Makale

İnsan Hâli

İnsan Hâli

Söz insandan açılınca, kelimeler çoğu zaman yetersiz kalıyor. Kelimelerle kendisini ifade edemeyen insan, kimi zaman müziğin ritmiyle anlatmak ister kendini ve bütün anlaşılmaz anlamlarını müziğin tınısına yükler, kimi zaman da bir tebessüm, bir gözyaşıyla varlığını var eder.
İnsan, çok girift bir varlık. İniş çıkışlarının hesabı yapılamamış bir varlık. Gülerken ağlayan, ağlarken gülen bir varlık. Kimi zaman çok katı, kimi zaman çok zarif ve yumuşak… Öyle ki, sanki insan, evrenin bütün yükünü sırtında taşıyan bir hamal, bazen de gökte uçan ve hatta gök kubbenin çatısında olduğunu sanan, her şey bana, benim için diyen ve her şeyi kendine hizmet ettiren zorba bir varlık. Çelişkilerin, zıtların, aynileşmelerin kabiliyetini kendinde taşıyan tek varlık galiba insandır.
Her şeyle kavgalı, çelişkili, kendisiyle bile savaş halinde olan insan iken yine her şeyle özdeşleşen, her şeyi kendisi ve kendisi gibi gören de yine insandır. Bu varlık ve varoluş kapsamı geniş olan varlık, varlık ve varoluşunun genişliği kadar da zevklere, sevinçlere, hüzünlere, kahredişlere de sahip bir varlıktır.
Evrende insan kadar büyük, insan kadar karmaşık bir varlık yok iken, insan kadar yalnız, insan kadar gariban bir varlık da yok. Yine insan kadar cebbar, insan kadar merhamet sahibi bir varlık da yok bu âlemde… Her varlıktan varlıklı ve büyük varlık mahiyetine ve varoluş olgusuna sahip olan insan, aynı zamanda insan teki olarak da bütün insanlardan farklı bir varlık ve varoluş şuuruna sahip bir varlıktır. Nereden bakılırsa bakılsın bütün bir evrenle varlık olarak özdeş yine bütün bir evrenden farklı ve yüce bir varlık olarak var olan tek varlık insandır.
İnsanın varlığı büyük ve varoluşu da çok kapsamlı olunca, insanın ihtiyaçları da o nispette büyük ve kapsayıcı olmaktadır. Bütün bir evren, insanın arzularını karşılayamaz halde iken, bir son nefesle insan, bir avuç toprağa bile sahip olamaz acziyetler içinde ebedi suskunluğa düşmekte. Anlaşılıyor ki insan, hem çok yüce ve hem de çok aciz ve yalnız bir varlık.
İnsan bu büyük çelişkilerin arasında kendisine rehberlik edecek bir yol göstericiye sahip olmadıkça, karanlıkta, bilinmezler coğrafyasında gezen bir yalnız yabancı gibi düşüp kalkarak yol alamaz bir durumdadır. Fırtınalı havada çakıp sönen şimşek aydınlığında yürümek ne kadar güvenli olabilir?
İnsan varlığının arzu ve isteklerinin büyüklüğü karşısında, kendisinin varoluşunun yetersiz kabiliyetlerinden dolayı, ya harama, haksızlığa, hukuksuzluğa başvurarak tatminsiz nefsini tatmine çalışır. Ya da aklını ve irfanını kullanarak arzusuna göre değil ihtiyacına göre nefsini kontrol altına alarak varlığını teskine çalışır.
İnsan; büyük varlığını ve bu varlığının emellerini bu dünyada varlık olarak, kendisine denk bir varlık bulunmaması nedeniyle asla tam tatmin edememektedir. Her şeye sahip olsa bile, ölüme ve ölüm korkusuna karşı kendisini emniyete alacak bir imkâna sahip bulunmadığından hep mutsuz ve ümitsiz olacaktır. Mademki bu âlemde insana denk bir varlık yok, o zaman bu dünyada insanı tam manasıyla anlayacak bir varlık da yok demektir.
Büyük aşkların sebebi, insandaki yüce ve büyük sevme arzusunun tatmini için başvurulan çarelerdir. Ve fakat hiçbir insan; büyük aşkının vuslatıyla sevmenin tatminine, bu dünyada ulaşmış değildir. Çünkü aşk, insanın varlık doğasında olan ilahî muhabbetin tecellisinin karşılığını bulma arayışıdır. İnsandaki sevme gücü, sonsuz bir varlığa karşı muhabbete dönüşmedikçe, dünyevi vuslatların hiçbirisi insanı tatmin edecek güç ve kudrete ulaşamıyor. Soyut sevmede durum böyle iken, somut ve sınırlı varlıklara sahip olmakla insanların tatminini beklemek ise saflıktır.
“Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dil-ber Nedim
Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana” Nedîm
(Yok bu şehirde senin anlattığın güzel Nedim,
Bir peri güzel görünmüş, bir hayal olmuş sana)
Yukarıdaki gerçekler bağlamında insan; hem mülkiyette ve hem de muhabbette, bu dünyada, bu dünyanın bir gereği olarak, küçük olanla yetinmeli ve onunla nefsini iki cihetten tatmin etmelidir. Yani hem zahiri isteklerini ve hem de batıni isteklerini bu sınırlı dünyada sınırlı tutmak zorundadır. Aksi hâlde, sürekli bir tatminsiz, bir hâlden başka bir tatminsiz hâle evrilip son nefesini verinceye kadar beyhude dünya için beyhude bir ömür tüketmiş kimse olur.
İnsanın insana veya insanın tabiatına ve nefsani isteklerine uygun yaşayabilmesi, çoğu zaman ve insanların çoğu tarafından başarılabilmiş bir durum değildir. İşte bu sebeple Allah; peygamberler ve kitaplar göndererek biz yaratıklarına, yaratılışlarına uygun, tatmin olucu ve teskin edici hayat yaşamamızın imkân ve ilmini sunmaktadır. İlim vahiy, bu ilmin bu âlemde yaşanabilir imkânı ise peygamberlerin örnekliğiyledir. Peygamberin hayatına benzer ve ilahî bilgiye uygun bir hayat yaşamak elbette zordur. Önce bilmek, sonra o bilmeye uygun yaşamaya çalışmak ve bu süreci bir ömür boyu, acılara ve sevinçlere rağmen sürdürmek gerek. Doğrusu hayatı zorlanmadan, belki de zevke dönüştürerek yaşamak gerekir. Bilmek; yazmak, konuşmak, yaşamak için gerekli iken, yeterli değildir. Çünkü insanın doğasına ve hayatına, zihnine, kalbine her yerden rahmet ve huzur ilham edildiği gibi, yine insanın her tarafından insana fitne ve fücur da telkin edilmektedir. Her biri insanı bir tarafa çeken ve eğer insan ilahî kanuna uymamışsa insanı parça parça eden bu çelişkilerden, bu gelgitlerden insanın kurtulması zor ve hatta imkânsızdır.
Her taraftan bir rüzgâr: Kimi meltem, kimi zemheri… Her gün ve her coğrafyada yağan yağmurlar kimi bereket kaynağı, kimi sel ve fırtına sebebi… Sabit bir hayat yok, sürekli değişen ve değiştiren hallerin kıskacında insan… Gaflete, tembelliğe mahal yok, her zaman ve her hâlde yakaza (uyanık) hâlinde bulunmak ve ilahî yasayı sürekli zikretmek, bu varoluş dünyasında tek kılavuzumuz. İlahî yasa insanın tabiatına, bireysel varlığının kabiliyetine uygun olarak ilahî manaların varlığıdır. Bu ilahî manaları varlığımıza tatbik ettiğimizde hem yakaza hâlinde oluruz ve hem de varoluşumuz bize huzur verecek hâle dönüşür.
İnsan hayatının kıskaçlar, çelişkiler arasında sürüp gittiğini Molla Cami şöyle ifade ediyor:
“Her kim çalışmakla canana kavuşabileceğini zannederse boş yere emek çekmiş ve her kim çalışmadan onu bulabileceğini tasavvur ederse arzu yollarını ölçmüş olur.
Hiç kimse zahmet ve emekle vuslat hazinesine kavuşamadı. Yine ne gariptir ki, hiç kimse de emeksiz o hazineyi bulamadı. Sahrada koşan herkes yaban eşeğini avlayamadı. Fakat bu avı, koşanlardan başka da kimse yakalayamadı.” (Molla Cami, Baharistan, Çev: M. Nuri Gençosman, İstanbul 1990, s.20.)