Makale

Hizmette Îsâr

Hizmette Îsâr

Kadriye Erdemli Avcı
İstanbul Müftü Yardımcısı

İsâr’ın sözlük anlamı; “bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutmak, tercih etmek” demektir. Terim olarak ise îsâr; “Bir kimsenin kendisi ihtiyaç içinde bulunsa dahi, sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkaları için fedakârlıkta bulunması” anlamına gelir. (Mustafa Çağrıcı, “Îsâr”, TDV İslâm Ansiklopedisi, XXII, s. 490) Türkçe’de “îsâr” anlamında, “diğerkâmlık” kelimesi kullanılmaktadır.

Ayet-i kerimenin son cümlesinden de açıkça anlaşıldığı üzere, îsârı engelleyen benlik niteliğine de “şuhh-i nefs” (aşırı bencillik) denir.

Ayet-i kerimede geçen; “Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile, onları kendilerine tercih ederler” ifadesi, asıl diğerkâmlığın, kendisi muhtaç olduğu hallerde bile, başkalarını tercih edebilmekle mümkün olacağını hatırlatır. Cömertlik ile îsâr farklı anlamlara gelir. Cömertliğin en yüksek derecesi îsârdır. Îsâr, ihtiyacı olduğu halde cömertlik yapmak demektir. Cömertlik ise, muhtaç olmadığı şeyi, muhtaç olana veya muhtaç olmayana vermek demektir. Cömertlik hususunda îsârdan daha büyük bir derece yoktur. (İmam Gazali, İhyau ulumi’d-din, Bedir yayınevi, c. 3, s. 569)

Îsâr mal ile olabildiği gibi, can ile ve hizmetle de olabilir.

Yukarıdaki ayetin sebebi nüzulü olarak anlatılan şu olay mal ile îsâra bir örnektir:

Rasûlullah (s.a.s.) Benî Nadr ganimetlerini elde edince, ensara:

“Sizler kendi isteğinizle, muhacir kardeşlerinizle mallarınızı ve evlerinizi bölüştünüz. Bu ganimette de onlara ortak oldunuz. Eğer isterseniz mal ve evleriniz size kalsın, bu ganimetten size bir şey vermeyelim (hepsini muhacirlere dağıtalım).” buyurdu. Bunun üzerine ensar:

“Hayır, biz mallarımızı ve evlerimizi onlarla bölüştük, bu devam etsin. Ayrıca bizler bu ganimetteki payımızdan vazgeçerek hepsini onlara veriyoruz.” dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ:
“Onlar kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, başkalarını kendilerine tercih ederler.” (Haşr, 9) ayet-i kerimesini indirdi.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Neşriyat, c. 7, s. 4843)

Îsâr can ile de olabilir. Kişinin kendi rahat ve huzurunu, hayatını başkaları için feda etmesi de bir çeşit îsârdır. Nitekim Ebu Talha (r.a.), Uhud savaşında kendi vücudunu Hz. Peygamber’e siper etmiş ve ona kalkan yapmıştır.

Yine, can ile îsâra bir örnek de Huzeyfetu’l-Adevî’nin anlattığı şu hadisedir:

“Yermük harbinde amcamın oğlunu bulmak için yaralılar arasında dolaşıyordum. Yanımda da bir miktar su vardı. Kendi kendime: ‘Eğer rastlarsam ona su verir, yüzünü silerim.’ diye düşünüyordum. Bir de baktım ki onun yanındayım. Kendisine:
- Sana su vereyim mi? dedim.
- Evet, diye işaret etti. Tam kendisine su verecekken, öbür yandan birisi:
- Ah su! diye inledi. Sesi duyan amcamın oğlu:
- Suyu ona götür! dedi. Hemen ona koştum. Bir de baktım ki Hişam b. el-As kendisine:
- Sana su vereyim mi? diye sordum. Bu arada Hişam, öbür taraftan birinin âh! dediğini duydu. Kendisi hiç içmeden:
- Suyu ona götür! dedi. Hemen onun yanına koştum, yanına vardığımda adam ruhunu teslim etmişti. Sonra, Hişam’a yetişeyim diye koştum, geldiğimde onun da ruhunu teslim ettiğini gördüm. Bâri amcamın oğluna yetişeyim dedim. Yanına geldim ki, o da ruhunu teslim etmişti. (Gazali, age, c. 3, s. 572)

Hz. Ali (r.a.) ise, hicret gecesinde Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yatağına yatarak, canını ona feda etmeyi göze aldı. (Gazali, age, c. 3, s. 572) Onun yaşamasını, kendi nefsine tercih ederek, ona can ile îsâr yaptı. Hz. Peygamberin yaşaması, dinin yücelmesi ve tamamlanması demek olduğundan, aynı zamanda hizmette îsâr yapmış oldu.

Hizmette îsâr denilince; genel olarak zorluklara rağmen işini en iyi şekilde yapmak, kendini mesai ile sınırlı görmemek, toplumsal menfaati kendi menfaatinin önünde tutmak, amaca ulaşmak için ‘hizmette önde, ücrette geride durmak’ akla gelebilir.

Çağımız, hemen her alanda insanların kendini öne çıkardığı bir dönemdir. İnsanlar,
istediği bir makama gelebilmek için, işin erbabı olmasa bile kendisini över ve bu uğurda haksız rekabet eder hâle gelmiştir. Hz. Peygamber zamanında ise bu tür davranışlar yapılmadığı gibi, ima edilmesi bile hoş karşılanmamıştır. Nitekim bir keresinde, bir bölgeye tebliğ vazifesi için gönderilmek üzere benzer şartları taşıyan üç sahabinin ismi üzerinde durulmuştu. Sonra bu üç sahabiden birisinin Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelip, kendisinin bu iş için daha uygun olduğunu ima edecek sözler söylemesi üzerine, Rasûlullah (s.a.s.) bu sahabiye, ‘oraya gidenin kendisi olmayacağını, çünkü nefsini işe karıştırdığını’ söylemiştir.

İslâm dininde, sadece kendisini düşünen “ben merkezli” insanların yerini, diğerkâm/îsâr yapan insanlar alır. İslâm’ın getirdiği “îsâr” ülküsüne göre, müminlere sadece kardeşlerini “kendi gibi sevmek” değil, hatta “kendisine tercih etmek” (îsâr) hedef olarak gösterilir.

İnanan insan için diğerkâmlığın sınırı bulunmamaktadır. Ancak, Hz. Peygamber’in (s.a.s.); “Sizden hiçbiriniz, kendi nefsi için istediği ve sevdiği şeyleri, din kardeşi için de isteyip sevmedikçe gerçek bir mümin olamaz.” (Buhari, Kitabu’l-iman, c. 1, s. 30) şeklindeki beyanını, îsâr konusunda bir alt limit olarak kabul etmek herhalde yerinde olur. Mümin kişi, her zaman ve her şart altında başkalarını kendisine tercih etmesini bilir ve hep îsâr duygusuyla yaşar.

Hizmette îsâr, aynı şirkette hizmet veren kardeşlerin birbirine duyduğu veya bir annenin evlâdına duyduğu sevgi gibi samimi, içten, fedakârca, yani ihlâslı olmalıdır.

Hem yukarıdaki ayet ve hem de hadislere göre, bir mümin şerefte, makamda, teveccühte hatta maddî menfaat gibi nefsin hoşuna giden şeylerde kardeşini kendine tercih etmelidir. Mümin kardeşini rakip değil, yardımcı olarak görür. Onun işine ortak olmasıyla kendi kuvvetinin artacağına inanır.

Hizmette îsâr sözkonusu olduğunda mümin kişi, kardeşini tenkit edip, kendini övmek suretiyle karşıdakinin gıpta damarını tahrik etmemelidir. Nasıl ki, insanın bir eli diğerine rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez; aksine birbirinin kusurunu örter, birbirinin vazifesine yardım ederse, mümin de kardeşini ileriye taşıyacak yardımı yapar. Nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiri ile rekabet etmez, birbirinin hareketini asıl amaca ulaşmak için desteklerse, müminler de îsâr duygusuyla aynı şekilde birbirini destekler.

Hizmette îsâr, hizmetten kaynaklanan her türlü zahmet ve meşakkati göze almakta ön safta olmayı; ancak bu hizmetin sonucunda hasıl olacak maddî ve manevî mükâfatı elde etmede geri plânda kalmayı, din kardeşini kendi nefsine tercih etmeyi gerektirir. Bu da, Müslümanlar arasındaki birliği, beraberliği, dayanışmayı ve samimiyeti muhafaza etmek amacıyla geride durmak, bir bakıma hizmet adına ileride olmak demektir. Ya da bunun tam tersi olarak, önde görünmek, hep ileride olmayı tercih etmek, kardeşler arasında sevgi, samimiyet ve dayanışmaya zarar verecek bir duruma sebebiyet veriyorsa, bu hâl sonuç olarak hizmette ileri değil, geride kalmak manasına gelir.

Tasavvuf erbabına göre, îsâr yapan bir Müslüman;
• Rekabet etmez.
• Tenkit etmez.
• Ayıbı görmez.
• Noksanı ikmal eder.
• Kusurunu örter.
• İhtiyacına yardım eder.
• Vazifesine yardım eder.
• Birbirinin önüne geçip tahakküm etmez.
• Tenkit edip şevkini kırıp, iş yapamaz hale getirmez.

Sonuç olarak; ortada yapılacak bir hizmet varsa, kardeşler bunu yapma hususunda, ‘bu güzel işi ben yapayım ve sevabından ben hissedar olayım’ düşüncesiyle bile olsa, rekabete girip ortaya atılmamalı, bilâkis îsâr hasleti ile bezenip, kardeşini kendi nefsine tercih etmelidir.