Makale

Din Hizmetinde Îsâr

Din Hizmetinde Îsâr

Dr. Hamdi Tekeli
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Genelde din hizmetinin, özelde îsâr kavramının kâl ve hâl boyutunun olduğu malumdur. Îsâr kelimesi Arapça kökenli olup, Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlüğü’nde yer almamakla birlikte, bunun yerine Türkçe’de daha yoğun olarak kullanılan özgeci ve diğerkâm kelimeleri bulunmaktadır. Onlardan özgeci için, “sıfat, kişisel yarar gözetmeksizin başkasına yararlı olmaya çalışan (kimse), diğerkâm” açıklaması yapılırken, diğerkâm kelimesinin de sıfat olup, Farsça kökenli olduğu belirtilmektedir.

Îsâr; cömertliğin en yüksek derecesidir. Bir kimsenin sıkıntı içinde bulunmasına rağmen, imkânlarını başkaları için kullanıp nefsini mahrum bırakması, hâlinden şikâyet edecek ya da başkalarına el açabilecek duruma düşmemesi ile kayıtlıdır. Çünkü Hz. Peygamber, bir kişinin elindeki imkânların tamamını ihtiyaç sahiplerine verip, sonra da başkalarından yardım istemesini kınamıştır. (Dârimî, Zekât, 25) Ayrıca bir Müslümanın aile fertlerini maddî sıkıntıya sokacak derecede tasaddukta bulunması da doğru değildir. (Buhârî, Vesâyâ, 2; Müslim, Vasiyye, 5, 8) Îsâr mal ile olduğu gibi can ile de olabilir. Kişinin sevdiği bir kimse için kendi rahatını, huzurunu, hatta hayatını feda etmeyi göze alması can ile îsârdır. Başta Ebû Talha olmak üzere sâhabenin Rasûlullah’ı korumak üzere kendisini ona siper etmesi ve bu uğurda yaralanması (Buhârî, Cihâd, 80; Menâkıbü’l-ensâr, 18) can ile îsârın en güzel örneklerini oluşturur. (Dini Kavramlar Sözlüğü, DİB. Yay. Ankara 2005 ilgili maddeler)

Ahlâkî bir terim olarak îsâr; “bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile, sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkasının yararı için fedakârlıkta bulunması (TDV İslâm Ansiklopedisi, XXII/490) olarak belirtilirken, tasavvuf literatüründe îsâr; “Bir insanın fayda sağlama ve zarardan korunma konusunda kendisinden çok başkalarını özellikle dostlarını ve din kardeşlerini düşünmesi.” (Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Yay. İst.1999, s. 272) demektir.

Îsâr kavramı Kur’an’da Yusuf, 9; Tâhâ, 72; Nâziât, 38; A’lâ, 16 ayetlerinde olmak üzere 4 yerde sözlük anlamında, Haşr, 9. ayette ise terim anlamında kullanılmıştır. Kur’an Yolu tefsirinde bu ayet hakkında; “Hz. Peygamber’e ve onunla birlikte Medine’ye hicret eden muhâcirlere kucak açmış, bütün imkânlarını onlarla paylaşmaktan mutluluk duymuş hatta onları kendilerine tercih etmiş bulunan ensar övülmekte, onların da daima sevgi ve saygıyla yâd edilmesi gereken bu örnek nesle ait fotoğrafın en önemli ikinci karesini oluşturdukları hatırlatılmış olmaktadır. Ensarın bu örnek kişiliğinden söz edilirken, “ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler” ifadesi kullanıldığından, İslâm ahlâkçıları burada geçen fiilden hareketle, cömertlik erdeminin özel bir türü olarak, “(başkasını) kendisine tercih etme” anlamına gelen îsâr terimini geliştirmişlerdir.” (Kur’an Yolu DİB Yay. Ankara-2006, V/59) denilmektedir.

Hadislerde ise îsâr, kelime ve ıstılah anlamında birçok yerde geçmektedir. (Bkz. A.J.Wensinck, Concordance Çağrı Yay.İstanbul-1986, “esr” maddesi, I/12-14)

Günümüzde îsâr hasletine bakışımız, hayatımıza yansıtma ve yaşadığımız ortamı algılama düzeyimizle orantılıdır. Din hizmetlerini yürütmekle görevli ve gönüllü insanlar olarak günümüz şartlarını iyi takip etmeliyiz. Gündelik işler arasında takılıp kalmadan çevresiyle barışık, uyumlu, samimi ve bilinçli, istikbale ışık tutar bir düzeyde din hizmeti sunmalıyız. Günümüzde dünyaya bakış, eşya ve hadiseleri değerlendirme tamamen değişmiştir. Zira günümüzde manevî konulardaki sıkıntıları ihdas edenler, teknik ve sistemli olarak çalışmaktadırlar. Bu nedenle Müslüman, kendi devrinin kültürünü bilmeli ve ona göre hazırlıklı olmalıdır. Hatta devrimizin sayılı ilim adamlarından olan ve 30/06/1960-06/04/1961 tarihleri arasında Diyanet İşleri eski başkanı olarak görev yapan Merhum Ömer Nasuhi Bilmen; “Müftî, müteyakkız, nâsın hilelerine, desîselerine vâkıf olmalıdır. Zaten bir bakıma gerçek ilim ve irfan da budur. İlim ve irfan da mü’minin ayrılmaz birer vasfıdır.” (Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, VIII/255) demektedir.

Devrini bilmeyen insan, karanlık bir dehliz gibi kendi dünyasında yaşıyor demektir. Böyle bir insanın çevresine din, iman adına bir şeyler anlatmaya çalışması yetersiz kalacaktır. Zira, şairin; “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede/Nerde kaldı, gayriye himmet ede” dediği gibi, din görevlisi olan insan öncelikle mesleğinde ehil ve liyakatli olmalıdır. Aksi takdirde zaman, hadiselerin çarkları, onu, bugün olmazsa yarın dermansız ve tesirsiz hâle getirecektir. Onun için Müslüman, günün ilim ve kültür seviyesine uygun ve denk bir paralellik içinde anlatılması gerekenleri anlatmalı ve başkalarına intikal ettireceği meseleleri de bu şekilde intikal ettirmelidir. Bu noktaya ulaşabilen bir mübelliğ ve mürşit, âhirette nebilerin arkasında yer alabilecektir. Evet din hizmeti görevinde bulunmak o kadar mukaddes ve lüzumludur.

Devrini bilmeyen insan din hizmetinde başarılı olamaz. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.) kendi devrini iyi bilerek görevini îfâ etmiş ve onun için de tebliğ ettiği her şey, tebliği kabul eden veya etmeyen tüm muhataplarında yankı bulmuştur.

Hz. Peygamber hayatta iken İslâm, bedevilere ve tüm insanlara doğru bir öğreti ile ulaşmış ve onları uygun politikalarla yerleşik hayata geçirmiştir.

Sahabe de, Allah Rasûlü’nden aldığı bilgi, yöntem ve feyizle yaptığı tebliğini, yine hep günün şartlarını ve muhatapların durumunu dikkate alarak yapmıştır. Bundan dolayı da çok kısa zamanda, dünyayı dize getirecek kadar güçlü, hikmetli bir seviyeye yükselmişlerdi. Daha sonra gelen ve Allah Rasûlü (s.a.s.)’nün yolunu takip eden Yunus Emre, Mevlânâ ve Hacı Bektâş Velî gibi bütün büyükler ve çığır açıcılar da, hep aynı şekilde davranmışlardı. Bundan dolayı da tesirleri günümüze kadar devam etmiştir.

Günümüzde ise din hizmetini îfâ etmek, daha önceki devirlerden daha yoğun bir şekilde sosyal olaylarla iç içedir. Bu nedenle topluma sağlıklı ve başarılı bir din hizmeti sunabilmek için akıl-vahiy ilişkisi ve bilimsel çalışmalar ön plânda tutulmalı, sosyal şartlar göz önünde bulundurulmalıdır. Bu bağlamda konular hakkında yapılan her “açıklama”, bir “resmetme ve tanımlama” çabası olarak algılanmalı, asıl önemli olanın ise, tanıma, idrak, anlama ve yaşama gayreti olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Vahye dayanan bilgiler öncelikle din hizmeti sunan insanların yaşantısında uygulamalı olarak görülmeli, daha sonra ailesi ve çevresinde fark edilmelidir. Zira öğrenilen bilginin hayata yansıması ancak yaşanmakla mümkündür.

Farklı gerekçelerle bazen îsâr kavramı ile hümanizm terimi karıştırılmakta veya yanlış kullanılmaktadır. Oysa hümanizm Hristiyanlığın, insanın doğuştan günahkâr ve suçlu bir tabiata sahip olarak doğduğunu öne süren teolojik kabulüne bir tepki olarak gelişmiştir. Hümanizm, insanın mutlak iyi olduğu varsayımını öne sürer ve bu genel kabulden hareketle hem dünyayı hem de sosyal bilimlerin ilgilendiği konuları açıklamaya çalışır. Kavramın tarihî süreci ve farklı kullanımları incelendiğinde, hümanizm kavramının, vahiy ile ilişkisinin bulunmadığı ve kendine özgü boyutlar içerdiği görülmektedir.
İslâm’a göre ise, insanın mutlak anlamda iyi veya mutlak anlamda kötü bir tabiata sahip olduğundan söz edilemez. İnsanın kendine özgü bir fıtratı vardır. İnsan, fıtratı gereği hem iyiliğe hem de kötülüğe meyyaldir. Ama insana, kendi dünyevî tabiatını yani kötülüğü yenmesine yetecek özel meleke, yetenek ve imkanlar verilmiştir: Bunlar akıl, irade ve ahlâkî sorumluluktur. İnsan bu sayede ilâhî tabiatını, dünyevî tabiatı üzerinde baskın kılabilir, kötülüğe karşı mücadele edebilir. İşte o zaman selim fıtrata sahip olur. Selim fıtrat sahibi insanlar da sağlıklı düşünürler.

Din hizmetinde îsâr hasletinin hayata geçmesi, kendimizi nefs ve şeytana tutsak eden hastalıklardan korunma ve kurtulmamızla orantılıdır. O hastalıklar iman şuurumuzdaki zayıflık, ümitsizlik, emelsizlik, şımarıklık, aşırı sevinç, kendini beğenmişlik, yersiz övünme, nankörlük, acelecilik, başıboşluk, cimrilik, açgözlülük, hırs, münakaşa, zulüm, azgınlık, gösteriş, şüphe, kararsızlık, cehalet, gaflet, aldatma, yalan iddiâ, sabırsızlık, şikâyet ve yakınma, infak etmeme, isyankârlık, inatçılık, tahakküm, haddi aşma, mala düşkünlük ve dünyaya dört elle sarılma vb. olarak belirtilebilir.
Sonuç olarak îsâr hasletinin hayata yansıması, bir müminin nihaî gayesi olarak Allah’ın rızasını tahsil, ona uygun tarzda yaşamakla mümkündür. Vahye dayalı evrensel ilkeler toplumdan topluma, çağdan çağa özü değişmeden çeşitli isimlerle yaşamaktadır. Nitekim Tevrat’ta “On Emir” olarak adlandırılan bu ilkeler Kur’an’da da (İsra, 22-37) sıralanmaktadır.

İlâhî emirlerin muhatabı olan insanlar bileşik kaplar gibidir. Toplumdaki dejenerasyonun toplum içinde yaşayarak herkesi etkilemesi de bir vakıadır. Bu bağlamda din hizmeti yürütenlerin hizmette gönüllülüğü esas almaları, îsârın hizmete yansamısa olarak tavsif edilebilir. Îsâr kavramı bu bağlamda âdeta bir mihenk taşı -ölçü birimi- niteliğindedir. İslâm dininde ruhbanlık sınıfı yoktur. Her Müslüman dinine hizmet etmekle yükümlüdür. Ancak hal böyle olmakla birlikte Âl-i İmran, 104. ayeti gereğince; “İçinizden hayra
çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun.” hitabından hareketle din hizmeti yürütülürken, ne kadar samimi ve fedakâr olursak ayette geçen; “İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” müjdesine o derecede ulaşabiliriz.

Zira yine Kur’an’da geçen (Saff, 2-3), “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir.” emr-i ilâhîsi, genelde tüm Müslümanları, özelde ise din hizmeti yürütenleri ilgilendirmektedir. İslâm’ın ilk günlerinden günümüze kadar bu hizmeti yürütenlerin davranışlarını, îsâr açısından incelediğimizde oldukça anlamlı örneklerle karşılaşırız.