Makale

Çeşmeler

Çeşmeler

Mustafa Bektaşoğlu

Çeşme kelimesinin Farsça’da "göz" anlamındaki "çeşm"den geldiği kabul edilir. Su çıkan kaynak, pınar ve gözlere çeşm denilmesi, bunların akıtıldığı küçük yapılara çeşme adının verilmesine sebep olmuştur. Nitekim bahçe ve bostan kuyuları yer altı sularından beslendiği takdirde bunlara su sağlayan deliklere de bugün göz diyoruz. Ancak XIII-XIV. Yüzyıllarda çeşme yerine daha çok Arapça’da yine "göz" anlamına gelen "ayn" kelimesi kullanılmış ve bu kullanım XVII. Yüzyıllara kadar devam etmiştir.
Ayrıca çeşme kelimesi Osmanlı dönemi çeşme kitâbelerinde "çeşme-i âb-ı zülâl (tatlı/saf su çeşmesi)", "çeşme-i Kevser (kevser çeşmesi)", "çeşme-i dilküşâ (gönül açan, ferahlık veren çeşme)" gibi terkipler de sık sık kullanılmıştır. Türk medeniyetinde önemli bir yeri olan çeşmenin, önceki çağ ve medeniyetlerde de çok yaygın olmamakla beraber varlığı bilinmektedir.
İslâmiyet suya büyük önem vermiş, insanlara su sağlamanın sevabı çok olan hayır işlerinden biri olduğunu kabul etmiştir. Suyun, çeşme ve sebil gibi dinî vakıflarla halka sunulmasının esas gayesini peygamberimizin hadislerinde sezmek daha kolaydır. Susamış insanlara ve hayvanlara su vermenin günahlar için bir af vesilesi olduğunu hadislerde görüyoruz. Hz. Pey- gamber’e çeşitli zamanlarda sadakanın en faziletlisinin hangisi olduğu sorulduğunda "su temini" (Sünen-i Ebû Dâvûd Terceme ve Şerhi, Zekât, bab: 41, hadis no: 1681, 6/313, Şamil Yay.; Sünen-i ibn-i Mâce Tercemesi ve Şerhi, Haydar Hatipoğlu, Edep, bab: 8, hadis no: 3684, 9/472, Kahraman Yay.) dediği bilinmektedir. Rasul-i Ekrem’in bu konudaki teşvikleri diğer birçok hadislerde de dile getirilmiş, ashaptan malî durumu iyi olanlar, toplumun su ihtiyacını karşılamak için kuyular vakfetmiştir. Bu sebeple çeşme yapımı ve çeşme vakfı, bilhassa Türk topluluklarında ön plânda gelen bir hayır sayılmıştır.
Gerek Kur’an’da ve gerekse hadislerde su ve suya verilen önem belirtildiği için, Müslümanlar su ile ilgili hayır tesisleri kurmak gayretine düşmüşlerdir. Bunun için yapılan her hayır tesisinin yanında, çeşme veya sebil yaptırmak bir âdet hâline geldi. Özellikle teknolojik imkânların kısıtlı bulunduğu, günümüzden önceki dönemlerde böyle bir hareketin ne kadar yerinde olduğu inkâr edilemez. Böyle bir hayrın Allah katında ne kadar büyük olduğunu bilen Müslümanlar, imkân ve fırsat buldukça çeşme yaptırma gayretine giriştiler. Bugün bile şehir, kasaba, mahalle, köy ve hatta yollarda pek çok çeşme harabesi görmemiz, bu söylediklerimizin bir delilidir.
Su, bütün medeniyetlerin oluşmasında en büyük etken olmuştur. Uygarlıklar suyun olduğu coğrafyalarda yeşerdi, suyun varlığı sayesinde tarım alanları oluştu, akarsu ve nehirler yeni ulaşım ve ticaret yolları oluşturarak ülkeleri, kültürleri birbirine bağladı.
Hayrat olarak Türklerin yaptıkları çeşmeler şehir, kasaba ve yerleşme yerlerinde olduğu gibi ana yolların kenarlarında, açıklık ve kırlık yerlerde de yapılmıştır. Yerleşme yerleri arasındaki yollarda bulunan bu çeşmeler "menzil çeşmesi" olarak adlandırılmıştır. Bunların, insanların ihtiyacını karşılayan lüle veya musluklarından başka, hayvanların sulanması için ayrı lüleleri ve önlerinde yalaklan vardır. (DİA, 8/277)
Bağda, bayırda bomboş akan pınarlara çoğu zaman "çoban çeşmesi" derler. Sahipleri yalnız çobanlar da ondan... En iyi çobanlar bilir bu pınarları, çobanlar konuşur bu çeşmelerle... Ağıllarına dönen hayvanlar için çok sayıda yalakları olan bu çeşmeler çoğu zaman yakındaki bir pınardan beslenir.
Cephesi bir yapı veya avlu üzerinde bulunan çeşmelere "duvar çeşmesi" denir. Bu çeşmelerin hazneleri duvarın arka yüzünde- dir. "Namazgâh çeşmeleri" ise; genellikle kervanların konakladığı şehirler arası menzil noktalarında, şehrin çevresindeki mesire yerlerinde bulunan namazgâhların yanında abdest almak, su içmek ve hayvanlarını sulamak için yapılan çeşmelerdir.
Halkın su ihtiyacını karşılamak için şehrin her mahallesinde yapılan çeşmelere de "mahalle çeşmesi" adı verilir. Bu çeşmeler genellikle bir kurna ile ayna taşından yapılmış basit çeşmelerdir. Bunların bazıları güzel şekillerle ve oymalarla süslenmiş birer mimari eserdir.
Her dönemin sanat üslûbunun özelliklerine sahip olan, bazıları çok mütevazı, bazıları muhteşem ve iddialı olan bu küçük sanat eserlerinin çoğu kitabeli olmakla beraber kitabesiz olanları da vardır. Ayrıca bu kitabelerden manzum olanlarının çeşmenin yapıldığı dönemin şairleri tarafından hazırlandığı, yazılarının da devrin tanınmış hattatlarının kaleminden çıktığı bilinmektedir.
Mimarî yapı olarak en basitlerinden en gelişmiş ve birer âbide durumunda olan çeşmeler de vardır. Çeşme yaptırmak gayesiyle kurulan hayır tesisleri itiyadı, Türk mimarisi için çok nefis eserlerin ortaya konmasına sebep olmuştur. Bu âbidelere örnek olarak III. Ahmet Çeşmesi zikredilebilir. Nitekim 1874 yılında İstanbul’u ziyaret etmiş olan İtalyan yazar Edmondo ve Amicis bu çeşme hakkında şöyle der:
"Bu çeşme, Türk sanatının en orijinal ve en kıymetli âbidelerinden biridir. Bu bir âbide değil, zarif bir sultanın bir aşk anında İstanbul’un alnına taktığı mermerden bir ziynettir. Sadece bir kadın anlatabilir bunu. Kalemim böyle bir tasvir için yeteri kadar ince değil, ilk nazarda bir çeşme olduğu gelmez akla. Dalgalı saçakları duvarlardan taşmış, Çin usulü küçük bir çatıyla örtülmüş, kare şeklinde ufak bir mâbede benzer. Dört köşesinde yuvarlak dört küçük sütun veya daha ziyade sevimli dört küçük sebil bulunur. Çatının üzerinde bunlara tekabül eden ve her birine zarif bir alem geçirilmiş küçük, narin kubbeler vardır. Bunlar, ortadaki daha büyük bir kubbenin etrafına dizilmiştir. Çeşmenin, oyulmamış, işlenmemiş ve uğraşılmamış el kadar yeri yoktur. Bu çeşme, billurdan bir fanus altında saklanması gereken bir zarafet, bir zenginlik ve bir sabır harikasıdır. Sadece göz zevki için yapılmamışa benzer. Sanki kendine mahsus bir lezzeti varmış gibi insan küçük bir parçasını ağzına alıp emmek ister. Zaman, biraz altın yaldızlarının parlaklığını almış, renklerini soldurmuş ve mermerleri karartmıştır.
Fakat ne kadar eski ve ne kadar kararmış olursa olsun, İstanbul’un bütün küçük harikaları arasında hâlâ ilk sırayı işgal eder." (Kazıcı, Prof. Dr. Ziya, Islâm Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi, 322, Kayıhan Yay., Istanbul-l 999)
Çeşmeler, hamamlar, sebiller Türklerin sosyal hizmetlerinin sadece küçük bir bölümüdür. Çeşmeler, sebiller, kuyular, kemerler Türklerin suya verdiği önemin belgeleridir... Çeşmeler, şehirlerimizin küçük biblolarıdır... Çeşmeler, sanat âbidelerimizin küçük temsilcileridir... Çeşmeler, sanat ve zevkimizin bütün inceliklerini yansıtan birer örnektirler... Daha nice nice övgüler...
Eski yerleşim bölgelerinin hemen her sokağında hazneli, haznesiz, cami ile beraber, sebille birlikte, tek başına, meydanlarda, köşe başlarında pek çok görülen hayat kaynağı çeşmeler... Su sesi... Şırıl şırıl... Havuzlarda, çağlayanlarda kuş cıvıltılarıyla birleşen, şadırvanlarda ezanla ulvileşen su sesi... Köşklerin, yalıların sofalarındaki, bahçelerindeki çeşmelerle, selsebillerle gelen huzur, neşe, haz. Sokaklardaki, meydanlardaki çeşmelerden kaynaklanan hareket, neşe ve telâş...
Suyun zor elde edilebilir ve tüketilebilecek bir kaynak olması, bu değerin idareli kullanımını ve su akımını ihtiyaca göre kontrollü kullanmayı zorunlu kıldı. Bu ise, muslukların tasarımı ile mümkün oldu.
Suyun aktığı oluk bölümünün bir vana görevi yapan ve istenildiği gibi açılıp kapanabilen dikine bir burmalı çubuk ile donanımı, musluk tasarımının temelini oluşturmuştur. Böylece suyun akımının sadece bir tıkaçla durdurulması yerine, daha kontrollü bir sistem sağlanmış olmaktadır.
Kanuni döneminde kullanılmaya başlandığı kaynaklarda yer alan burma lülelerin çeşmelere takılmasının, sucu esnafı ve sipahiler tarafından bir hayli dirençle karşılandığı, hatta muslukların tahrip edildiği anlaşılmaktadır. Musluk yapımında çeşitli maden alaşımları ve bezeme teknikleri kullanılmıştır. Tümü döküm tekniğiyle yapılan musluklarda, önceleri bakır-kalay alaşımı kullanılarak bronz musluklar, daha sonra ise daha ucuz olan bakır-çinko alaşımı kullanılarak pirinç musluklar elde edilmiştir. Sade ve basit muslukların yanı sıra, gösterişli formlara sahip, kazıma tekniğiyle bezenmiş musluklar da üretilmiş, saray ve benzeri yapılar için gümüş alaşımlı ve gümüş musluklar da yapılmıştır. Saray muslukları tunç üzerine altın yaldızlı, bol gümüş alaşımlı değerli madenlerden yapılmıştır.
Musluk formları, yılan, ejder, koç başı gibi formlardan, geometrik şekillere kadar uzanan bir çeşitlilik gösterir ve dönemin mimarî zevk ve anlayışını yansıtır. XVII-XIX. yüzyıllarda saray ve çevresi tarafından yaptırılan binalar ve iç mekânlardaki muslukların bezeme ve form görkeminin, neredeyse muslukların işlevlerinin önüne geçtiği görülür. (Su Dünyası, Mayıs-2004, sayı: 10, sayfa: 56-57, DSİ Vakfı Yayınları)
Son dönemlerde vakıf çeşmelerinden sular akmaz olmuş; evlerin bahçe duvarına yapılan hayrat çeşmelerine kurucuları tarafından şebekeden su verilmişse de, sonraları bunlar da iptal edilmiştir. Üzüldüğümüz taraf, suyu akmayan tarihi çeşmeler varken, aynı yerde betondan basit ve estetikten yoksun bir kitle üzerine şebeke suyu bağlanarak ihtiyacın karşılanmasıdır. Bugün ise, sanat eseri sayılabilecek çeşmeler olmamasına rağmen, insanların yoğun bulunduğu cadde üzerlerinde soğuk su dolaplarının konulması, eski geleneğimizin devamı olması açısından bizleri mutlu etmektedir.