Makale

TOPLU İĞNE İÇİN YERE EĞİLMEK

TOPLU İĞNE İÇİN
YERE EĞİLMEK

Doç. Dr. Halil Altuntaş
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

İnsanı küçümsemenin sayısız yolu vardır. Bu işin ustaları ise kendini küçük görenlerdir. Bu tür kişiler, kendi küçük dünyalarında hep tepelerde bir yerdedirler. Çevrelerinde bir sürü "küçük yaratık" dolaşır durur. Aslında onlarla bir arada bulunmaları bile olacak şey değildir, ama ne çare ki tek başına da yaşamak zordur ve istemeden katlanırlar bu duruma.
Şu "Burnu Kaf Dağı’nda" olanların ruh fotoğraflarını çekebilmek mümkün olsaydı keşke. O çekilmemiş fotoğraflarda ne şaşırtıcı "pozların verilmekte olduğunu ibretle görürdük. Psikoloji bilimi mesaisinin önemli bir kısmını bu pozları "karta dökmek" için harcıyor. Kendi iç dünyalarındaki "küçüklük"leri, başkalarını küçümseyerek bastırmaya çalışan "sağlıksız" insanlardır onlar. Böyle kimseler genellikle "Burnundan kıl aldırmaz"lar. Dilimizin bu harika deyimi biraz daha farklı bir açıyla aynı yere vurgu yapıyor. Nasıl oluyor da burunlarından kıl alınamıyorlar? O kadar "burnu havada" olurlar ki oraya ulaşamazsınız da ondan. Onlar hep insanlara "tepeden bakma" alışkanlığındadırlar. "Tepeden bakmak" mecazî bir anlatıma sahiptir ve bazı olumsuz tavır ve davranışları anlatır, ama asla yüksek bir mekândan aşağıdakilere bakan iki gözü akla getirmez. Fakat bazıları, bu deyimin mecaz sınırları içine hapis olup kalmasına razı değillerdir. İlla da onu gerçek anlamı ile uygulamak isterler. Bazı kasketlerin siperi neden kaşları aşıp gözleri perdeler? Çok gündelik ve iyimser bir yaklaşımla, "fiyaka" diye cevap verebilirsiniz. Peki önünü göremediği için tökezleyip düşecek duruma gelmenin neresindedir fiyaka? Ama biraz "ince" düşünüldüğünde, "Kaf Da- ğı"nın tepesini arayan bir "burun" çıkar karşınıza: Şapkasının siperi gözünün önünü "kapattığı" için başını (burnunu da diyebilirsiniz) havaya kaldırıyor ki önünü görebilsin. Dışardan bakılınca böyle. Ama içerideki fotoğraf "tepeden bakma"yı fizikî olarak da yaşamak isteyen bir portre koyuyor ortaya. Aslında bu davranış biçimi insandaki bir "tıynet"in uzantısıdır. "Ham mamüriükten kurtulamamış her ruhta bu hevesin peşinde olan bir yöneliş vardır. Kısacası, bir ahlâak problemidir ortada olan.
insan emeğini küçümsemek de ona tepeden bakmanın bir sonucudur.
Geçtiğimiz sokağa, yürüdüğümüz kaldırıma, dolaştığımız parka atılmış çöplerin, boş sigara paketlerinin, izmaritlerin, kağıt parçalarının özel bir dili vardır. Onları "görmeyi" başarabilirseniz size çok şeyler anlatacaklarından emin olabilirsiniz.
Şu, üzerindeki çöp tepeciğinden dolayı kapağı yarı açık durumdaki bidonun yanına bırakılmış naylon torbadan yerlere saçılan pilav artıkları bana, yandaki apartmanda "tuzu kuru" bir savurganlığın yaşandığını söylüyor. Her biri birer bataklık olan pirinç tarlalarını, oralarda yarı bellerine kadar çamurun içinde hayatla, "ek- mek"le didişen, larva yuvası suya belenmiş solgun yüzleri birer davacı gibi gözümün önüne dikiveriyor. Kimse çıkıp da, "satmış, parasını almış, ben de parasını ödediğim pirinci ister yerim, ister sokağa atarım" diyemez. Bir kere, ziyan ettiğiniz pirincin parasını ödemiş olmanız sizi o pirinci üreten "solgun yüzler"den bağımsız kılamaz. Çünkü yere atılan her pirinç tanesi onun emeğinin mahsulüdür. Karşılığını bire bir almış olsa bile, yerde çiğnenen her pirinç tanesi ile o da ezilir. Çünkü o pirinç tanesi onun emeğini, ömrünün bir kesitini temsil ediyor, işte bu noktada ekonomik değerler arka plândadır. Kaldı ki, ziyan olan her pirinç, döner dolaşır emek sahibinin kesesinden çıkar. Bu tablo da emeğin, insan ömrünün kısacası insanın küçük görüldüğü, horlandığı gerçeğini haykırıp durmuyor mu?
İnsanı küçümsemenin sayısız yolu vardır.
Neden boş sigara paketleri sokağa atılırken buruşturulurlar? Sigara izmariti yere atılınca neden bir de üstüne basılır? Bu bilinçsiz hareketin arkasında ne gibi bir ruh hâli var? İzmariti "çöpe" atacak "gücü" kendinde bulamayan tiryaki, onu ayağı ile ezecek enerjiyi nereden bulur? Acaba bu, kedinin toprağı eşeleyip sonra kapaması gibi bir şey mi? Belki de yapılan iş, sahibini de rahatsız ediyor ve suçunu örtmeye yöneltiyor. Durum ne olursa olsun, olaya dışardan bakınız, takınılan tavrın okunuşu şudur: "Ben içtiğim sigaraya, aldığım ’zevk’e bakarım. Yerdeki izmaritlerle, boş sigara paketleriyle de temizlik işçileri ilgilensin."
içtiği kolanın boş kutusunu oturduğu yerden yolun ortasına doğru fırlatan bir gence yüz ifademle, "Niçin çöpe atmadın?" diye sorunca tek kelimelik bir cevap almıştım: "Belediye!"
Temizlik işçisi iki süpürge az sallasın diye bir sokağı, bir parkı çöpten esirgemek insanı insan olarak görmenin, ona küçümsemeden bakmanın önemli göstergelerinden biridir. Temizlik işçisinin iki süpürgelik emeğini küçük görmemek, aslında insanı küçük görmemenin bir sonucudur. Küçük emekler, büyük enerjilerin, büyük işlerin yapı taşlarıdır. Çok küçük emeklerle başarılabilecek çok büyük işler vardır O ’küçük emekler" aslında hiç de küçük değildir. Bazen de bunun tam tersi olur. Büyük emeklerle ancak küçük şeyler elde edilebilir. O "küçük şeyler" aslında "küçük" değildir. Meselâ bir toplu iğneye "küçük" bir şey diyebilir misiniz? Eğer o küçükse niçin o küçük şeyi yapmak için koskoca bir fabrika kurmak gerekiyor?
Bir tek toplu iğne bile yere atılmayı, atılmışsa çiğnenmeyi, toz toprak içinde paslanıp yok olmayı hak etmiyor, işte bu yüzden, Alain’in ifadesi ile, "Bir toplu iğneyi almak için eğilen kişi, yalnız kendini düşünen bir kişiden daha önemli bir varlıktır. Benim cimri diye baktığım, ama aslında tasarrufa uymaktan başka bir şey yapmayan insanların çoğu, başkalarını har vurup harman savurmalarına da ihmalci davranışlarına da üzülürlerdi. Yerde bulduğunuz bir toplu iğne, sadece parasız elde edilmiş yararlı bir nesne değildir. Aynı zamanda insan gücüyle dolu olan bir nesnedir de o. Çamurun içinde, ayakların altında, sürtünme ile, paslanma ile boş yere yitip gidecek bir nesnedir o. Şunu iyice bilin ki, yerdeki toplu iğneyi alıp temizledikten sonra yakasının tersine geçiren kişi insan gücünün bir parçasını kurtarmış sayılır; hiç para harcamadan yeni bir iğne yapmış gibidir." (Alain, Söyleşiler, M.E.B. Ist.l 998. II, 61)
Harcamayı bilmezseniz, kazanmayı bilmenizin bir değeri yoktur. Dibi delik çuval gibi bir manzara sergiler bu konumdaki insan. Bu sebeple harcamayı bilmek kazanmaktan çok daha önemlidir, dersek hiç de yanlış söylemiş olmayız. İslâm’ın insana verdiği değerin en büyük göstergelerinden biri, her türlü gereksiz ve ölçüsüz harcamayı "israf" sayıp haram kılmış olmasıdır. Çünkü israfa karşı çıkmak, emeğe saygı, emeğe saygı da insana saygı demektir. Emeğine saygı duymayan, kendine da saygı duymuyor demektir. Kendine saygısı olmayanın başkalarına saygı duymasını nasıl beklersiniz?
Bırakalım, yere atılmış bir toplu iğne bizim için; önemsenmeyen, ama gerçekte çok büyük enerjilerin, emeklerin "çöpe atıldığı" savurganlıkların bir sembolü olsun. Aslında basit görüp önemsemediğimiz detayların hayatımız üzerinde sanıldığından çok fazla etkinliği vardır. Bu, manevî dünyamızdaki kazanımlarımız ve kayıplarınız için de geçerli bir olgudur. Çok kere kendimizi de kandırarak işlediğimiz küçük "aykırılıklar" gün olur karışımıza büyük bir fatura çıkarır. Peygamberimiz (s.a.s)ın Hz. Aişe’yi, "Ey Aişe! Önemsenmeyen günahlardan sakın, çünkü Allah katından (görevlendirilmiş olup) onları takip ederek kaydeden bir melek vardır." (Dârimî, Rikâk, 17) şeklinde uyarması bu gerçeğe dayanmaktadır. Aynı kural kazanımlarımız açından da geçer- lidir. Allah’ın Resülü "Hiçbir iyiliği asla küçük görme" (Müslim, Birr,144) hadisi ile de işin bu yönüne dikkatimizi çekiyor. Göğü delmek istercesine yükselen şu binanın temelde kum tanecikleri ile çimento "toz"undan oluşmuyor mu? Bir kum tanesini, yırtılan torbadan çıkıp uçuşan çimento tozunu nasıl önemsemeyiz? Kum tanesi ile çimento tozunu önemsememek temelde bir binayı önemsememekle eş değer değil midir? Kum yığınını oluşturan taneler sayısınca el düşünün, her biri yalnız bir kum tanesi alacak. "Olsun, alt tarafı birer kum tanesi" diyebilir miyiz? Dersek, betonu, sıvayı ne ile yaparız?
Hayat, tıpkı kâinat gibi, dengeler üzerinde sürüp gidiyor. Din en geniş anlamı ile bu dengeyi korumayı amaçlayan bir sistemdir ve insana dengeli bir hayat yaşamasını, orta yolu tutmasını emreder; inançtan ahlâka, ekonomiden, sosyal ve siyasal ilişkilere kadar her alanda bu kuralın işler kılınmasını ister ve bu konuda "takipçi" olur. Dinin telkin ettiği bu genel yönelişin adı Kur’an dili ile "iktisat" tır, bugünkü deyişle "orta yol"u tutmak. Kelime dilimizde anlam daralmasına uğrayarak "ekonomi" karşılığı olarak kullanılır olmuştur. Fakat, "gereğinden fazla kısmaksızın ve gereğinden fazla olmaksızın ihtiyaç ölçüsünde tüketme" anlamında kullanılan "iktisatlı davranmak" terimi bile "iktisat"ın temel anlamı olan "dengeli tutum ve davranış"ı çığrıştırmaktadır. İslâm’ın getirdiği israf yasağı, bu dengeli tutumu sağlamayı amaçlamaktadır.
Dengeli tutum ve davranış bir eğitim ve öğretim konusudur. İşte dayanağını dinden alan israf yasağı, insanı elinde bulunan değerleri gereksiz yere tüketmeme konusunda eğitmektedir. Peki, israf nedir? israf, çok kere düşünüldüğü gibi kıt kaynağı ölçüsüzce kullanmak değil, kaynak bol olsa da ihtiyaç kadar tüketmektir, işte bu noktada ekonomik çarkın işleyişini, çok üretip çok harcamaya bağlayan tüketim ekonomisinin sakıncaları açıkça oraya çıkmaktadır.
Londra’da yayınlanan bir Arapça gazetede okuduğum bir yazı dikkatimi çekmişti. Bir Müslüman olan yazar, israfın, kıt kaynakların ölçüsüzce harcanması olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Örnek olarak da şu anlamda sözler söylüyordu: "Çölde bulunan bir inanın suyu ölçüsüzce harcanması israftır. Ama bizim gibi suyun bol bulunduğu Londra’da yaşayanlar için suyu fazla harcamak israf sayılmaz." Oysa Peygamberimiz, abdest alırken fazla su kullanan bir saha- biye "Bu ne israf! Bu ne israf!" şeklindeki uyarısı üzerine sahabi, "Abdest alırken de israf söz konusu mu?" diye sormuş Allah’ın Resulü de, "Evet, nehirde abdest alsan bile (israf yapma!)" (ibn-i Mâce, Taharet, 48) buyurmuştu. Yazarımız - belki de farkında olmadan- tüketim ekonomisi anlayışını savunuyordu. Halbuki Kur’an’ın telkin ettiği iktisat/dengeli tutum, şartlara göre değişen bir anlayış ve uygulama değil, insanın hemcinslerine, çevresine, tabiata ve tüketim kaynaklarına karşı sergilenecek bir duruş halidir, bir davranış biçimidir. Şartların değişmesi onu etkilemez. İslam’ın, israf kadar cimriliği de Müslümana yakıştıramamasının ardındaki etken bu olmalıdır:
"Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır" (Furkan, 67)
insana duyulan saygının sayısız ifade yolu vardır. Şüphe yok ki emeğe saygı, bu konuda çıkarılacak bir listenin üst sıralarında yer alır.
Toplu iğne insan emeğinin simgesi ise, onun için yere eğilmek de insana saygının simgesidir.
Bir şeyler için eğilmek her zaman küçültüçü değildir. Eğilmenin küçültüçü olup olmayışı ne için eğildiğinize bağlı bir durumdur.