Makale

ZIRH KOLEKSİYONU

SÖZÜN YANKISI

ZIRH KOLEKSİYONU

A. Ali URAL

KÜSMEK taşınması zor bir zırh; ağır çünkü... Bir adam düşünün; kahvaltıya zırhıyla oturuyor, zırhıyla yürüyor sokaklarda, masasında zırhıyla çalışıyor ve akşam olduğunda kurşun ağırlığında adımlarla dönüyor evine. Zırhını çıkarmadan geçiyor televizyonun karşısına ve uykunun ağırlığı zırhının ağırlığına eklenince bir yastık çekip başının altına, zırhıyla uyuyor.
Sabah uyandığında ilk işi zırhını çıkarmak olmuyor, hayır. Zırhıyla geçiyor aynanın karşısına. Suyla hafifletemiyor yüzünün ağırlığını. Sabun köpüğüyle yumuşatmayı deniyor sertliğini mimiklerinin, nafile. Tıraş bıçağı kaysa da yanaklarında, parmak uçlarında hep pürüzleri teninin. Giyinmek için zaman harcamıyor, zırhını hiç çıkarmadı çünkü. Fakat ağırlığı gitgide arttığından her gün işine biraz daha fazla geç kalıyor.
Bir gökdelende iş yeri zırh giymiş adamın. Hangi asansöre binse, kırmızı ışık yanıp sönmeye başlıyor ve asansörün diğer yolcuları bakışlarıyla kapıyı gösteriyorlar ona. Merdivenlerden çıkmayı göze alamadığından binanın tenha saatlerini kolluyor asansöre binebilmek için. İçinde bir sıkıntı var, dayanılması güç bir ağırlık. Fakat o bunu üstündeki demir yığınına bağlayacak kadar cesur değil. Zırhıyla yaşamaya alıştığından şöyle bir hisse kapılmış: Zırhını çıkardığı anda bir balon gibi kayacak ellerinden hayatın ve bir iki yalpaladıktan sonra yükselip bulutlara karışacak.
Yine de kollarının ağırlığından şikâyet ediyor bazen, durdurmak için elini kaldırana kadar gözden kayboluyor, ya da başka bir yolcuyu alıyor taksiler. Tokalaşmayı sevmiyor, çünkü kimin elini tutsa bir dal gibi eğiyor yerlere kadar. Telefonlarla arası hoş değil, ahizeye uzanana kadar üç kere çalmış bulunuyor telefon. Yolcu uğurlamaktan nefret ediyor. El sallayacak ama elini kaldırmayı başardığında yolcu adresine çoktan varmış oluyor.
Fakat güven içinde hissediyor kendini zırhını çıkarmadıkça. Küçük bir boşluk bıraksa bedeninde kaplanmamış, yeryüzünün bütün okları yağacak. Gri bulutlar hiç eksilmiyor başından. Aşil’in yalnız topuğu vardı; onun koskocaman bir bedeni var. Savaş olmasa da ne gam. Uzun bir ömür için ağır bir hayatı göze alabilir pekâlâ. Bir de “Tartalım!” diye yalvarmasalar kaldırımda yürürken. Bir de hızla geçebilse tartıların önünden.
Küsmek taşınması zor bir zırh; ağır çünkü. Üç günden sonra belini büküyor insanın. Üç gün üç yıl. Üç yüz yıl. Üç bin yıl üç gün. Bu yüzden Yaratıcı üç günden fazla taşınmasına izin vermiyor bu ağır zırhın. Elçisiyle uyarıyor taşıdıkları ağırlığın altında ezilen insanları: “Birbirinize kin beslemeyiniz, birbirinize haset etmeyiniz ve birbirinize sırt çevirmeyiniz. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun. Bir Müslümana, kardeşini üç geceden fazla terk etmesi helal olmaz…”
Peki ya haksızlığa uğramışsa küsen. Ya hak etmediği bir sözle anılmışsa gıyabında. Sahabi hanımlardan Ümmü Derda’ya biri gelip şöyle demişti: “Bir adam Abdülmelik’in yanında sana dil uzattı.” Ne yaptı Ümmü Derda bu söz üzerine sizce? Kendisine laf taşıyanı taltif mi etti? Ya da hakkında ileri geri konuştuğu ileri sürülen şahsı kötülemeye mi başladı hemen. Cevabın ihtişamına bakın: “Bizde olmayan bir şeyle ayıplanmamız ha! Bunun ne önemi var! Bizde olmayan şeylerle ne kadar övülmüştük. Olsa olsa söylenenler yüzünden günahlarımızdan arınmışızdır.”
Küs kalmaya izin yok. Küslüğü seyretmeye de! Duvarda asılı duran “Kitap”ı indirip okumanın tam zamanı: “Müminler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin…” (Hucurat, 49/10.) “Allah’tan korkun, (iyilik ve adaletle) aranızı düzeltin.” (Enfal, 9/1.) Allah elçisinin amcasının oğlu tefsir bilgini İbn Abbas, şöyle tefsir ediyor ayeti: “Bu Allah’tan korkmaları ve aralarını düzeltmeleri için Allah’ın müminleri bir sıkıştırmasıdır…”
Allah elçisinin arkadaşlarından Ebu’d-Derda anlatıyor: Peygamber buyurdular ki: “Size namaz, oruç ve sadakanın derecesinden daha üstün olan bir şeyi haber vereyim mi?” Sahabiler: “Evet, söyleyin,” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.): “İnsanların arasını düzeltmektir. İnsanların arasını bozmak ise, o (dini) kökünden kazır.”
Ara bozucuların silahını ellerinden almak, onların sözlerine kulak vermemekle olur. Aksi takdirde farkına varmaksızın iftiraya ortak olur insan. “Şaşırtıcı derecede büyük iftiranın ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sormuştur Hz. Peygamber de, sahabiler: “Allah ve rasulü daha iyi bilir,” diyerek kulak kesilmişlerdir Kâinatın Efendisi’ne: “Aralarını bozmak i-çin insanlar arasında söz taşımaktır.”
Değil fitne çıkarmaya, küs kalmaya bile izin verilmemişken yollarımızı ve kalplerimizi yeniden yoklamanın zamanı. İnsanın ilk duyduğu günden beri hiçbir şaşma ya da bozulma yaşamayan kurallar ışıl ışıl hâlâ. Dün geçerli olan, bugün de geçerli. Birlikten vazgeçmenin hükmü hiçbir zaman feshedilmedi.
Hikmet kapıları çağlarla baki değil. Hz. Mevlana Raşit halifelerin kapısını çalmasaydı, Anadolu coğrafyasında birlik için çırpınanlar kapısını çaldığında şu sözleri söyleyemezdi onlara:
“Gül, o güzel kokuyu diken ile hoş geçindiği için kazandı. Bu hakikati gülden de işit. Bak, o ne diyor: Dikenle beraber bulunduğum için neden gama düşeyim, neden kendimi kedere salayım? Ben ki, gülmeyi, o kötü huylu dikenin beraberliğine katlandığım için elde ettim. Onun vesilesiyle âleme güzellikler ve hoş kokular sunma imkânına kavuştum...”
Görünmeyen zırhları çıkarıp Kur’an ve hadis zırhlarımızı giyelim. Onların taşınması değil, taşınmamasıdır yük.