Makale

Estetik ve Güzellik Duygusunun Fıtrîliği

Estetik ve Güzellik
Duygusunun Fıtrîliği

Doç. Dr. Yılmaz Can

Sanat-Din, Sanat-İslâm İlişkisi
Bütün dinler ortak bir özellik olarak şu veya bu ölçüde hayatı ve varlıklar âlemini kendi bakış açısıyla tanımlayıp yorumlayarak, hayata ve varlıklar âlemine dair birtakım değerler, ölçütler ve anlamlar vaz ederler. Sanat ise, birey ve toplumların duygu, düşünce, inanç, örf, âdet ve geleneklerini, hayat ve varlık âlemine bakışını çeşitli malzeme, araç ve yöntemleri kullanarak ahenk içinde yorumlamasıdır. Hâl böyle olunca, sanat ve dinin yolu hayatı ve varlık âlemini yorumlama konusunda birleşmekte, daha doğrusu kesişmektedir. İşte bu yüzden Hıristiyan toplumların sanatında Hıristiyanlığın; Müslüman milletlerin sanatında da İslam’ın izlerini görmek mümkündür. Örneğin Hıristiyan inancını çok güçlü bir şekilde yaşayan Bizans’ın sanat anlayışında, Hıristiyanlığın etkileri çok güçlü olmuştur. Bunun yanında, Müslümanların resim ve heykele karşı takındıkları olumsuz tavır, Müslümanların sanat anlayışına yansımış ve Müslümanlar, sanat uğraşılarında resim ve heykele uzak durarak, bu iki unsurun yerini hat ve minyatürle doldurmaya çalışmışlardır. Bu genel değerlendirmeden sonra şimdi, birkaç alt başlık altında, İslâmiyet ile sanat arasındaki ilişkiyi tanımlamaya, ortaya koymaya çalışalım.
Her insanda estetik ve sanat duygusu fıtrîdir. Yani doğarken, dünyaya gelirken bu duyguyu yüklenmiş olarak doğarız. Fakat zamanla bu duygu, aldığımız eğitim ve içinde bulunduğumuz sosyal ve kültürel şartların tesiriyle gelişir veya biraz körelir. Bununla birlikte, bu duygunun tamamen yok olması mümkün değildir. Esasen bu duygunun yokluğu hastalık hâli olup, insan için anormal bir durumu ifade etmektedir.
Estetik ve sanat duygusunun fıtrî olduğuna hayatın içinden deliller bulmak mümkündür. Normal bir insan, çevresinde gördüğü güzellik ve çirkinlikleri fark eder. Yaşadığımız coğrafyadaki tabiî güzellikler ilgimizi çeker. Dinlenmek, piknik yapmak için yeşillik, ağaçlarla süslü, hoş manzaralı yerleri tercih ederiz. Moloz yığınları arasında piknik yapmak, dinlenmek hiç kimse için cazip değildir. Yeşillikler arasında akıp giden bir ırmak, halı gibi kumlarla kaplı sahiller, masmavi bir deniz, rengârenk çiçeklerle bezeli bir tabiat parçası hep ilgimizi çekerler, bizde hayranlık uyandırırlar. Çok iyi tasarlanıp dizayn edilmiş bir otomobil, güzel bir kumaştan çok iyi dikilmiş bir elbise, güzel tefriş edilmiş bir oda, özenle, intizamla inşa ve imar edilmiş bir kent görünce de hayranlık duyarız, içimizde hoş, tatlı kıpırtılar oluşur. Bunlara karşılık, yanımızda oturan arkadaşımızın saçlarının dağınıklığı, sınıfımızın tertemiz süt beyazı duvarına sürülen çirkin lekeler, park yerine karmakarışık park edilmiş otomobillerin oluşturduğu düzensizlik bizi rahatsız eder. Yine kravat, ceket ve gömleğimiz arasında ahenk ararız. Sağlıklı olmak için kullandığımız gözlüğümüzde bile, ten ve saç rengimizle uyum ararız. Bütün bunları önemli ölçüde kendiliğinden içgüdüsel olarak yaparız. Güzellik veya çirkinlik karşısında gösterdiğimiz tepkiler kendiliğinden ortaya çıkan, ruhumuzdan, benliğimizden kopup gelen tabiî reflekslerdir.
Nusret Çam, estetik ve sanat duygusunun fıtriliğine işaret ederken, çocukluk dönemlerinde gösterdiğimiz sanat içerikli bazı faaliyet ve yönelimlere dikkat çekerek şöyle demektedir:
"insanı tam olarak tanımak için tutulması gereken yollardan bir tanesi, davranışlarını henüz dinî ve sosyal baskılardan azade, en samimi bir şekilde dile getiren 3-5 yaşlarındaki çocukların faaliyetlerini gözlemek olmalıdır. Çünkü bu çağdaki çocuklar, doğuştan sahip oldukları içgüdülerini, melekelerini ve kabiliyetlerini, içlerinden geldiği gibi hareket ederek, en tabiî şekilde sergilerler. Bu davranışlar onlar için hem bir oyun, hem de yetişkinlik çağlarındaki faaliyetleri için bir alıştırma ve hazırlıktır. Bu konudaki bazı tespitlerimizi genelleştirerek söylemek gerekirse, hiçbir insan yoktur ki, o günkü imkânları ve kabiliyetleri çerçevesinde çocukluğunda sanat faaliyetleri diyebileceğimiz faaliyette bulunmamış olsun, işte insanın bu gibi faaliyetleri, onda güzellik ve sanat duygusunun fıtrî olduğunun güzel bir işaretidir."(N. Çam, Islâm’da Sanat Resim ve Mimari, Ank. 1994, s. 17-18)
Estetik ve sanat duygusunun fıtriliğine, İslâm’ın Kutsal Kitabı Kur’an’dan da deliller getirebiliriz. Kur’an’da pek çok ayette güzelliklerden söz edilip, bu güzelliklere dikkatimiz çekilmektedir. Bu ayetlerden bazılarında şöyle denilmektedir. Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Allah’ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir. Ne güzel biçim vereniz Biz. Andolsun Biz gökte burçlar yaptık ve onu bakanlar için süsledik. Binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri yarattı. Akşamleyin meradan getirdiğiniz sabahleyin meraya götürdüğünüz zaman, onlarda (hayvanlarda) sizin için bir güzellik vardır. O, denizi hizmetinize verdi ki, ondan takınacağınız süsler çıkarırsınız. Ayrıca Kur’an’da iyi kullara sunulacak cennet nimetleri sayılırken, saraylardan, güzel konutlardan, çok güzel işlemeli döşeklerden, atlastan yataklardan, ipek elbiselerden, altın ve gümüşten mamul bilezik ve kaplardan, billur kupalardan ve inciden bahsedilmektedir.
Görüldüğü gibi ayetlerde Yüce Yaratıcı, kullarına birtakım güzelliklerden söz etmektedir. Yaratıcı’nın bu şekilde hitap etmesi, kullarının güzellik ve çirkinliği ayırt edebilecek yetiye, kabiliyete sahip olduğunun delilidir. Aksi takdirde güzellikten anlamayan, etrafındaki güzellikleri farkedemeyen bir varlığa güzelliklerden bahsetmek, abes ve anlamsız bir davranış olurdu ki, Yaratıcı böyle anlamsız ve abes davranışlardan , uzaktır. Zira insanı yaratan Allah, onun doğasını, I karakterini, kabiliyetlerini en iyi bilendir. Onu güzelliği farkedebilecek bir yetiyle donattığı için, ona bu şekilde hitap etmektedir.
Sonuç olarak söylemek gerekirse, bizim dışımızda güzellik denilen objektif bir hakikat vardır.
Bu hakikat ile yüzyüze geldiğimizde, ruhumuza üfürülmüş güzellik ve sanat duygusu harekete geçerek, bu hakikatin varlığını hissetmekte, algılamakta ve neticesinde ruhumuz hazza ve hoşluğa gark olmaktadır. İnsandaki bu güzeli algılayabilme yetisi, güçlülük ve zayıflık bakımından, kişiden kişiye daha yaratılış aşamasında farklılaştığı gibi, alınan eğitim ve içinde bulunulan şartların tesiriyle de farklılaşabilmektedir.
İslâm açısından sanat
Kur’an’ın ifadesine göre Allah, insanı yaratıp biçim verdikten sonra, ona kendi ruhundan üf- lemiştir.(Hicr, 29; Secde, 9; sad, 72) Yine Kuran’ın beyanlarında güzellik vardır. Adalet vardır, dürüstlük vardır. Merhamet vardır. Ahde vefa vardır. İşte Allah Kur’an’da zikredilen bu sıfatlarından birer cüz de insana vermiştir, yani kendinde olanlardan insanın ruhuna da üflemiştir. Her insan doğarken bu sıfatlarla donanmış olarak doğar. Ancak söz konusu sıfatlar, Allah’ın varlığında mutlak, eksiksiz olarak tecelli ederken, insanda eksik, insanın gücü, kudretiyle mütenasip yetiler, kabiliyetler olarak açığa çıkmaktadır. Vahye göre, bu bağlamda makbul insana düşen görev, kendindeki bu cüz’î yetenekleri geliştirip, her geçen gün Yaratıcı’nın sıfatlarıyla daha yüklü bir şekilde donanmayı başarabilmektir.
İnsanın ruhuna üfürülmüş yetenekler ve bunlardan konumuzla ilgili olan estetik ve güzellik duygusu, yetisi hayatın içinde iki şekilde tecelli etmektedir. Bu duygu sayesinde insan, daha önce de işaret ettiğimiz gibi bir yandan çevresindeki güzellikleri fark edebilirken, diğer taraftan bu duygunun yarattığı fıtrî motivasyonla sürekli güzeli, daha güzeli arama çabası içindedir. Bu arayış mutlak güzelliğe, mutlak güzelliğin sahibi Yaratıcı’ya yönelmiş fıtrî bir arayıştır. Yücelmenin, yükselmenin ve makbul insan olmanın yolunun, Yaratıcı’nın sıfatlarıyla mümkün olduğunca sıfatlanmaktan geçtiğini bilen Müslüman, sürekli daha güzeli arar. Bunun için ihtiyaç duyacağı güç, yeti ruhuna üflenmiştir. Bu fıtrî arayış, insanı adım adım Yaratıcı’sına götürür. Çünkü hedefte mutlak güzelliğin sahibi Yaratıcı vardır. Bir merdivenin basamaklarına tırmanırcasına sürekli daha güzeli aramak, adım adım güzelliğin erişilmez zirvesinde bulunan Yaratıcı’ya yaklaşmak demektir. İşte İslâm mantığında sanat, güzellik kulvarında yani hayatın güzellikle ilgili boyutunda, adım adım Yaratıcı’ya yakınlaşmak demektir. Bu bağlamda sanatçı ise, Yaratıcı’ya yakınlaşmak isteyen insandır.
Görüldüğü gibi, İslâm mantığında sanatın çok meşru ve önemli bir konumu vardır. 1400 yıllık İslam dünyasında, ahşap, taş, tuğla, mermer ve çinilerle inşa edilmiş sayısız güzel eserler, Kur’an harflerinin çeşitli istifleriyle oluşan güzellikler, hep tanımlamaya çalıştığımız insandaki fıtrî güzellik arayışının, yani onu adım adım Mutlak Güzel’e yaklaştıran yönelişin meyveleridir. Bu zaviyeden bakıldığında sanat, bir anlamda fıtrî ve kutsal bir olgudur.