Makale

DİN, TERÖR ve ŞİDDET

DİN,
TERÖR ve ŞİDDET

Prof. Dr. Şinasi Gündüz
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

İslâmî değerler ve Müslümanlarla ilgili son dönemlerde Batı medyasında, kilise çevrelerinde ve siyasî mahfillerde yapılan yorum ve değerlendirmelere bakıldığında, ABD’nin etkin medyatik vaizlerinden Baptist rahip Jerry Falwell’in, Hz. Muhammed’in şahsında İslâm’ı ve İslâmî değerleri şiddet ve terörle iç içe gösterme girişiminin, İslâm karşıtlığıyla ön plana çıkan uç ve marjinal bir örnek olarak bir başına olmadığı, öteden beri Batı kamuoyunda oluşturulmaya çalışılan ve kökü tarihe uzanan İslâm karşıtı bir kampanyanın parçası olduğu anlaşılmaktadır. Falwell’in bu masabaşı haksız ve mesnetsiz iddiası, İslâm karşıtı bireysel bir görüş olarak kalmamakta; Hıristiyan Batıda, kendisinden önce ve sonra, gerek çeşitli etkin ve etkili din adamları, gerekse birçok siyasal lider tarafından dile getirilen İslâm karşıtı yaklaşımlarla bir insicam göstermektedir.
İslâm gibi, ismi bir yönden kelime anlamı itibarıyla barış ve esenlik olan bir dinin, şiddet ve terör üreten bir din olarak gösterilmesi, "âlemlere rahmet olarak gönderildiği" vurgulanan bu dinin peygamberinin şiddet ve terör yanlısı olmakla itham edilmesi ve Batılı zihinlerde İslâm ve İslâmî değerlerin şiddet ve terörle yan yana oldukları yargısının yerleştirilmeye çalışılması oldukça endişe vericidir. Kaynakları ve dayandığı geri plan açısından son derece kompleks ve karmaşık bir yapıda olan çeşitli şiddet eylemlerinden hareketle yapılan İslâm ve Müslümanlarla ilgili bu yargılama, gerçekte adil ve nesnel bir değerlendirmenin bir ürünü- müdür, yoksa kökü tarihin derinliklerine uzanan İslâm karşıtı Hıristiyan bakışının modern bir versiyonu mudur? Batıdaki bu iddialar bir tarafa, gerçekten de İslam’ın şiddete bakışı nasıldır; tarih boyu Müslümanların şiddet ve teröre yaklaşımları nasıl olmuştur; savunmacı bir refleksle, hiçbir Müslüman şiddete prim vermez ve ona başvurmaz yaklaşımı doğruyu yansıtır mı? Benzer şekilde, İslâm’ı ve Müslümanları şiddet ve terör yanlısı olmakla suçlayan Hıristiyanlar ve Batılı paradigmalar, gerçekten de -iddia edildiği gibi- gerek tarihte gerekse günümüzde şiddet ve teröre karşı durmuş/durmakta, barış ve esenlik peşinde mi koşmaktadırlar; onlarca barış ve sevgi dini olarak yansıtılan Hıristiyanlık ve Hıristiyanlığın kurumsal gövdesini oluşturan kilise, gerçekte ne kadar barış ve sevgi yanlısıdır? Şüphesiz bütün bunlar, üzerinde durulması ve cevaplanması gereken sorulardır.
Son sorduğumuz soru bağlamında tarihten günümüze Hıristiyanlığı incelediğimizde, şiddet ve teröre karşı çıkma konusunda Hıristiyanlık ve Hıristiyanların hiç de iddia edildiği gibi olmadıklarını söyleyebiliriz. Örneğin, başvurulan/başvurulacak şiddete zemin oluşturma konusunda İncillerde İsa’ya atfedilen, "Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın; ben, barış değil kılıç getirmeye ... oğulla babasının, kızla annesinin, gelinle kaynanasının arasına ayrılık sokmaya geldim." (Matta 10:34-35), "Kılıcı olmayan, abasını satıp bir kılıç alsın..." (Luka, 22:36) ve Pavlus’a atfedilen, "Yönetim kılıcı boş yere taşımıyor..." (Romalılar, 13:1-5) gibi sözler, tarih boyu Hıristiyanlarca gerek heteredoksal akımlara gerekse Hıristiyan olmayanlara karşı uygulanan eylemleri meşrulaştırıcı bir işlev üstlenmişlerdir.
Benzer şekilde, Hıristiyan teolojisinde önemli bir yer tutan ve âdeta birilerinin günahına karşılık, kendi masum oğlunu kurban etmekten kaçınmayan bir Baba tanrı anlayışını işleyen Kefaret doktrini de tarih boyu Hıristiyanların, ötekilere yönelik şiddet eylemlerine referans olmuştur. Bu şekilde şiddeti teolojik açıdan yasal bir zemine dayandıran Hıristiyanlar, Hıristiyanlığın bir devlet dini hâline geldiği IV. yüzyıldan itibaren, heteredoksal akımlara karşı uyguladıkları takibat ve saldırılarda, Haçlı Seferlerinde, Ortaçağ Engizisyon mahkemelerinde, sömürge bölgelerinde ve kolonilerde, hedef aldıkları topluluklara/halklara ve farklı inanç sahiplerine karşı şiddetin her çeşidine başvurdular. Yakın zamanlarda milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine yol açan dünya savaşlarının temel aktörlerinin de Hıristiyan uluslar olması dikkat çekici değil midir? Aynı şekilde geçtiğimiz yüzyılda ABD’de ve çeşitli Afrika ve Avrupa ülkelerinde toplu intiharlar, katliamlar ve sabotajlarla gündeme gelen Ku Klux Klan, Davidianlar, Halk Tapınağı, Cennetin Kapısı ve benzeri tarikatlar ve kültler de Hıristiyanlık bünyesinden ortaya çıkmış olan akımlardı.
Peki, bütün bunlar Hıristiyanlığın ve bütün Hıristiyanların şiddet ve terör yanlısı oldukları anlamına mı gelmektedir? Yukarıda verdiğimiz örneklerde olduğu gibi, Hıristiyanlık tarihinde şiddetin genelde ön plana çıktığı ve Hıristiyanlık tarihinin genelde bir şiddet tarihi şeklinde zuhur ettiği bir gerçektir. Ancak, bu bütün Hıristiyanların şiddet ve terör yanlısı oldukları ya da dinsel referanslarında ve teolojisinde çeşitli şiddet öğelerine yer vermekle birlikte, Hıristiyanlığın bir şiddet dini olduğu anlamına gelmemektedir.
Doğrusu, Islâm ve Hıristiyanlık da dahil -bazı marjinal kültler haricinde- bütün dinsel geleneklerin hitap ettiği insanlara yönelik öğretileri iki temel husus içerir: Hakikat ve kurtuluş. Bu doğrultuda bütün dinler (en azından yaygın olarak inanılan evrensel dinler) kaos ve kargaşaya, fitneye, zulme, ahlâksızlığa ve her türlü kötülüğe karşı barışı, hoşgörüyü, adaleti, iyiliği ve benzeri pozitif değerleri ön plana çıkarırlar; insanları kötülükten ve sapkınlıktan uzak durmaya davet ederler.
Ancak, bununla birlikte tarih boyu dinsel inanışların ve değerlerin şu ya da bu şekilde şiddete referans olarak kullanıldığı da bir gerçektir. Siyasal, sosyal, kültürel, tarihsel ve ekonomik, kısaca temel motivasyonu ne olursa olsun, başvurulan şiddeti meşrulaştırmada dinsel inanışlar ve tutumlarla, dinsel farklılıklar önemli bir işlev görmüştür.
İnsanlara kurtuluş ve hakikati sunma iddiası taşıyan dinsel gelenekler ve inançlar, nasıl şiddet ve teröre referans olabilir?
Dinsel inançların şiddete referans olarak kullanılmasında en dikkat çekici olan şey, şiddete başvuranların, dinsel metinlerle şiddet eylemleri arasında kurdukları ilişkidir. Hemen hemen bütün dinsel metinlerde şiddetle irtibatlı olabilecek çeşitli ifadelere rastlanılır. Örneğin, Eski Ahit’te zaman zaman İsrailoğulları, düşmanlarını öldürmeye, mallarını yağmalamaya, yıkıp yakmaya davet edilir, (örn. Çıkış, 32:27-28; 1 Samuel, 15:2-3) Benzer şekilde çeşitli Yeni Ahit metinlerinde de şiddete vurgu yapılır; kılıçtan, kandan bahsedilir; Mesih düşmanlarının yok edilmesi ve onlara yönelik öfke ve nefret temaları işlenir, (örn.
Matta, 10:34-35, 23:33; Luka,
19:27, 22:36-38; Vahiy, 2:27-28)
Kur’an’da da yer yer bazı şiddet çağrıştıran ifadeler bulunur. Allah yolunda yapılacak olan kıtalin önemi vurgulanır; düşmanların nerede bulunurlarsa öldürülmeleri gerektiği belirtilir, (örn. Nisa, 89-91;
Tevbe, 12, 29, 36) Kutsal metinlerde yer alan böylesi ifadeler, geçmişten günümüze Haçlı Seferleri veya cihat gibi dinsel içerikli kavramlara dayalı şiddet olaylarında âdeta bayraklaştırılmıştır. Oysa aynı kutsal metinler, farklı inançlara ve inananlara saygıdan, hoşgörüden ve komşu sevgisinden de bahsetmektedirler. Örneğin Kur’an’da inançlara saygı bağlamında kiliseler, manastırlar ve mescitler yan yana zikredilmekte (Hac, 40), senin dinin sana, benim dinim bana; ya da dinde zorlama yoktur ilkesiyle inanç özgürlüğünün altı çizilmekte (Kâ- firun, 6; Bakara, 256), birbirinizi tanıyasınız diye sizleri kabileler/gruplara ayırdık (Hucurat, 1 3), ilkesiyle de insanlar arasındaki ayrılıkların aynı zamanda İlâhî irade bağlamında gerçekleşen bir olgu olduğu vurgulanmaktadır. Yine Kur’an’da fitneye, karmaşaya, zulme ve haksızlığa karşı çıkılmakta; insanlara iyiliği emretmeleri, kötülük konusunda ise onları uyarmaları, müminlerin temel özellikleri arasında gösterilmektedir. Benzer yaklaşımlara diğer dinsel geleneklere ait kutsal kitaplarda da rastlanılmaktadır. Örneğin, Yeni Ahit metinlerinde de komşuyu sevmenin altı çizilmekte (Markus, 12:28-31), affedici/bağışlayıcı olmanın önemli bir fazilet olduğu vurgulanmaktadır. Yine Eski Ahit’te de komşu sevgisi ve bağışlama üzerinde durulmaktadır. (Levililer, 19:18) Kutsal metinlerde Tanrının isim, sıfat ve özellikleri konusunda da benzer durumlar söz konusudur. Bu metinlerde çoğunlukla yan yana yer verilen gazap eden tanrı ve seven tanrı nitelemeleri, tanrının temel özellikleri açısından kimilerine paradoksal olarak gelebilecek bir durum ortaya koymaktadır. (Nitekim düalist dinlerin tanrı düşüncelerindeki en temel yaklaşım, tamamıyla iyi sıfatlarla mücehhez bir tanrı ile tamamıyla kötü sıfatlarla donanmış bir tanrıyı birbirinden ayırtmaktır. Çünkü düalist teolojiye göre iyi ile kötü yan yana, bir tanrıda bir arada olamaz; iyi tanrıdan ancak iyi şeyler, kötü tanrıdan ise yalnızca kötü şeyler südur eder.) Şiddetin dinsel referansları bağlamında, şiddete başvurmayı kültürel bir gelenek hâlinde özümsemiş olan çevrelerde, kutsal metinlerde betimlenen tanrının sıfatları/isimleri arasında gazap ve yargılama içerikli olanların hep ön plana çıkarılmakta olduğu görülür. Bu çerçevede örneğin yaygın İslâm kültüründe, Allah’ın azap edici ve yargılayıcı oluşu, muntakim oluşu ve korkulması gereken yaratıcı olması hep öne çıkarılmıştır. Buna göre Allah, öncelikle korkulması gereken bir yaratıcıdır. Genellikle Müslüman ailelerin, bilinçsizce çocuklarına, Allah’ı sevmekten çok, O’ndan korkulması gerektiğini öğretmeleri ve böylelikle onların bilinçaltında, Allah’ın korkulması gereken, cezalandırıcı bir tanrı olduğu düşüncesinin yerleşmesine neden olmalarını görmek oldukça üzücüdür. Gerçekten de Kur’an’ın çeşitli ifadelerinde, Allah’la ilgili gazap edici/cezalandırıcı olmayla irtibatlı isim ve sıfatlara vurgu yapan ifadelere zaman zaman rastlanılmaktadır. Ancak diğer taraftan Kur’an’da, Allah’ın rahmet ve bağışlamasına ilişkin sıfat ve isimlerine de yer verilir ve sıklıkla bunlara vurgu yapılır. Hatta, yaygın inanışta sayısı 99 olduğu düşünülen Allah’ın güzel isimlerinden, yalnızca birkaçı azapla ilgili nitelemelere ilişkindir; ezici çoğunluğu ise rahmet, sevgi ve bağışlama bağlamındaki niteliklerle ilgilidir. Benzer şekilde Eski ve Yeni Ahitlerde de tanrıya ilişkin yapılan tanımlamalarda, tanrının gazap ve yargılayıcı/cezalandırıcı niteliklerine rastlanılır. Tanrı ile ilgili yapılan bu nitelemeler, bu metinlerin kutsiyetine inananlarca, başvurdukları/başvuracakları şiddet eylemlerinde referans olarak kullanılır. Oysa bu metinlerde tanrı ile ilgili olarak kullanılan sevgi, merhamet ve bağışlama ile ilgili nitelemeler de önemli bir yer tutmaktadır. Hıristiyanlık tarihinde, tanrının bu şekilde bir yandan gazap edici ve cezalandırıcı, diğer yandan ise seven ve bağışlayan özelliklerle bir arada düşünülmesine karşı çıkarak, dü- alist bir tanrı düşüncesi ortaya koyan ve tapınıl- ması gereken gerçek tanrının gazap eden kötü tanrı değil, seven iyi tanrı olması gerektiğini savunan çeşitli heterodoksal akımlar da ortaya çıkmıştır. (Örneğin 2. yüzyılın ünlü heretiği Marcion, bu düalist fikirleriyle tanınmaktadır. Marcion’la ilgili olarak bkz. Lüdemann, 1996: 159)
Yine kutsal metinlerde tanrısal yargılama ile de yakından irtibatlı olan eskatolojik şiddet önemli bir yer tutmaktadır. Buna göre ya İslâm’da olduğu gibi dünyanın sonunda ve haşir sonrası ahiret yaşantısında; ya da Hıristiyanlıkta olduğu gibi ahir zamanda Parousia yani Mesih’in ikinci kez yeryüzüne gelişi öncesi ve sonrası dönemde, kimi insanlara yönelik cezalandırma içerikli bir şiddet yaşanacaktır. Bu bağlamda kutsal metinler, alev alev yanan cehennemden, yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten, gökten insanlar üzerine boşalacak olan ateş ve kükürt yağmurlarından, atların gemlerine kadar yükselecek olan kanlardan, dağlar dolusu yığılacak olan cesetlerden, toplu katastrofdan bahseder. Ayrıca kıyamet hadisesi ile birlikte ekolojik düzenin son bulması, göklerin parçalanması, dağların, yıldızların ve benzeri varlıkların doğal düzenlerinin bozulması ile kozmosun ortadan kalkması anlatılır. Kutsal kitaplarda zaman zaman detaylarıyla anlatılan bütün bu olaylar, tanrısal irade tarafından insanlığa tanınan sürenin sona ermesiyle, kimi insanlarca asıl amacının ötesinde hedef hâline getirilmiş olan geçici dünyanın yok edilmesi, tanrının insanları yargılaması ve kötülerin cezalandırılması temasını işlemektedir.
Dünya hayatının sonlarında ya da bitiminde, insanların yargılanmasına ve kötülerin İlâhî adaletin tecelli etmesi bağlamında cezalandırılmasına yönelik, kutsal metinlerdeki bu eskatolojik beklentiler de kimi insanların davranışlarında görülen şiddet unsurlarına referans olmaktadır. En azından, günümüzde yaşanan çeşitli şiddet hadiselerinin, İlâhî bir takdir olarak dünyanın sonunda gerçekleşeceğinin belirtildiğini düşünen ve henüz gerçekleşmemekle birlikte, kutsal metinlerde öngörülen çeşitli olayların (insanlığın karşılaşacağı türlü belalar, afetler ve Armegedon savaşı gibi) gerçekleşmesini de dört gözle bekleyen çeşitli Hıristiyan grupların, şiddeti haklı görmelerinde bu metinlerin önemli bir rolü vardır. Kaldı ki, bunlardan azımsanmayacak oranda olan bir kısmının bu metinlerden hareketle çeşitli şiddet eylemlerini teşvik ettikleri de bilinmektedir.
Dünyanın sonu ve ilâhî yargı gününe ilişkin kutsal metinlerdeki anlatılar ve inançsızlara ve kötülere uygulanacak şiddetle ilgili betimlenen sahneler, dinlerin tanrı anlayışına ilişkin bir diğer durumu da gözler önüne sermektedir. Buna göre seven, koruyan ve bağışlayan tanrı, aynı zamanda yargılayan, cezalandıran ve azap eden tanrı olarak da karşımıza çıkmaktadır.
Peki, en azından İslam söz konusu olduğunda, kutsal metinlerde (Kur’an’da) yer alan ve şiddete referans olarak kullanılan/kullanılabilecek olan bu ifadeler (yani bazı açıktan şiddet öngören ayetlerle, Allah’ın bazı isim ve sıfatlarıyla ilgili ifadeler ve kıyamet ve yargı gününe ve sonrasına ilişkin tanımlamalar) nasıl anlaşılmalıdır? Gerçekten de bu ifadeler, insanları (özelde Müslümanları) şiddete teşvik eden ve şiddeti meşrulaştıran bir yapı mı arzetmektedir?
Kur’an’daki şiddet içerikli çeşitli münferit ifadelerin, genel/evrensel boyutta şiddeti öngören ifadeler olarak algılanması mümkün değildir. Zira bu ifadeler, 23 yıllık bir tarihsel süreçte, Mekke ve Medine’de farklı kesimlerle bir arada yaşayan ve onlarla aralarında zaman zaman olumsuz tecrübeler de geçiren Müslümanlara hitap etmekte; onların, ayetlerin nazil olduğu dönemde yaşadıkları çeşitli tarihsel şart ve durumları konu almaktadır. Dolayısıyla Kur’an’daki böyle- si ifadeler, o özel tarihsel şart ve durumlarla yakından irtibatlıdır. Örneğin, yukarıda bahsettiğimiz, "Onları nerede bulursanız öldürün ..." ayeti,
Müslümanlara karşı fiili bir tecavüz ve savaş ortamın da olan kişilerle ilgilidir. Nitekim, Kur’an’da bu ifadenin hemen devamında, düşmanlara karşı şiddete başvurmada, "... Onlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini savaştan çekmezlerse..." (Nisa, 91) şartı vurgulanmaktadır. Bu durumda bu ayetlerin anlaşılmasında ve insanlara verdiği mesajların algılanmasında, ayetlere konu olan tarihsel şartların bilinip dikkate alınması gerekmektedir. Bundan başka Kur’an’ın bu ayetleri, Kur’an’ın genel ifadeleri ve ana teması çerçevesinde okunup değerlendirilmelidir.
Şiddet, zulüm ve fitneye yönelik Kur’an’ın ana teması oldukça açıktır. Fitnenin ve zulmün ortadan kalkması, kötülüğün engellenmesi ve iyiliğin başat değer olarak kabullenilmesine yönelik ana tema, baştan sona Kur’an ayetlerinde işlenmektedir. Aynı şekilde, Allah’ın isim ve sıfatları arasında yer alan gazap etme ve yargılama ile ilgili bazı nitelemelerin de Kur’an genelinde ele alınan ve anlatılan Allah’ın diğer isim ve sıfatlarıyla bir arada değerlendirilmesi gerekir. Şüphesiz Kur’an’ın tanımladığı Allah, dü- alizmin "iyi tanrısı" ya da "kötü tanrısı" değildir. O, her şeyi yaratan, bir düzene koyan, besleyen ve esirgeyip koruyan bir tanrı olarak, asla kötülüğü isteme
yen/emretmeyen bir güçtür, insanlara iyiliği emretmekte, onları kötülük konusunda ise uyarmaktadır, (Nisa, 148; Araf, 28; Nahl, 90) O’nun diğer isim ve sıfatlarının yanında bir diğer önemli sıfatı ise mutlak adil olmasıdır. O, yarattığı ve iyilikle kötülük nitelikleri arasında tercih yapabilme ve böylelikle sorumlu bir varlık olma özellikleri bahşettiği insanın adalet, güzellik, doğruluk, kısaca bütün pozitif nitelikleri kapsayan iyiliği seçmesi ve ona yönelmesi için bütün şartları hazırlamış, onu başıboş bırakmamıştır; ancak bütün bunlara rağmen onun kötülüğü, zulmü, fitneyi ve kaosu seçmesi durumunda ise, bunun hesabını vereceği konusunda da onu uyarmıştır. Dolayısıyla Allah’ın insanı yargılaması ve kötüleri cezalandırmasına yönelik sıfatları ve bununla ilgili eskatolojik anlatımlar, kesinlikle Allah’ın şiddeti öngörmesi, şiddet yanlısı olması ya da kötülüğü istemesi anlamına gelmemekte; tam tersine insanların kötülüğe, şiddete ve kaosa düşmeleri karşısında onları uyarıcı ve iyiliğe/doğruya yönlendirici bir etki oluşturmaktadır.
Kur’an ve dayandığı diğer referanslarından hareketle İslam, insanın çeşitli temel değerlerinin kutsiyeti üzerinde ısrarla durur. Bunlar; insanın hayat, mal, ırz ve dinsel tercihine yönelik kutsallardır. İslâm, bunların korunması, saygı duyulması gereken değerler olduğunu vurgular. Yalnızca Müslümanların değil, bütün insanların bu kutsal değerlerine saygı duyulması gerektiği üzerinde durur ve bunlara karşı yapılacak olası saldırı ve tecavüzleri haksızlık ya da zulüm olarak görür. Örneğin en dikkat çekici olan farklı dinsel tercihler konusunda bile, bunu, insanın kendi özgür seçimi ve İlâhî yargı karşısında üstlendiği bir sorumluluk olarak değerlendirir. Müslüman- lara ve Peygamber’e yönelik Kur’an ifadelerinde, farklı dinsel geleneklere ait insanların inançları konusunda zorlanmamaları istenir ve şayet böylesi bir zorlama söz konusu olsaydı bunu Allah’ın yapacağını, ancak Allah’ın böylesi bir zorlamada bulunmadığını, bunun onun İlâhî adaletine ters olduğunu belirtir. (Maide, 48; Enam, 35) Aynı şekilde İslâm, insanların mal, can ve ırz güvenliklerinin de korunmasını, insanların birbirlerinin bu kutsal değerlerine saygı duymalarını ister. Bu kutsal değerlerin korunup savunulması, oldukça önemli gören İslâm, bu değerler, yani can, mal, ırz ya da dine saldırı durumunda, kişinin mücadele etmesini yasal bir mücadele ve bu uğurda can vermeyi şehitlik olarak değerlendirir. (Tirmizi, Diyat, 22; Ebu Da- vud, Sünnet, 32)
İslâm, Kur’an’da geçen ve yukarıda değindiğimiz çeşitli ifadelerden de anlaşılacağı gibi, belirli durumlarda şiddete başvurmanın yasallığını da kabul eder. Bunlar, az önce sözünü ettiğimiz kutsal değerleri koruma konusunda, bunlara karşı yapılan tacizin bertaraf edilmesine yönelik, savunma içerikli tutum ve davranışlar, kötülük ve tecavüzün engellenmesine karşı alınması gerekli olan tedbirler ve bir de kötülük ve tecavüz eylemlerine uygulanması gereken hukukun gereğinin yerine getirilmesidir.
İslâm’ın şiddet karşıtı bu tavrını, Hz. Muhammed’in kişisel yaşantısında da görmek mümkündür. Falvvell’ın yaptığı gibi bazı çevreler, geleneksel İslâm karşıtı propagandalar doğrultusunda, İslâm’ın şiddete prim veren ve şiddeti destekleyen bir din olduğu argümanına, bu dinin peygamberinin bizzat savaşlara ve adam öldürmeye hayatında yer verdiği iddiasını kanıt olarak sunarlar. Hz. Muhammed’in hayatı esnasında Müslümanların bazı kesimlerle savaşlar yaptığı, fiili mücadele ettiği doğrudur. Ancak bunun, o zamanın tarihsel şartları içinde değerlendirilmesi, tahlil edilmesi gerekir. Âlemlere rahmet olarak gönderildiği vurgulanan (Enbiya, 107) Hz. Muhammed, kendi kişisel hayatında hiç kimseye şiddet uygulamamış, kendisine eziyet ve kötülük edenler için bile asla beddua etme yoluna gitmemiş; onlar için Allah’tan hidayet dilemiştir. Bununla birlikte o, topluma karşı yapılan fiili saldırı ve tacizler, düşmanca hareketler konusunda da asla sessiz kalmamış; gerektiği zamanlarda bu düşmanca saldırı ve tacizleri önlemek veya geri püskürtmek amacıyla savaşmayı onaylamıştır. Onun davranışları dikkatle incelendiğinde, bunun şiddete pirim vermek değil, yukarıda saydığımız insanın en temel hayat haklarının/kutsallarının korunmasına ve savunulmasına yönelik bir önlem, bir tavır olduğu anlaşılacaktır.
Kısaca, İslâm da dahil dinler, temel öğretileri arasında sevgi ve barışı, hoşgörüyü ve insanların özgür iradelerine saygıyı ön plana çıkarırken, dinsel inançlar ve değerler tarihten günümüze, insanlarca şiddete ilişkin argümanlarında birer destek ve referans hâline getirilmiştir. Dinsel kaynaklarda yer alan ve şiddete referans olarak kullanılan/kullanılabilecek olan bu hususların, dinlerin ve dinsel kaynakların temel öğretileri bağlamında düşünülmesi, gerektiğinde yeniden yorumlanıp değerlendirilmesi şarttır.