Makale

Dr. Tahsin Görgün “Daha önce olduğu ve bundan sonra da olacağı gibi biz, Kur'an-ı Kerim'in tamamına muhatabız. “

SÖYLEŞİ

Hafsa Fidan

Dr. Tahsin Görgün

“Daha önce olduğu ve bundan sonra da olacağı gibi biz, Kur’an-ı Kerim’in tamamına muhatabız. “

Öncelikle bireysel varoluşumuz açısından Kur’an’ın yeri ve önemi üzerinde durmanızı isterim. Kur’an bir Müslüman için hangi anlamları çağrıştıran bir kitaptır? Bir Müslüman’ın kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim’i merkeze alarak inşa ettiği dünyanın özellikleri nelerdir?
İnsanlar, İmam Gazali’nin ifadesi ile, "ihtiyara mecbur olmaları" sebebi ile yaşadıkları müddet karar vermek ve buna göre davranmak zorundadırlar. Diğer canlılar insiyakları ile hareket ederken, insan fiilleri, sebepler, amaçlar, hâller, makamlar, maksatlar, garazlar gibi birçok terimle ifade edilebilecek bir çevre ve çerçevede gerçekleşir, insanların ilk bakışta tamamen kendisine has ve "bireysel" gibi gözüken dünyası, başkaları ile paylaştığı bir dünyayı iktiza ettiği için, sebepler, amaçlar, hâller, makamlar, maksatlar ve garazlar gibi unsurları açısından bireyselliği aşar ve insan olmak ancak bunlar ve benzeri terimlerle ifade edilebilecek "mânâlar"! kavrıyor ve kavradığını diğer insanlara gösteriyorsa ancak o zaman söz konusu olmaktadır. Daha başka bir ifade ile "insan olmak" veya "İnsanî varoluş" ancak bireyselliği aşmakla mümkündür.
Müslümanlık ise, insanların "olabileceği" veya "iştirak edebileceği" bir varoluş şekli olduğu için, insanların sahip olduğu müştereklerden daha fazlasını gerektirmektedir. Dolayısı ile bireyselliği terk etmeden gerçekleşemez. Bunu bizim klâsik dilimiz, icma dışında müslümanlığın olamayacağı veya cemaati terketmenin dini terketmeye götüren bir yol olduğu ve dinin gerçek anlamda ancak cemaatle yaşanabileceğini (veya bu anlama gelecek birçok şeyi) söylerken dile getirmekte; ayrıca özellikle camide ve cemaatle namaz kılmanın, münferiden kılınan namazdan en azından yirmi yedi kat daha fazla sevap olduğunu söylerken müşahhas bir hâle getirmektedir.
İşte adına Müslümanlık veya İslam dediğimiz bu müşterek varoluş şeklinin aslını Kur’an-ı Kerim teşkil etmektedir, insan, İlâhî hitabı fark ederek kendisini bu hitabın mazharı hâline getirmekle mükellef olur; mükellef olma, insanı aktif olarak iradesini kullanmaya ve olup bitene müdahale etmeye sevke- der. Bu müdahale, kendisini önceleyen bir şeye, Müslümanlığa iştiraki gerektirdiği için, insan kendi bireyselliğini terk ederek bu müşterek varoluş şekline, yani dine iştirak ederek, Müslümanlar arasına katılır. Bu, insanın bu dünya hayatında, kendi iradesini İlâhî iradeye bağlaması ve İlâhî emirlerin tahakkukuna bir vasıta ve bir vasat hâline gelmesi anlamına gelmektedir. Kur’an bu vasat hâline gelmenin esasını teşkil etmektedir.
Toplumsal yaşam ölçeğinde Kur’an, ne gibi işlevler yüklenmektedir? Örneğin Kur’an’ın insanlara sunmuş olduğu etik değerlerin toplumun yapısını ve işleyişini belirleyen bir fonksiyon icra ettiğini görmekteyiz, hırsızlığı kötülemesi, zinayı yasaklaması ve bu yasakların toplumun huzuruna katkıda bulunması gibi. Bu noktada Kur an ın önemine değinir misiniz?
Müslümanlar, ferdiyetlerini ancak Müslüman olduktan sonra, iradeleri ve ıstitaatları ile kazanmaktadırlar. Bu bir anlamda "hayırlarda yarışmak" şeklinde gerçekleşmekte ve bütün bir hayatı tam anlamı ve bütün boyutları ile bir "ahlâkî sınav" hâline dönüştürmektedir. Ahlâkî sınav kendisini, ilk bakışta tamamen ferdî ve kişisel olarak kabul edilebilecek, niyet alanında ortaya çıkarmakta; buna bağlı olarak ta insanın etrafı ile kurduğu her türlü irtibat, bir tür kalbin fiilleri olarak ahlâkî sınavın ilk aşamasını teşkil etmektedir.
Müslümanlığı teşkil eden temel ve herkes tarafından -farkında olunarak veya olunmadan- paylaşılan değerler, toplumsal hayatı mümkün kıldığı gibi, bu sayede insanlar Müslüman olarak kendi ferdiyetlerini kazanma ve bu çerçevede kendi ıstitaatlerini gösterme imkânını elde edebilmektedirler. Meselâ bunlar arasından bazıları Mimar Sinan olmakta, başkaları Mevlâna, başkaları Nasreddin Hoca, daha başkaları Yunus Emre, daha başkaları Fuzulî ve diğerleri de Molla Fenari veya Hadimi... olabilmektedirler. Dikkat edilecek olursa bu isimlerin hepsi aslında biriciktir ve bunların bir İkincisi bulunmamaktadır. Yunus Emre’nin Yunus Emre olmasını mümkün kılanın Müslümanlık ve onun Müslümanlığa iştirak etmesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum çok kabaca Kur’an’ın Müslümanca varoluş şeklinin esasını teşkil etmesi ile doğrudan alakâlıdır ve aynı zamanda Hz. Peygamber’e ittiba etmenin bir neticesidir.
Tevatüren nakledilen Müslümanlığın Kur’an’dan kaynaklandığını ve dikkatli bir gözün aralarındaki irtibatı kolayca kurabileceğini ayrıca söylemeye gerek yoktur. Ancak burada unutulmaması gereken nokta, sünnet ve cemaatin de, bir taraftan icma diğer taraftan da tevatür olarak, ciddi bir dahlinin olduğu ve bunların bir tür gövde mesabesinde bulunduğudur. Yani müslümanlık dediğimiz varoluş şeklinin kökleri Kur’an’da olmakla birlikte, Kur’an’dan ibaret değildir.
Kur’an’ın dünyanın her bir köşesinde yaşayan insanları -Müslümanları- yer yer maddî, manevî, siyasî anlamda birleştirme gibi evrensel ölçekte işlevsel bir değeri vardır. Taşımış olduğu bu değer aracılığıyla Kur’an, Müslümanların lehine bir direnç noktası oluşturmaktadır. Burada Kur’an’ın bir metin olarak kültürel, millî değerleri ve dili aşan yönünü görmekteyiz. Bu konuda neler düşünmektesiniz?
Kur’an’ın asırlardan beri tevatüren nakledilmesi demek, insanların ona inanması ve onu tebliğ ve beyan eden Hz. Peygamber’in sünnetine ittiba ederek, bir kısmında icma ve bir kısmında ihtilaf etmeleri; icma edilenler üzerinde ittifak etmenin farz, ihtilaf ediienier üzerinde de ihtilaf etmenin caiz olduğu neticelerine varmaları ile alâkalıdır. Bu yönden sünnet ve icmanın etkin olması, dünyanın dört bir yanında yaşayan Müslümanlar arasında, yukarıda işaret ettiğimiz Müslümanlık müştereği- nin etkin olması ile de alakalı olarak, ortak bir zemin teşkil etmiştir ve etmeye de devam etmektedir. Bu müşterek zemin iradî ve keyfî olarak kurulmadığı için iradi ve keyfi olarak da değiştirilemez. Bu müşterekleri bazı şahıslar terketseler de, onların terk etmeleri, onların Müslümanlıktan bir geri adım atmaları anlamına geleceği için, Yüce Allah tarafından olduğu gibi Müslümanlar tarafından da -en azından müspet olarak- kabul edilmeyecektir.
Konuyu bir örnekle açalım isterseniz.
Kur’an’ın tevatüren nakledilmesi demek, sadece onun hafızlar tarafından nakledilmesi anlamına gelmez veya sadece onun yazılı kitaplar şeklinde nakledilmesi anlamına da gelmez; meselâ "namaz kılınız!" (ekimu’s-salah) ifadesinin içinde geçtiği ayetlerin, lafzen veya yazılı olarak insanların birbirlerine iletmesi anlamına gelmez; tevatür bunun ötesinde insanların aynı zamanda namaz kılmaları ve namaz kılmalarını bu ayetlerlerle birlikte ifade etmeleri anlamına gelmektedir. Yani tevatür sadece bir rivayet şekli değil, bir varoluş şeklidir ve Müslümanlık dediğimiz varoluş şeklinin esasını teşkil eder. Bu sebeple sırf entelektüel bir Müslümanlık, hiçbir zaman olmamıştır ve olmayacaktır da. Müslümanlar arasındaki müşterekler ise Müslümanların elde ettikleri bir başarı olmayıp Müslümanlığın Müslümanlara sağladığı bir imkân, bir varoluş, bir tahakkuk zeminidir.
Kur’an’ı anlama söz konusu edildiğinde avamın yaklaşımı ile entelektüelin yaklaşımı -örneğin ilâhiyât fakültesinde tefsir kürsüsündeki bir akademisyenin yaklaşımı- arasında farklar olduğu görülmekte. Sizce bu farklar doğal ve olması gereken farklar mı? Kur’an’ı anlama söz konusu edildiğinde entelektüel ve avamî okuma ve duruş farkları olmalı mı?
Entelektüel ile avamın Kur’an ile olan irtibatının esasında herhangi bir farklılık arz edebileceğini düşünebilmek, şahadetin anlamını henüz kavramamış olmak anlamına gelir. Ancak size bu soruyu sorduran bir durum da söz konusudur ve son asırlarda yaşadığımız bir süreç neticesinde ilim hayattan koptuğu ve "hayata rağmen bir tavır" ilim zannedildiği için, avamın Kur’an ile olan irtibatı ile entelektüelin yaklaşımı arasında, birisi tefekkür içermeyen ve sübjektif, diğeri araştırma ve düşünceye dayalı, dolayısı ile "objektif" bir yaklaşım tarzı içerdiği gibi esası olmayan bir tür ayrışma varsayılmıştır.
Kısaca şunu söyleyebiliriz: Bilim keyfi olamaz; bilimde mutlaka başka insanların da tahkiki, bir iddianın doğru olup olmadığını, bir haberin isnadının sahih olup olmadığını araştırma imkânı teslim edilmelidir. Ancak burada tayin edici olan, esas olarak alınacak sübjektifliklerin ne olduğu, kimin sübjektifliklerinin kesişme noktası olan, hangi "in- tersubjektiflik"in bilimselliğin esasını teşkil edeceğidir. Genel olarak Islâm Dünyası’nda ve özel olarak da Türkiye’de son zamanlarda bu intersubjektiflikte esas olanın batılı araştırmacılar, yani oryantalistler, olduğu ve onların kabul edebileceği şekilde konuşmanın, bilimselliğin ilk ve en önemli şartı olarak kabul görmeye başladığını söyleyebiliriz. Oryantalistleri bir şekilde dikkate almak, -bu "bir şekilde" çok çeşitli şekillerde ve en masum hâliyle "oryantalistlere cevap" şeklinde karşımıza çıkmakta ve derece derece, oryantalist dili kullanmayı, meselâ Peygamber Efendimiz hakkında sadece Muhammed veya Peygamber gibi tabirlerle konuşmak, Cenabı Hakk’tan Kur’an-ı Kerim’den bahsederken, bizi neredeyse hiç ilgilendirmeyen, bir "hint köylüsünden" bahseder gibi veya herhangi bir kazıda ele geçmiş herhangi bir "eski eser"den bahsediyor gibi bahsetmek,- bilimsellik ölçüsü veya bilimsellik gereği olarak kabul etmeye başlayanlar bile oldu. Böyle olunca yanlış anlaşılan ve kötüye kullanılan bir bilimsellik iddiası ve belki ideolojisi, ilginç bir durum ortaya çıkardı. Bu durum, "ilâhiyat hocası" ile "avam" arasında, Kur’an-ı Kerim ve genel olarak İslâm söz konusu olduğunda, bir farklılık ve bir farklılaşma ortaya çıkardı. Avamın tavrı entelektüel kesim olarak kabul edilebilecek modern ilâhiyatçılar tarafında sübjektif ve duygusal olarak kabul edilirken ilâhiyatçıların tavrı, "avam" tarafından en iyi ihtimalle dine ve Kitaba saygısızlık olarak kabul edildi. Bunu en azından burada daha fazla ele almanın bizi amacımızdan uzaklaştıracağını hatırda tutarak sadece şu kadarını söyleyebiliriz: Bu durum sadece ilâhiyatçılara has bir durum değildir. Bu, genel olarak bizim son iki asırda yaşadığımız sömürgeleşme süreci içinde, sömürge aydınları ile halk kültürü arasında ortaya çıkan bir "yabancılaşma" sürecinin, dinî ilimler alanında gözüken bir şeklidir. Ve nihaî olarak ancak bu sömürge şartları aşılınca aşılacaktır.
Kur’an’ı anlama üzerine çalışan bir Müslüman ve entelektüel olarak metne baktığınızda oradan çıkarmış olduğunuz "ana ilkeler" nelerdir? Sorumu daha farklı soracak olursam sizce Kur’an’ın en temel vurguları neler üzerinedir?
Çok kısaca cevap vermek gerekirse Kur’an-ı Kerim insanları, insanlıktan Müslümanlığa taşıyan bir vasattır. Bu bir vasıta olmadığı anlamına gelir. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’i bazı temel ilkelere irca etmek doğru değildir. Ancak bu, Kur’an-ı Kerim’de bazı ilkelerin bulunmadığı anlamına gelmemelidir. Bu ilkelerin belirli bazı ilkeler olduğu ve bunların sayılarının da sınırlı olduğunu düşünmemek gerekir. Bunu kısaca şöyle ifade edebiliriz. Meselâ Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın bahsettiği konulardan birisi insanların ölümlü olduğu ve ölümün bir son olmayıp, bir başlangıç olduğudur. Biz bunu bu şekilde ifade edip, buna bir ilke diyebiliriz. Ancak başka birisi bunu daha da kısaltarak, ahi- rete iman diye isimlendirebilir.
Kur’an-ı Kerim’de hangi ilkelerin bulunduğu sorusuna verilecek cevaplar, bizim karşı karşıya kaldığımız sorunlar ve sorularla doğrudan alâkalıdır. İşin ilginç tarafı sorun ve sorularımızın oluşma sürecinde bizim Kur’an-ı Kerim ile sürdürdüğümüz "şahadet irtibatı"nın doğrudan bir dahlinin olması ve sorunlarımızı keşfederken ve tanımlarken, yani teşhis ederken, -buna biz meselelerimizin "taayyün etmesi" de diyebiliriz,- bizim bu irtibat içinde bunu gerçekleştirdiğimizdir. Bütün teknolojik müştereklere rağmen dünyada Müslümanların mesele olarak gördüklerinin Müslüman olmayanlardan farklı olması bununla alâkalı olduğu gibi, Müslümanların "problem" olarak görülmesi de bununla alâkalıdır. Kur’an-ı Kerim insanları mükellef kılarak hem mesele ortaya çıkaran, hem de bu meselelerin hâili yönünde insanlara bir vasat teşkil eden; bunun yanında bu meselelerin hâili yönünde insanlara yol gösteren bir varlık ve bilgi kaynağıdır. Varlık ve bilgi, her ikisi de aynı zamanda ahlâkî bir boyut da taşıdıkları için, burada varlık ve bilgiyi değerden ayırmak mümkün olmamakta; bu sebeple varlığın, bilginin ve değerin "hayr" olarak tahakkuk ettiği, bir vahdet hâli söz konusu olmaktadır. Önemli olan nokta; günümüzde hayrın tahakkuk ettiği bir vahdete ulaşmada bugün öncelikli olarak veya daha fazla hangi ayetlerin bize hitap ettiğini farketmektir.
Bunun dışında Kur’an-ı Kerim’i bazı ilkelere irca etmek her zaman uygun olmayabilmektedir. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’i, Kur’an-ı Kerim olarak bilmek ve okumak; okurken ibadet ettiğimizin farkında olmak ve bizim soru ve sorunlarımıza hangi ayetin tam, hangi ayetin bir cihetten, hangi ayetin doğrudan, hangi ayetin dolaylı bir şekilde cevap teşkil ettiğine, şahadet ederek ittiba ettiğimiz Kur’an’ın kendisinin delâletlerine, işaretlerine, muktezasına... bırakmak gerekmektedir. Bugün - daha önce olduğu ve bundan sonra da olacağı gibi biz, Kur’an-ı Kerim’in tamamına muhatabız.