Makale

DİN-AHLÂK Ayrışmazlığı

DİN-AHLÂK
Ayrışmazlığı

Dr. Yaşar Yiğit
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Din ve ahlâk kavramları
Arapça kökenli bir kelime olan din; sözlükte "örf ve âdet, ceza ve karşılık, mükâfat, itaat, hesap, boyun eğme, hakimiyet ve galibiyet gibi anlamlara gelmektedir. Terim olarak ise din; akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren İlâhi bir kanun anlamına gelmektedir. (Tümer, Cünay, "Din", DİA) Tehanevi ise kısmen farklı bir din tarifi verir: "Din, akıl sahiplerini kendi iradeleriyle şimdiki halde (dünyada) salâh, gelecekte (ahiretle) felâha sevk eden, Allah tarafından konulmuş bir kanundur." (Tümer, Cünay, "Din", DİA.) Tanımından da anlaşıldığı gibi dinin ilgi alanını, insan ve onun her iki âlemde saadeti teşkil etmektedir. Akıl ve irade sahibi bir varlık olarak insan, dünya ve ahiret mutluluğunu tercih hakkına sahiptir. Tercihin din yönünde kullanılması hedeflenen mutluluğun ilk adımını teşkil etmektedir.
Ahlâk ise; insanın iyi veya kötü olarak vasıflandırılmasına yol açan manevî nitelikler, huylar ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışlar bütünü olarak tanımlanabilir. Ahlâk; aynı zamanda, insanda yerleşmiş bulunan bir karakter yapısına işaret etmektedir. İnsanın düşünce ve niyetleri ile, eylemlerini, büyük çapta şekillendiren, sahip olduğu karakter yapısıdır, işte ahlâk; öncelikle insanın karakterini güzelleştirir. Onu iyi niyet ve düşüncelerin sahibi kılar. İyi niyet sahibi olduğu sürece, insanın eylemleri de her zaman iyiliğe yönelik olur. (Kılıç, Recep, Ayet ve Hadislerin Işığında İnsan ve Ahlâk, Ankara 1999, s. 1)
Din, insanlığın tarihiyle yaşıt bir olgudur Din, insanın Allah, diğer insan ve varlıklarla ilişkilerini düzenleyen ve onun hayatına yön veren, onlarla ilgili davranışlarına esas olacak kurallar bütününe verilen addır. Öyle ki din, insanlığın tarihi ile yaşıt iki önemli ve vazgeçilemez olgulardır. İlk insanın aynı zamanda bir peygamber olarak görevlendirilmesi din için geçen sürecin eskiliği konusunda bize yeterli fikir vermektedir. Şurası gerçek ki, tarih sahnesinde yer almış hemen her toplum dolaylı ya da dolaysız bir şekilde dinin kapsam alanına girmiş veya bir şekilde din ile ilgi kurmuştur. Bu durum dün öyle olduğu gibi, günümüzde de hatta insanlık var olduğu sürece benzeri şekilde devam edecektir, insanla beraber var olan, tarihin hemen bütün devirlerinde ve bütün toplumlarında karşılaşılan din olgusu, çeşitli şekillerde ve ibadet motifleriyle kendini göstermektedir. Din, toplumu ayakta tutan temel etkenlerin başında gelmektedir. Öte yandan felsefe, hukuk, ahlâk gibi bir kısım ilimlerin kaynağının din olduğu kabul edilmektedir. Hatta Victor Cousin, "Her şey din etrafında, din için, dinle teşkil olundu" demek suretiyle bu hususa daha kapsamlı bir açılım getirmektedir. (Tümer, Günay- Küçük, Abdurrahman, Oinler Tarihi, Ankara 1988, S. 13)
İslâm inancına göre dini vahiy yoluyla bildiren Allah’tır; bütün hak dinler Allah’tan gelmiş ve safiyetlerini korudukları sürece yürürlükte kalmıştır, ilk insan aynı zamanda ilk peygamberdir ve kendisine bildirilen din de tevhid dinidir. Allah’ın varlığı ve birliği ile nübüvvet ve ahiret inancı bütün İlâhi dinlerde değişmez ilkeler olarak yer alır. Bundan dolayı Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin getirdiği hak dinlerin ortak adı İslâm’dır. Ancak tarihin akışı içerisinde insanlar hak dinden uzaklaşmış ve beşeri zaaf neticesinde yanlış yollara, bâtıl inanç ve yaşayışlara yönelmişler, dinde meydana gelen bu bozulma ve farklılaşma sebebiyle Allah peygamberler göndererek insanları ya eski dinlerini aslî şekliyle öğrenip uygulamaya çağırmış veya yeni bir din göndermiştir.
Din evrensel bir gerçektir Tarihin bütün devirlerinde ve bütün toplum- larda daima kendisiyle karşılaşılan evrensel bir olgu olan din, insanı hem içten hem dıştan kuşatan, onun düşünce ve davranışlarında kendini gösteren bir disiplindir. Öyle ki bunun yansıması olarak dünyamızda hemen her şehirde dinlere özgü mabet veya mabetlere rastlamak mümkündür. Günümüz dünyasında, üniversite, ticaret ve kültür merkezleri, sinema ve tiyatro salonları gibi sosyal ve kültürel faaliyetlerin icra edildiği çağdaş kurum ve kuruluşların yer almadığı kent ve şehirlere rastlamak mümkündür. Ama şöyle ya da böyle dünyanın hemen her yerinde insanların ibadetlerini yaptığı bir mabet veya tapınağın bulunmadığı yerleşim merkezinden söz etmek mümkün değil gibidir. Dünyamız, bu yönüyle âdeta mabetler topluluğunu sembolize etmektedir. Bu durum her insanın özünde var olan, inanma ya da kulluk duygusunun, olumlu veya olumsuz bir biçimde dışa yansıması şeklinde açıklanabilir. Öte yandan insanlar, tarih boyunca kendisinin insan üstü bağlan bulunduğunu, ihtiyaçları için onu aşan bir yüce kudrete yönelmesi gerektiğini düşünmüştür. Şurası unutulmamalıdır ki, insanın yüce bir kudrete gönülden bağlanması onun gücüne güç katar; dua, niyaz, iltica insanı ulvileştirir. Allah sevgisi ve korkusu iki yönden insanın ruhî ilkelliğini giderir, ona kuvvetli bir irade ve sağlam bir karakter kazandırır. Böyle kimselerin içinde yer aldığı toplumlarda erdem ve fazilet yarışı başlar. Başka bir ifadeyle insanı insan yapan değerler bu tür toplumların öncelikli tercihi ve vazgeçilmezidir.
Güzel ahlâkta model Hz. Peygamber’dir
İslâm ahlâkının şekillenmesinde Kur’an yanında âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in sünnetinin işlevi de inkâr edilemez. Zaten Kur’an’da onun yüce bir ahlâk üzere olduğu, (Kalem, 4) onda tabi olunacak güzel bir örneğin, modelin (Ahzap, 6) bulunduğu ifade buyurulmaktadır. Hz. Peygamber bizzat kendisi de "Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim." (Ibn Hanbel, Müsned, II, 381) buyurmuştur. Yüce bir ahlâk üzere olan Resulullah (s.a.s.), güzel ahlâkın, iyinin, iyiliğin modeliydi, temsilcisiydi. Nitekim örnek olarak sunduğu hayat tarzı, onun sünnetini oluşturuyordu. İnsanlık, artık iyi ile doğruyu, güzel ile çirkini onun penceresinden bakarak daha berrak görme şansına sahipti. O, örnek davranışlarıyla kendi evlatlarını kuma gömecek derecede vahşileşen bir toplumu, insanı saygın bir varlık kabul eden medenî bir kitle konumuna getirmiş, zulüm ve ahlâksızlıklarla dolu bir toplumdan ’asr-ı saadet’e damgasını vuran gıpta edilecek nesiller yetiştirmişti. Ondan sonraki dönem ve nesillerde de Resulullah’ın söz ve uygulamaları etkin olmuştur. Onun sözleri, insanların birbirlerine karşı iyi davranmaları ve birbirleriyle iyi ilişkiler içerisinde olmaları konusunda yerine göre birer emir mahiyetinde, yerine göre de tavsiye niteliğinde olup, Müslümanlara belli bir görev ve sorumluluk bilinci yüklemiştir. Siyasal, ekonomik, kültürel açıdan buhranlarla, problemlerle kıvranan günümüz dünyasında, onun ahlâkına ve bu bağlamda "sünnet"ine dün olduğundan çok bugün daha fazla ihtiyaç bulunduğunda kuşku yoktur. Onun ahlâkı, hakkı arayan ya da İslâm’ı gerçek biçimde yaşamak isteyen insanlara en kıymetli bir rehber durumundadır. O’nun ahlâkında, öznesi ve nesnesi her kim olursa olsun zulme, düşmanlığa, kin ve şiddete, hakların gasp edilmesine asla yer yoktur. Aksine bunların yerine adalet, hakka saygı, merhamet, hoşgörü İslam’ın ve onun peygamberinin öngördüğü temel ilkelerdir.
Ahlâkın iman boyutu ve güzel ahlâk
Ahlâken değerlendirilmeye tabi olan sadece insandır. İnsan dışındaki canlılar ahlâklı veya ahlâksız şeklinde bir değerlendirmeye tabi tutulamazlar. İnsan; iyiliğe yönelir ve yeteneklerini o yönde geliştirirse güzel ahlâklı; kötülüğü seçer ve kendini o yönde yetiştirirse kötü ahlâklı olarak nitelendirilir. Şüphesiz İslam dininin gayesi, insanı güzel ahlâk sahibi kılmaktır. Güzel ahlâklı insanın ayırt edici vasfı, kötülüklerden kaçınıp iyilikleri istemesi ve hayatta onları uygulamasıdır. İyiliğin ve kötülüğün ne olduğunu soran kişiye Hz. Peygamberin verdiği cevap şöyledir: "İyilik, güzel ahlâktır. Kötülük (günah olan şey) de seni içten içe rahatsız eden ve insanların fark etmesinden hoşlanmadığın şeydir. (Müslim, Birr, 14-15) Daha önce de nakledildiği gibi Resulullah gönderiliş gayesini, ahlâki güzellikleri tamamlamak olarak belirtmiştir. Yine Hz. Peygamber, "En iyileriniz, ahlâk bakımından en güzel olanlarınızdır.’ (Buhari, Edeb, 39; Müslim, Fezail, 68) "Şüphesiz insan güzel ahlâkı ile, geceyi ibadetle geçiren insanın derecesine ulaşır." (Ebu Davud, Edeb, 8) buyurmak suretiyle güzel ahlâkın önemini vurgulamıştır.
Güzel ahlâk, aynı zamanda kişideki imanın olgun olup olmadığının da göstergesi durumundadır, "iman açısından en olgun mümin, güzel ahlâk sahibi olan ve ailesine iyi davranandır." (Tirmizi, Rada’, 11; Ebu Davud, Sünnet, 15) hadisi bu hususu dile getirmektedir. Hz. Peygamberin güzel ahlâkla ilgili hadislerinden bir kısmını nakletmemizin yerinde olacağı kanısındayız:
"Allah yanında kötü ahlâktan daha büyük bir günah yoktur. Çünkü kötü ahlâk sahibi, bir günahtan çıkar, diğerine düşer." (Münziri, et- Tergib ve’t- Terhib, 111/278.), "Nerede olursan ol, Allah’a karşı saygılı ol. Bir kötülüğün arkasından onu yok edecek bir iyilik yap ve insanlara güzel ahlâkla muamelede bulun." (Tirmizi, Birr, 55) "Kötülüğünden çekinerek insanların terk ettiği kişi, insanların en kötü (şerli) lerinden- dir." (Tirmizi, Birr, 59), "Kıyamet gününde mümin kulun terazisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allah Teala çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder." (Tirmizi, Birr, 61)
Görüldüğü gibi iman ile ahlâk arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Güzel ahlâk, kemâl seviyesindeki olgun bir imanın göstergesi durumundadır. Kötü ahlâk da imandaki zaafa işaret eder. Çünkü İslam’da, dinamik, harekete geçirici bir iman anlayışı vardır, insanların sadece iman etmeleri değil, aynı zamanda güzel davranışlarda bulunmaları da istenir. (Kılıç, s. 15) Nitekim bu husus değişik vesilelerle Kur’an’da çokça vurgulanır. "Asr’a yemin ederim ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip güzel eylemlerde bulunanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır. (Asr, 13) ayetleri söylenenlerin temeli mahiyettedir.
İman olumlu davranışları, aksiyonu gerektirmektedir. Bu davranışların sergilenmesinde sabır ve haktan sapmama da önemli olgulardır. Ayrıca iyi ve kötü her amelin değerlendirileceği kıyamet gününde, en makbul ibadetin, güzel ahlâk olacağı belirtilmektedir. Zira bütün ibadetlerin bir hedefi de, insanı güzel ahlâk sahibi yapmaktır. Kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruçlar, verdiğimiz zekât ve sadakalar hep bizi olgunlaştırmak, mükemmel ahlâka ulaştıran farz kılınmış görevlerdir. Zira Yüce Allah’ın bizim namazlarımıza, oruçlarımıza, zekât ve sadakalarımıza ihtiyacı yoktur. Nitekim Kur’an-ı Ke- rim’de "Sana vahyedilen kitabı oku ve namaz kıl; çünkü namaz çirkin ve kötü işlerden alıkor..." (Ankebut, 45) "Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız diye size de sayılı günlerde farz kılındı..." (Bakara,183) "Onların mallarından sadaka al. Onunla kendilerini temizlemiş ve tezkiye etmiş olursun" (Tevbe, 113) ayetleri bu ibadetlerin kişiyi güzel ahlâka ve bu bağlamda nefis tezkiyesine ulaştırmak için olduğunu vurgulamaktadır. ibadetlerin kişiyi güzel ahlâka ulaştırmayı amaçladığını Hz. Peygamber de değişik vesilelerle dile getirmiştir. Örneğin, "Kim yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi terk etmezse, Allah’ın o kimsenin yemesini içmesini bırakmasına ihtiyacı yoktur. (Buhari, Savm, 8, Edeb, 5i) hadisi, ibadetlerdeki maksadı yansıtması açısından gayet dikkat çekicidir. Allah’a iman eden kimse güzel ahlâkı sayesinde ebedi kurtuluşa erecektir. Nitekim Hz. Peygamber’e, insanları cennete en fazla götürecek şey nedir? diye sorulduğunda O, "Allah’a saygı (takva) ve güzel ahlâktır" (Tirmizi, Birr, 62) şeklinde cevap vermiştir. Takva diye ifade ettiğimiz kulun, önce Allah’ın emir ve yasaklarını gözetme konusunda gösterdiği en üstün saygı ile, insanların karşılıklı münasebetlerini düzenleyen güzel ahlâk, cennete en fazla girmeye sebep olan iki hâl ve davranıştır. Takva ve güzel ahlâk sadece uhrevî kazanımları açısından değil, dünyevî kazanımlar açısından da oldukça önem arz etmektedir. Bu iki hasletin ağırlıkta olduğu bireylerden teşekkül eden toplum, âdeta cenneti daha şimdiden bu dünyada yaşayacaktır. Zira o toplumda güzellikler hakim olacak, herkes ’öteki’nin hak ve hukukuna riayet edecek, İlâhi bir kontrol mekanizmasının onun her türlü eylem ve davranışından haberdar olduğu bilinciyle olumsuz davranışlardan uzak kalacaktır.
Ahlâk ile din birbirinden ayrılması mümkün olmayan iki olgu konumundadır. Ahlâkı dinden ayrı olarak düşünmek, onu güçsüz, tesirsiz ve cılız bir hâlde kalmaya mahkûm etmek demektir. Halbuki dinin hayat dolu ikliminde yetişip boy atan, İlâhî kaynaklardan beslenerek gelişen ahlâk ise kudretli, dipdiri ve etkin olacaktır. Emir ve yasaklarını kayıtsız şartsız ifa ettirecek gücü kolaylıkla kendinde bulacaktır. Din ve ahlâk, mutlu, erdem sahibi, kendisine ve topluma yararı dokunan insanı hedefler. Her ikisi de insana ve topluma zararlı olan şeylerle mücadele ederler. Din insanın dünya ve ahiret saadetini hedefler. Ahlâk da insanın bireysel ve toplumsal bazda mutluluğunu amaçlar. Dolayısıyla din ve ahlâk, insanın mutluluğunu amaçlama noktasında kesişirler. Bu hedefin gerçekleşmesi için, uyulması gerekli bir dizi kurallar öngörülmüştür.