Makale

Mutlu, Başarılı ve Sağlıklı Bir Toplum İçin ÖNCE AİLE

Mutlu, Başarılı ve Sağlıklı Bir Toplum İçin
ÖNCE AİLE

Nurten Ceceli Alkan

Bir kiraz çekirdeğinin kocaman bir kiraz ağacının tüm özelliklerini içinde barındırdığı ve o çekirdekle oynanarak kiraz ağacının verdiği meyveye müdahale edilebildiği gibi, aile yapımızda meydana gelen değişikliklerle de toplum yapımız yeniden şekilleniyor.

İlkokulda okurken, Hayat Bilgisi kitabımızda aile, toplumun, anne baba ve çocuklardan oluşan en küçük birimidir yazıyordu ve aynı kitap, iki çeşit aile yapısından bahsediyordu; çekirdek aile ve geniş aile. Anne, baba ve çocuktan oluşan küçük ailenin adı çekirdek aileydi. O günlerde "çekirdek" benim için akşamları ailece çitlediğimiz kuruyemişten öte bir mânâ ifade etmediği için "Niye bizim ailemize böyle komik bir isim takmışlar?" diye düşünür dururdum. Yıllar geçtikçe o çekirdeğin yer- yüzündeki en kıymetli çekirdek olduğunu ve bir toplumun geleceğini şekillendiren değerlerin içinde saklandığı bu çekirdeği, özüne uygun muhafaza edebilmek için ne kadar çok emek vermem gerektiğini öğrendim.
Bir kiraz çekirdeğinin kocaman bir kiraz ağacının tüm özelliklerini içinde barındırdığı ve o çekirdekle oynanarak kiraz ağacının verdiği meyveye müdahale edilebildiği gibi, aile yapımızda meydana gelen değişikliklerle de toplum yapımız yeniden şekilleniyor. Her şey ailede başlıyor ve ailede bitiyor. "Çocuklarımızın eğitiminde dolayısıyla toplumun yapılanmasında medya ve eğitim kurumlan bu kadar etkinken nasıl olur da her şeyi aileye bağlayabiliriz?" diye soranlar olabilir ancak ben ısrarla "önce aile" diyorum ve ekliyorum. "Mutlu, başarılı ve sağlıklı bir toplum için önce aile."
Televizyondaki bir programı beğenmediğinizde düğmesine basarak kapatabilir, çocuğunuzun öğretmenini ya da gittiği okulun felsefesini beğenmediğinizde onun için daha iyi olabileceğini düşündüğünüz alternatifleri değerlendirir ve okulunu değiştirebilirsiniz. Ama, aile öyle mi ya... Çocuk ilk çığlığını attığı ya da hastahaneden eve geldiği andan itibaren değiştiremeyeceği bir eğitim kurumunun içine girer. Zilin çalmadığı, eğitimin aralıksız devam ettiği ve müfredatın uzun yıllara dağıldığı bu okulun öğretmenleri; anne, baba ve ailenin diğer fertlerinden oluşur. Eğitimin en yoğun yapıldığı sınıflar ise beraberliğin yoğun olarak yaşandığı "oturma odası" ve ailenin etrafında toplanıp yemek yediği "sofra"dır. Burada öğrendiklerimizle yazılı ya da sözlü sınav olmayız ancak dünya ve ahiret saadetimizin masaya yatırıldığı hayat sınavına tâbi tutuluruz.
Gittikleri okullar çocuklarımızın bilgiyi öğrenmelerini ve meslek sahibi olmalarını sağlar. Tıp fakültesi bitiren herkes doktor olur ama doktorluk mesleğinin içini ailesinden öğrendikleriyle doldurur. İnsanın bir yaratılış mucizesi, hastanın canının Yaratan’ın emaneti olduğunu, hastaya hizmetin Hakk’a hizmet olduğunu ya da doktorluğun para kazanmak için en kolay istismar edilebilecek meslek olduğunu genç, diplomasını aldığı tıp fakültesinden çok önce evinde öğrenir.
Eğitim fakültesinden mezun iki genç, geleceklerini şekillendirirken biri "Devlete bir kapağı atarsam, iyi öğretmen olsam da olmasam da bir daha işsiz kalmam." derken, diğeri "nerede olursam olayım en iyi olmalıyım çünkü bu ülkenin ve insanlığın geleceği benim ders anlattığım sınıflarda şekilleniyor." diye düşünebiliyorsa, bu farklılık ancak evde öğrenilenlerden kaynaklanır...
Aynı hukuk fakültesinden mezun iki avukatın aynı davaya bakışlarındaki farklılık ya da iki inşaat mühendisinin sorumlu oldukları iki ayrı binanın depreme dayanıklılığı, hep evde kazanılan değerlere göre şekillenir.
Başkalarını eleştirmek ve suçlamak her zaman daha kolaydır ancak insanın kendi hatalarıyla yüzleşmesi zordur ve erdem gerektirir. Aile dediğimiz şeyi oluşturan bizler olduğumuza göre her birimize düşen görev, ailelerimizde ve toplumda yaşanan sıkıntılara sorumlu arayıp dış faktörleri suçlamaktan öte kendimizle yüzleşmek olmalı diye düşünüyorum.
Birçoğumuz evlenirken yepyeni bir aile kuruyor olduğumuzun ve bunun getireceği toplumsal sorumlulukların farkında olmadan evlendik. İçinde sevgi, saygı, hoşgörü, adalet, fedakârlık gibi duyguların hakim olacağı bir yuvayı hayal ettik ama bu olumlu atmosferi oluşturabilmek için neler yapmamız gerektiğini çok düşünmedik daha doğrusu her şey kendiliğinden oluşuverir sandık.
Şimdi lütfen yazıyı okumaya bir dakika ara verin ve aşağıdaki soruların cevabını düşünün:
"Okuldan eve gelen çocuklarınızın gözlerinde eve dönüyor olmanın pırıltısı var mı?"
"İşten çıktığınızda ayaklarınız evinize doğrumu yoksa geri geri mi gidiyor?"
"Acaba ev halkı sizi nasıl bekliyor? Çocuklarınız, babalarının-annelerinin eve gelme saati yaklaştıkça seviniyor mu? Ya da kapıdan içeriye girecek olan asık suratlı adamdan, kadından korkuyorlar mı?"
"Çocuklarınız annelerinin resmini nasıl çiziyor? Her zaman bağıran kocaman yuvarlak ağızlı bir kadın mı var resimlerde yoksa gülümseyen biri mi?"
"Uğurlarına ölümü bile göze alabileceğiniz yavrularınız onları ne kadar sevdiğinizi biliyorlar mı? Ya da siz sevildiğinizden emin misiniz?"
Bu sorulara verdiğiniz cevaplarla hayalleriniz örtüşüyorsa ne mutlu size. Eğer cevaplarken yüreğinizi hüzün kapladıysa o zaman biraz daha durup düşünmek, durum analizi yapmak ve öncelikle aile içi iletişim becerilerimizi geliştirmek gerekiyor.
Ben dünya ve ahiret huzurumuzun bu sorulara verdiğimiz cevaplarda saklı olduğunu düşünüyorum. "Her türlü fiziksel derdin arkasında stres var, o yüzden sağlıklı bir ömür geçirebilmek için mutlu olmak önemli ancak ahiret farklı, Allah sabredenleri cennetle müjdeliyor o yüzden evdeki huzursuzluklara sabrederek cenneti kazanabilirim" diye düşünenleriniz olabilir. Ancak, eşimle yaşadığım küçücük bir tartışmanın ardından, kafamın içinde bin bir konuşma gerçekleşirken, kıldığım namazların rekatını karıştıran sıradan bir Müslüman olarak ben, aile içi huzurun, kulluk vazifelerimi daha düzenli yerine getirmemde önemli bir etken olduğuna inanıyorum.
Evlenirken kurduğumuz ortak hayallerden biri de "Rabbime kul,
Habibine ümmet olacak, vatana millete hayırlı evlatlar yetiştirmek"ti.
Kimimiz başardık, kimimiz ise yıllar sonra ortaya çıkardığımız ürünümüze bakıp "Allahım ne hata yaptım da başıma bunu verdin?" diyerek kollarımıza bir melek masumiyetinde verilen yavruyu o hâle getirişimize sorumlular aradık. Yazımın başında da belirttiğim gibi kendimizin dışında sorumlu aramak ve bulmak çok kolay ama unutmamamız gereken bir gerçek var ki, o yavru bizim ailemizin bir parçası ve ailenin diğer parçasını anne, baba yani biz oluşturuyoruz ve o çocuk dünyaya geldiği ilk andan itibaren her şeyi öğretmenleri olduğumuz bizim evde öğrendi:
Biz, akşam televizyon izlerken, halının üzerinde kendi kendine oyuncakları ile oynayan yavrumuz;. patlayan bir bomba sonucu hayatını kaybeden, hiç tanımadığımız insanlar için göz yaşı döktüğünüzü görerek, merhamet, acıma gibi duyguları, ekranda görünenlerin kıyafetleri ile ilgili yaptığımız yorumla, giyinmenin ölçülerini, televizyonda hangi programın izleneceğine karar verilirken, başkalarının istek ve arzularına anlayış göstermeyi, televizyon kapatılıp ailece kitap okunan saatlerde, kitabın en büyük dost olduğunu aslında bizim hiçbir şey öğretmeye çalışmadığımız o anlarda öğrendi.
Yemekten sonra, oturma odasında meyve yerken bizim dilimizden dökülen "Elhamdülillah"la Allah’ın verdiği çeşit çeşit nimetlere şükretmesi gerektiğini, fakir bir komşu için yapılabileceklerin konuşulduğu bir ortamda başkalarının problemlerini çözmekle ilgili sorumluluğunu, kopya çektiği için işittiği azarla, hak etmeden kazanmanın doğru bir şey olmadığını da hiç farkında olmadan öğrendi.
Denize şekerleme kağıdı atarsa bir balığın ölümüne neden olabileceğini, piknik yaptıkları yeri temiz bırakması gerektiğini, bütün çiçeklerin dalında güzel olduğunu hep bizim davranışlarımızı gözleyerek öğrendi.
Allah’ın Rahman ve Rahim sıfatlarının sahibi olduğunu, Peygamberimizin bütün çocukları çok sevdiğini bizim ona karşı gösterdiğimiz sabır ve
sevgi sonucu öğrendi.
Keşke çocuklarımıza farkında olmadan öğrettiklerimiz hep iyi ve güzel şeyler olsaydı ama ne yazık ki onlar verdiğimiz tepkilerden ve onayladığımız davranışlardan aldıkları mesajlarla; bazı durumlarda yalan söylenebileceğini, tabakta yemek artırılıp artan yemeğin çöpe dökülebileceğini, insanların fikirleri yüzünden dışlanabileceğini, bazı istekleri gerçekleştirebilmek için rüşvet verilebileceğini, çok çalışmak yerine kalıbını dinlendirmenin daha iyi olduğunu, bayramlarda, büyükleri ziyaret etmek yerine tatile gidilebileceğini, namaz kıldığı halde olumsuz davranışlar sergileyebileceğini, kendisine zarar vermeyen yılanın bin yıl yaşamasına izin verebileceğini, anne, babanın kavga edebileceğini; ama çocukların kavga etmesinin kötü bir şey olduğunu ve bunun gibi olumsuz birçok bilgiyi de aynı mekânlardaki paylaşımlardan ve ne yazık ki bizlerden öğreniyorlar.
işte tüm bunlar gösteriyor ki yalnız mutlu değil "başarılı" bir yaşam için de önce aile geliyor. Başarı göreceli bir kavram. Başarının ölçütleri içinde bulunduğumuz konuma göre değişebilir, bazen kazanılan servet, bazen edinilen makam, bazen özenle hazırlanan bir sofra ve bazen de karşıdakinin yüzünde küçücük bir gülücüğün oluşmasına vesile olmaktır başarı. Ancak inanan kullar için hayattaki başarının şaşmaz bir ölçüsü vardır, cenaze namazımıza katılacak olan dostlarımızın arkamızdan söyledikleri. Eğer dostlar ardımızdan, aralarından ayrıldığımız için üzülüyor ama aynı zamanda Rabbimin rızası, affı ve cennette birbirimizle kavuşmamız için dua ediyorlarsa bu başarıyla tamamlanmış bir hayattır ve bu başarı öncelikle ailede elde edinilen değerlerle kazanılır.
Hayatta kazandığımız başarıları ve bunların bizde oluşturduğu mutluluğu anlamlandırmak için de aile olmazsa olmaz bir faktördür. Çok emek vererek kazandığınız bir başarının ardından yüreğiniz sevinç dolu varırsınız evinize. Kapıyı çaldığınızda sizi karşılayacak ve duygularınızı paylaşacak bir aileniz varsa, tıpkı üzüntünüzü bölüşülüp hafiflettikleri gibi mutluluğunuzun katlanarak çoğalmasını da sağlar ev halkı.
Kısacası toplumun huzuru gibi bireyin huzuru da ailede başlar, ailede biter. Rabbim hepimize evlerimizi dünya cenneti hâline getirmemizi sağlayacak bilgi, sabır, hoşgörü ve beceri nasip etsin...
Anne babalarımızın bizden, bizim yetiştirdiğimiz evlatlardan da Rabbim razı olsun...