bugünün dünyasında temiz insan, nasıl bir dil, nasıl bir üslûpla yetiştirilebilir?
Temiz bireyin yetiştiği çekirdek, temiz toplumun da çekirdeği olan ailedir. Onun için de dinimiz, malumunuz iyi insanın, temiz insanın yetiştirilmesi için ana- babadan başlamak suretiyle vazifeler veriyor. İnsana terbiye lâzım, eğitim lâzım, irşad lazım. Ancak iyi yetişmiş ana-babalar iyi insanlar yetiştirmeye muvaffak olabilirler. Ana-babalar kendilerini edeplendirmeden, eğitmeden, çocuklarını nasıl eğitebilirler?

Peygamberimizde öyle bir ölçü var ki, hem de ne ölçü! Efendimizin vazifelerinden biri; ümmetini eğitmek, terbiye etmekti. O, tebliğ ediyor, uyguluyor, uygulatıyor, sonra murakabe ediyor, yani denetliyordu. Tashih gerektiğinde, -tashihin de ölçüleri var- yapayım derken yıkmıyor, kırmıyor, incitmiyor, uzaklaştırmıyordu. Fertten ferde değişen bir yöntemle, dille, üslûpla insanları eğitiyordu. Farz ibadetlerin dışında, insanların manevî eğitimi için onlara verdiği manevî vazifelerde bile farklılıklar vardı. Kimisine namaz, kimisine oruç, kimisine ana-babasına hizmet, kimisine tasadduk, kimisine eğitim-öğretimle meşgul olmayı tavsiye ediyordu. Dikkat edilirse, bütün bunların aynı zamanda ferde göre, ferde özel eğitim araçları olduğu fark edilir.

Çocuklarını iyi bir İslâm insanı, iyi Müslüman yetirtirmek isteyen, fakat pek büyük müşküllerle karşılaştığını söyleyenlere cevabım; çocuğu geleceğe ertelemeyin, eğitime zamanında başlayın ve hiçbir şeyi tesadüfe bırakmayın. Ana-baba olarak yükümlülüklerinizi başkalarına tevdi etmeyin.

1961-63 yılları arasında İstanbul merkez vaizliği yaptım. Bir gün, vaazdan sonra bir beyefendi yanıma yaklaştı; üniversite mezunu iki kızı olduğunu, namaz kılmalarını istediği halde kızlarının namaz kılmadığını, ne yapması gerektiğini sordu. Ona; ‘keşke bu konuşmayı onlar henüz çocukken yapabilseydik’ dedim. Eğitime zamanında başlanmazsa, tesadüfe bırakılırsa istenmeyen durumlarla karşılaşılabilir, hele ileri yaşlarda bunların telâfisi çok da kolay olmayabilir. Tesadüfe bırakılmamalı derken de kastettiğim; eğer iyi bir İslâm insanı yetiştirmek isteniyorsa, bunu erbabına sorarak plânlamalı, programlamalı, çocuğa göre bir yöntem edinmeli ve bu yöntem uygulanmalıdır. İyi insan/temiz insan olmanın bilgisine, iyi hayat düşüncelerine sahip her bilen, ahlâkî özne olamıyor maalesef. Bu bilginin iradî bir tavırla eyleme dönüşebilmesi için çocukluktan itibaren kalbin eğitiminin de ihmal edilmemesi önem taşıyor olsa gerek?

Bilgi, doğru bir duygu eğitimiyle birlikte temiz paylaşımlar, temiz münasebetler ve temiz bir hayat sağlar. Kalbi ihmal edilenin vicdanı gelişir mi? Vicdanı gelişmeyen insanda, bilgi tehlikeli bir güçtür ki, bu gücün tarihte ve günümüzde masum hayatları nasıl kararttığı malum. Bu işaret ettiğiniz çok önemli bir husus. Temiz bir hayat için insana iman, arı-duru bilgi gerekir. Bu bilginin hayat tarzına dönüşmesi için sevgi gerekir, aşk gerekir. Bunu, kalbi ihmal ederek nasıl başarırsınız?

Elbette, harama-helâle iman edilmezse, haramın helâlin bilgisi verilmezse, başka kavramlar devreye girer. Kazan kazan hırsı insana hâkim olur. Kalbî hassasiyetler ölür. Merhamet sıyrılır insandan. İnsan bir tek hedef edinir; azamî kazanç. Bunun için de bütün yollar meşru görülebilir. Kul hakkının hesabı yapılmaz olur. Çevreye ne kadar zarar verildiği üzerinde pek düşünülmez; dünya sorumsuzca tahrip edilir. Ölçü ve tartıda aldatmalar-aldanmalar yaşanır. Çürük ve eksik malzemeyle dikilen binaların altında ‘ya bir can kalırsa’ diye düşünülmez olur... Bunlar toplum hayatını kirleten faaliyetlerdendir. Köşe dönmecilik marifet olduğunda, nasıllığına bakmadan köşe dönenler itibar gördüğünde, yükselen değerler(!) de buna yardım ettiğinde, toplumsal kirlenme önüne geçilemez bir hal alıverir Allah korusun.

Böyleleri için dünyada her şey güllük-gülistanlıkmış gibi seyredebilir, ama işin en önemli boyutu; hesap ve ahiret yönü var, aldanmamalı. Bunların, bu dünyadaki parıltılı hayatları, ‘yaptıkları yanlarına kâr kaldı’ olarak anlaşılmamalı. Herkes yaptığı ne ise onun karşılığını elbette görür.

Hocam, aldanışlar neyin amaç, neyin araç olduğunun şuuruna varamamakla da alâkalı değil mi?

Mümin, hayatını Allah’ın ölçüleriyle kıymetlendirir. Allah’ın hazır ve nazır olduğu, yapıp- etmelerin kaydedildiği, hesabının sorulacağı inancı ve bilincinde olan bir Müslüman, yanılır-şaşırır da bir hata ederse, nedamet duyar, tövbe eder. Hak sahiplerinin haklarını iade için gerekeni yapar. Allah Teâlâ’nın verdiği ömür, O’nun rızasına ermek içindir. Fakat bu ömrün tamamı bir zinet, bir aldatıcı oyalanmadan ibaret şu fani dünya için sarf edilirse, madden daha müreffeh ve daha itibarlı bir hayat için ubudiyet unutulursa, bu gerçekten büyük bir aldanıştır. Ebedî saadetten mahrumiyettir.

En önemli hayat düsturumuz O’nun rızası olmalıdır. Bunun için de araç-amaç ilişkisinde hata edilmemelidir. İslâm insanı, ömrünün tamamında asıl hedefini Allah’ın rızası olarak belirler ve bu rızayı hayata yansıtmayı şiar edinir.

Efendim, temiz toplum için temiz hayattan bahsediyoruz, ancak zaman zaman ‘hayat benim hayatım, dilediğimce yaşarım’ gibi ucu açık sözlere de tanık oluyoruz.

‘Hayat benim hayatım, dilediğimce yaşarım’ gibi sözde bireysel özgürlük adına dillendirilen bu ve benzeri ifadeler, nereden gelir, nereye gider düşünülmez mi? Bir kere bu özgürlük değildir. ‘Benim hayatım, dilediğimce yaşarım’ denilen hayat temiz yaşanmadığında, bu hayatın kirleri toplum hayatına akmakta ve zarar vermektedir. Topluma, bütünüyle evrene dair hepimizin mesuliyetleri var. Bilenler ve mesuller ‘emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker’ yapmalıdır. Bilmeyenler yapmasınlar. Müminler, dinî-millî ve manevî değerler, evrensel değerler bakımından, hiç değilse birbirlerine, imkân bulabiliyorlarsa ötekine göz-kulak olmalı, el uzatmalı; hataları tashih etmede elden geleni esirgememelidir. Tashihin ölçüsü de nebevî ölçüdür: Kırmadan, incitmeden, sevgiyle, kolaylaştırarak, müjdeleyerek, nefret ettirmeden, yani en güzel yolla.