Makale

Toplumsal Hayatta “Îsâr” Yönelişi

Toplumsal Hayatta “Îsâr” Yönelişi

Doç. Dr. Halil Altuntaş
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Hayatı yaşanılır kılabilmek uğrunda insan büyük bir çaba harcıyor. Bu çabayı, “yarar elde etme ve zararlardan sakınma” mücadelesi diye nitelemek mümkündür. Böyle bir mücadelede her yönü ile başarılı olmak, kolay ulaşılabilir bir hedef olarak görünmüyor. “Dünyada rahatlık yoktur” sözü, bu gerçeğe parmak basmaktadır. İnsan, yaratılıştan getirdiği “bencillik” eğilimini, “hayatı sürdürme güdüsü” çerçevesine alarak “zararsızlaştırmak” durumundadır. Bu yapılmadığı takdirde, hayatın bir sürtüşme ve çekişme alanına dönüşmesi engellenemez. Bencillik eğilimini dengeye getiren etken fedakârlık duygusudur. Sayısız ortak değeri paylaştığımız “hemcins”lerimize -karşılık beklemeden- maddî veya manevî bir şeyler sunabilmek yönelişinden söz ediyoruz. Bu yönelişin maddî alanda gerçekleşmesi ile cömertlik dediğimiz davranış biçimi ortaya çıkmaktadır. Din/İslâm infakı teşvik ederek, insanları maddenin ve maddî olanın esaretinden kurtarmayı hedefler. Bunun gerçekleşmesi ile cömertlik ruhu ortaya çıkar ve daima diri kalır. Dilimizde anlamı herkesçe bilinen cömertlik kavramı İslâm ahlâk kaynaklarında; “cûd”, “sehâ” ve “îsâr” gibi üç ayrı alt kavram ile ifadeye konmuştur. Tasavvuf dünyası konuyu daha da detaylandıran başka terimler kullanır.

Cûd, elindekinin çoğunu vermek, infak etmek, verdiği kadarıyla başkaları için var olabilmektir. Sehâ, elindekinin bir kısmını verip bir kısmını da kendine ayırma; kendini mutlu kılmaya çalışırken başkalarının da mutluluğunu düşünme, hatta başkalarının mutluluğunu önceleme yönelişidir. Îsâr ise, kendisi ihtiyaç içinde olduğu halde elindekini başkalarına vermek, onları kendine tercih etmektir. Îsârın en mükemmel örneklerini bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.) ve onun ashabı vermişlerdir.

Gördükleri bin bir baskı ve eza sonucu yurtları Mekke’yi terk etmek zorunda olan muhacirler, sığındıkları yer olan Medine’ye canlarından başka bir şey götürebilmiş değillerdi. Hayatı en alt düzeyde yaşayacakları imkânlardan bile mahrum bulunuyorlardı. İşte bu noktada Medineli Müslümanlar devreye girmiş ve onları âdeta hayatlarına ortak etmişlerdi. Ellerindeki imkânları onlarla paylaşmayı, hatta birçok konuda onları kendilerine tercih etmeyi zevk ve şeref bilmişlerdi. Sahabilerin gösterdiği bu yüksek ruh hâli, Kur’an ayetleri ile tarihe ve insanlığa mal edilmiştir. Kureyzaoğulları Müslümanlarla yaptıkları anlaşmayı bozdukları için Medine’den çıkarılmışlardı. Bu uygulama sürecinde savaşmaksızın elde edilmiş olan mallar (fey’) Müslümanlara dağıtılmayıp, yoksullar için harcanmak ve gerekli yerlerde kullanılmak üzere hazineye kalmıştı. Kur’an bu konuda şu tespitleri yapıyor:

“Bu mallar özellikle, Allah’tan bir lütuf ve hoşnutluk ararken ve Allah’ın dinine ve peygamberine yardım ederken, yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan fakir muhacirlerindir. İşte onlar, doğru kimselerin ta kendileridir. Muhacirlerden önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile, onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Haşr, 8-9)

Yukarıda zikrettiğimiz Haşr suresinin 9. ayeti, ensarın muhacirleri sevdiklerini vurguluyor ve bu sevginin eylem ile maddî ve manevî sayısız fedakârlık ile ortaya konduğunu haber veriyor. Ama sevgi karşılık bulmazsa, tek kanatlı kuş misali yuvaya/kalbe ulaşamaz, ulaşsa bile yuvadan düşen yavru gibi helâke gider. O sebeple, ensarın sergilediği bu harika sevgi ve îsâr tablosu karşılıksız kalmamalıydı, lâyık olduğu “iltifatı” görmeliydi. Nitekim öyle oldu ve Allah’ın Rasûlü ensarı sevmeyi müminin nitelikleri arasına yerleştirdi: “Müminin alâmeti ensarı sevmektir.” (Müslim, İman, 127)

İslâm ahlâkının temel ilkeleri arasında yer alan îsâr; maddeye, taşıdığı değer kadar değer veren dengeli bir anlayışın ürünüdür ve temelde başkalarını Allah için sevmenin eylemle ifadesidir. Îsâr, toplumun menfaat ve çıkarlarını şahsî çıkarlarından önce düşünme; bütün şahsilikleri devre dışı bırakıp, kişisel zevk ve arzular yerine başkalarının yararını gözetme tutumudur. Îsârın zıt yöndeki uç noktası aşırı kişisel çıkar duygusunun beslediği cimriliktir. Kur’an’ın, “şuhh” (Nisa, 128) terimi ile ifadeye koyduğu ve cimriliğin uç noktası olan hâl, İslâm’ın sunduğu “mutedil” insan modeline yabancıdır. Cimriliği, geçmiş toplumların helâk sebebi olarak gösteren Hz. Peygamber (s.a.s.) (Müslim, Birr, 56) bir başka hadiste şöyle buyurmuştur: “Şu iki nitelik müminde bulunmaz: Cimrilik ve kötü ahlâk.” (Tirmizi, Birr, 41) Hz. Peygamber (s.a.s.)’in benzetmesi ile İslâm toplumu, birbirine destek veren tuğlalardan oluşmuş bir duvar gibidir. Bu toplumda komşusu aç iken tok yatmak dışlanma sebebidir. (Bak: Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, Beyrut, 1994, X, 5; Hadis no. 19668)

Bir adam Hz. Peygamber’e gelerek, “Açım ya Rasûlellah” diye çaresizliğini bildirmiş, Rasûlullah da evine haber göndererek, bu zata bir şeyler vermelerini söylemişti. Evinde verecek bir şey olmadığı haberi gelince, Medineli bir Müslüman, o zatı misafir etmeyi kabul etti. Eve gittiklerinde hanımı, “Çocukların yiyeceğinden başka sunabileceğimiz bir şey yok” diye eşine fısıldadı.

Bir yanda aç kalacak ciğer pâreleri, diğer yanda Allah Rasûlünün emaneti bir misafir. Biz olsak ne yaparız?

Medineli Müslüman hiç tereddüt etmeden verdiği kararı eşine bildirdi:

“Çocuklar yemek istedikleri zaman onları avutup uyut. Lambayı söndürelim, yiyeceği misafire verelim, biz de yiyor gibi yapıp aç uyuruz.” Dedikleri gibi yaptılar. Rasûlullah bunu haber alınca, ‘Bu gece misafirinize yaptıklarınızdan Allah Teâlâ razı oldu’ buyurdu. (Buhârî, Tefsir, Haşr, 6) Bu örneklerden hareketle şu tespiti yapabiliriz: “İslâm toplumu” kavramının temelinde, zekâttan başlayıp îsâra kadar uzanan infak anlayışı yer alır.

Günümüz dünya dinlerinin pek çoğunda ve altın kural diye tanımlanan bir prensip var: “Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.” İncil’de; “İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın.” (Luka, 6/31, 6/32-38; Matta, 5/43-48) şeklinde yer alan bu kural, İslâm’da; “Bir kimse kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçek manada iman etmiş sayılmaz.” (Buhârî, İman, 7) formülü ile ifadeye konmuştur. Ancak “ahlâkın güzelliklerini” tamamlamak için (Ahmed b. Hanbel, II, 381) gelmiş ve mükemmellik noktasına ulaşmış (Maide, 3) olan İslâm bir adım daha atarak “îsâr” prensibini getirmiştir.

Îsârın temel anlamındaki “verme” eylemi her ne kadar ilk anda maddî bir alanı çağrıştırıyorsa da kavram bundan daha geniş bir anlam alanına sahiptir. Îsârın maddî yönü mal veya para verme, maddî ihtiyaçları karşılamak şeklinde olabileceği gibi, emek sunma, bedenle yardım etme şeklinde de gerçekleşebilir. Şartlar oluşunca bir kimsenin sahip olduğu bütün malını ve mülkünü Allah yolunda harcaması bununla da yetinmeyip bedenen de mücadeleye katılmak maddî yönü ile en kapsamlı îsâr eylemidir. Tebük Savaşı için yardım toplayan Hz. Peygamber (s.a.s.)’e, Hz. Ebu Bekir bütün servetini vermiş, “Ailene ne bıraktın?” sorusuna ise; “Allah ve Rasûlünü” diye cevap vermişti.

Toplumda îsâr ruhunun hâkim olması, karşılıklı güveni ve hırs kökenli saldırgan eğilimleri sınırlayacağı için benlik kavgaları son bulacaktır. Îsâr sevgiye, sevgi toplumsal bütünlüğe, toplumsal bütünlük de güçlü topluma erdirir. Şu küçük îsâr örneklerine bakalım: Otobüste yolculuk yaptığınızda, yerini size veren bir kişiye karşı taşıyacağınız duyguları kendi içinizde tahlil etmeyi deneyiniz. Hele size yer veren kimsenin sizden daha yaşlı, daha rahatsız olduğunu düşünün. Nasıl bir insanî kaynaşma ortaya çıkar, sessiz ve derinlerde. Bir ihtiyacımızı gidermek için ayırdığımız parayı borç olarak isteyen komşumuza verebilmenin yaşatacağı hazzı düşünelim. Ne var bunlarda bu kadar büyütecek, diyemeyiz. Çünkü sergilenen bu sade davranışların arka plânında yatan bir gerçek var: Artık “ben” değil, “o” diyebiliyoruz. Bu, insan ruhunun yaşayabileceği en büyük gelişme değil de nedir?

İnfakın idealleştiği noktadır îsâr. Peki, bu noktaya kadar uzanan “verme ruhu”, “alanlar”da tembellik ve atalete sebep olmaz mı?

Comte’un ahlâk felsefesinde Alturizm diye bir kavram vardır. O’na göre ahlâkî eylemin amacı, başkalarına iyilik etmek ve yararlı olmaktır. Fakat bu kavram, maddeci ve pozitivist bir temele dayanır. Bu görüşe göre insan, kendisi için yaşama hakkına sahip değildir. Varlığını meşrulaştıran tek etken, başkalarına hizmet etmektir. İslâm’daki îsâr kavramının temelinde ise, dinî-uhrevî bir hedef yer alır. Bu hedef temel hareketini şu ayetten alır: “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça, iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Âl-i İmrân, 9) Comte toplum kendini feda etmeyi ahlâkî bir görev sayıyor. Hâlbuki İslâm, îsârı infakın ideal noktası olarak ortaya koymakta ve nihaî hedef olarak göstermektedir. İnfaktan îsâra ulaştıran süreç, aslında mutlak olarak başkalarına, topluma adanmış bir hayatın değil, kişinin kendini “eğitmesi” sürecidir. Bu süreci iyi bir kul olma süreci olarak da niteleyebiliriz. Alturizm ve aşırı bireyciliğin bulunduğu ortamlarda, zıt uçlarda bulunan iki aşırılığın yaşandığını vurgulamak gerekiyor.

Alturizm’e yöneltilen; “Tembelliğe ve asalaklığa sebep oluyor. Üstelik kendini topluma “feda” edenler, üstü kapalı bir şekilde toplumu minnet altında bırakarak, bir tür duygu sömürüsü yapmış oluyorlar.” şeklindeki eleştiriler, îsâr için asla geçerli değildir. Çünkü İslâm bir yandan îsârı öne çıkarırken, diğer yandan bu tür sakıncaları ortadan kaldıracak tedbirleri de almıştır. Dilenmeyi fakirlik sebebi sayması (Tirmizi, Zühd, 17); el emeğinden daha hayırlı bir yemeğin bulunmadığı tespitini yapması (Buhârî, Buyû, 15), İslâm’ın konuyu nasıl dengeli temeller üzerine oturttuğunun göstergesidir. Kaldı ki îsâr ruhu, tek taraflı olarak beklenen bir yöneliş değildir. Toplumun bütün kesimlerinin ortalama bir îsâr duygusuna sahip olduğunu düşünelim, bu “sakınca”ların hangisinden söz edebiliriz o zaman?