Makale

Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu

Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu

Prof. Dr. Osman KÖSE
Polis Akademisi

13. asrın sonlarına doğru küçük bir beylik olarak kurulan fakat kısa bir zamanda genişleyerek büyük bir cihan devleti hâline gelen Osmanlı devletinin hangi şartlarda kurulduğu ve geliştiği her zaman merak konusu olmuştur. Anadolu’da çok sayıda beylik olmasına rağmen, Osmanlı beyliğinin bu netameli ve kaotik ortamdan asırlara hükmeden bir yapı şeklinde gelişmesi ve genişlemesi tarihi şartlar ve meskûn coğrafyanın stratejik özelliklerinden kaynaklanmaktadır.
Orta Asya’dan batı yönünde gelen göçler ile Türkmen nüfus 11. asrın başlarında Azerbaycan ve az sonra da Anadolu’nun batı sınırlarına kadar dayandı. Özellikle Azerbaycan ve çevresinde yoğun bir Türkmen nüfus vardı. Bizans yönetiminde olan Anadolu coğrafyasında ise Hristiyan Rum ve Ermeniler başta olmak üzere farklı ırk ve mezheplerden bir nüfus bulunuyordu. Bizans devletinin içinde olduğu siyasi ve iktisadi istikrarsızlık Anadolu’ya hâkimiyeti ve kontrolü zorlaştırıyordu. Müslüman Türkmen nüfus, ticaret ve farklı gayelerle Bizans yönetimindeki Anadolu’da birkaç asırdır zaten yer yer görünmekteydi.
Batı’ya doğru yayılan Türkmenler 1020 yılında Azerbaycan’ı tamamen istila ettiler. Kısa bir zaman sonra yani 1071 yılında Bizans devletini Malazgirt’te mağlup edince Anadolu kapıları Türklere tamamen açıldı. Bizans’ın tarihî hezimeti ile sonuçlanan bu zaferden sonra kitlesel göçler sonucu Anadolu’nun demografik görünümü kısa zamanda değişmeye başladı. Malazgirt zaferini müteakip Süleymanşah tarafından Anadolu Selçuklu devleti kuruldu.
Osmanlı devletinin doğuşu, güçlü bir siyasi teşekkül olarak ortaya çıkan ve hüküm süren Anadolu Selçuklu devletinin 13. asrın ilk yarılarından itibaren yaşadığı iç ve dış gelişmelerin sonucunda olacaktır.
13. asrın başlarından itibaren Azerbaycan üzerinden Anadolu’ya doğru yürüyen Moğollar önlerine gelen her şeyi alt üst etmekteydi. Güçlü bir askerî teşkilata sahip olan Moğollar, Orta Asya’dan beri önlerine gelen kitleleri ya katlediyor veya daha ilerilere sürüyordu. Kalabalık Türkmen grupları da Moğol ilerleyişinin bir sonucu olarak sığınacak yer olarak Anadolu’ya akın ediyorlardı. Anadolu Selçuklu devleti yöneticileri doğudan gelen bu taze ve savaşçı nüfusu belli bir düzen içinde olan şehirlerde veya kırsallarda iskân etmek yerine, mevcut sosyal düzeni de bozmamak adına onları Bizans sınırına doğru bir hat üzerine sevk ediyordu. Gelen Türkmen grupları ile asrın ilk yarılarına doğru devletin batı uç bölgeleri olan Ege ve Marmara kıyılarında aktif, vasıflı ve kalabalık bir nüfus kitlesi meskûn hâle geldi.
Moğolların, geniş otlaklara ve verimli yerleşime sahip Azerbaycan’ı 1230’lu yıllarda istila etmesi, bu topraklardan kopan Türkmenlerin Anadolu istikametinde büyük göçünü beraberinde getirdi. Moğolların önünden kaçan Türkmen grupları Anadolu’ya giriyor ve batı uç bölgeleri olan Balıkesir, Aydın, Bilecik ve Sakarya istikametlerinde yerleşiyorlardı. Bir müddet sonra Moğolların Anadolu’ya girmesi ve 1243 yılında Kösedağ’da yapılan savaşta Selçuklu devletini büyük bir mağlubiyete uğratması büyük bir siyasi istikrasızlığı da beraberinde getirdi. Bu tarihten sonra Anadolu Selçuklu devleti Moğollara tabi ve vergi veren bir devlet hâline geldi.
Osmanlı devletinin kurucusu Osman Bey’in babası Ertuğrul’un da Moğolların Anadolu’ya ilerleyişi sıralarında 1260’lı yıllarda Eskişehir – Sakarya hattına göç eden gruplardan olduğu sanılmaktadır. Batı yönüne göç eden Ertuğrul Bey, bir boyun başında bulunuyordu. Onun, başında olduğu boy ile geldiği “uç” bölgesinde Anadolu’nun diğer yörelerine göre çok canlı ticari ve sosyal bir hayat vardı. Anadolu’nun batısı yani uç bölgeleri Türkmen dervişlerin yaşamları ve Orta Asya Türk gelenekleri ile renkli bir yaşamın sürdüğü yerler olarak görülüyordu.
Anadolu’da büyük bir siyasi tahakküm oluşturan Moğollara Türkmenlerin direnişi diğer beylikler gibi Osmanlı beyliğinin doğuşunu beraberinde getirdi. Moğollara karşı gösterilen direncin zayıf olması batı bölgelerinde büyük bir Türkmen nüfusun yığılmasını sağladı. Özellikle 1260’lı yıllar, Anadolu’nun siyasi yapısının değişmeye, çeşitli beyliklerin doğmaya başladığı bir dönemdir. Aslında Osmanlı beyliğinin doğmaya başlamasının tarihlerini de 1260’lı yıllara kadar indirmek gerekir.
Bu dönemde siyasi istikrarsızlığın bir sonucu olarak, Osmanlıların yanı sıra çok sayıda beyliğin ortaya çıktığı görülür. 1270’lerde Menteşe Beyliği, 1290’larda Aydın yöresinde Saruhan Beyliği, 1290’larda Kastamonu Beyliği ve 1250’lerde Karamanoğulları Beyliği bunlardan birkaçıdır.
Osman bey ve boyunun Bilecik – Söğüt civarına gelişinden sonra, daha önce olduğu gibi yoğun Türkmen göçü bölgeyi doldurmaya başladı. Büyük nüfus kesafeti sebebiyle Anadolu’nun batı kısmında ve Bizans sınırında uluslararası büyük pazarların ortaya çıktığı görülür. Özellikle Bursa, Yalova, İznik ve İzmit gibi Ege ve Marmara havzasında bazı şehirler tüccarların sık uğrak yerleri oldu.
Uç bölgelerde oturanlar gaza düşüncesine gönülden bağlı insanlardı. Gaza düşüncesinin sosyal hayatın bir parçası hâline gelmesi mevcut zamanda cereyan eden siyasi olayların bir yansımasıydı. Bir taraftan Moğollar ve bir taraftan Haçlılara karşı mücadele toplumda canlı bir ruh yapısını muhafaza ediyordu. Bu ruh yapısı, Osmanlı beyliğinin oluşumu ve az sonra onun Balkanlara geçiş ve yerleşmesini beraberinde getirdi.
Ertuğrul Bey ve onun 1281 yılından sonra yerine geçen oğlu Osman Bey dönemlerinde onun başında olduğu topluluk, Kastamonu uç emiri Çobanoğulları komutasında Bizans’a karşı savaşan bir boy şeklindeydi. Buna göre Osman Beyin boyu Kastamonu Beyliği’ne, beylik Anadolu Selçuklu devletine ve o da yüksek otorite olan Moğollara bağlıydı. Yani yöreden toplanan vergiler Moğolların hazinesine gidiyordu.
Osman Bey, 1281 yılından babasının ölümünden sonra boyun yönetimini devralınca sistemli bir şekilde sahip olduğu coğrafyayı genişleterek bir beylik hâline getirdi. İlk zamanlar onun harekât merkezi Söğüt’tü. Buradan genişleme yönü Anadolu Selçuklu devletinin ilk merkezi olan İznik ve doğal olarak Marmara havzasıydı. Boy’un başına geçtikten sonra 1288 yılında Karacabey’i Bizans’tan alması onun siyasi otoritesini çevrede pekiştirdi. Bu zafer Osman Bey’i uçlarda Bizans’a karşı mücadele eden sıradan bir bey konumundan uç beyi konumuna yükseltti. Osman Bey’in kazandığı askerî zaferler siyasi gücünü artırdı ve bölgede faaliyet gösteren Turgut Alp, Aykut Alp, Konur Alp ve Samsa Çavuş gibi bağımsız hareket eden gazilerin onun etrafında toplanmasını sağladı.
Osman Bey’in şeyhi ve hocası olan ünlü Şeyh Edebali de diğer Türkmen dervişleri gibi bu dönemde Anadolu’nun uçlarına göç edenlerdendi. Vefaiye şeyhi olan Baba İlyas’ın halifelerinden olan Şeyh Edebali, Anadolu’da hayatta olan Babai dervişlerinin en saygınlarındandı. Şeyh Edebali’nin Osman Bey’in üzerinde büyük bir nüfuza sahip olduğu biliniyordu.
Aslında 13. asır Anadolu’su Türkmen şeyhleri ve dervişlerinin sosyal hayatta çok aktif oldukları bir dönemdir. Anadolu’da Moğol baskısı, Haçlı seferleri ve batı sınırında olan Bizans devletinin varlığı Türkmen dervişlerde gaza ve cihat ruhunu canlı tutuyordu. Osman Bey’in Bizans’a karşı kazandığı zaferler, ele geçirdiği zengin ganimetler ve canlı ticari hayatın oluşturduğu iktisadi doygunluk, cihatçı ruha sahip genç ve dinamik Türkmen dervişlerinin Osmanlı Beyliği’nin etrafında kümelenmesine sebep oldu.
Yoğun Türkmen akınıyla Anadolu 13. asırda artık bir Türk yurdu görünümündeydi. 1279 yılında Anadolu’dan geçen Marco Polo, Anadolu’dan bahsederken “Turkmenia” ifadesini kullanmaktadır.
Moğolların baskısı ve Anadolu Selçuklu devletinde 1288’li yıllardan sonra gelişen iç olaylar nedeniyle Osman Bey daha rahat hareket etmeye başladı. O, Anadolu’nun batısında ve Bizans sınırında olmanın imkânlarını iyi kullanarak topraklarını genişletmeye başladı. Osman Bey, Germiyanlılar gibi etrafta olan beyliklerle mücadele etmek yerine iç siyasi istikrasızlık içinde olan Bizans ile mücadele etme ve onlardan topraklar kazanma yoluna gitti. Bu politika, uçlarda olan Türkmenler tarafından da hoş karşılanıyor ve ganimet elde etmek amacıyla Osman Bey’in etrafında güç birliği oluşturuyorlardı. Bu politikanın bir sonucu olarak Osman Bey, 1298 yılında Bilecik’i fethederek topraklarına kattı. Osman Bey’in başında olduğu boyun artık bu tarihlerden sonra beylik hâline geldiği kabul edilmektedir.
Osman Bey, 1301 yılında Yenişehir’i aldı ve 1302 yılında da Bizans devleti ile, büyük akisler yaratan Koyunhisar muharebesini yaptı. Koyunhisar muharebesi, Marmara havzasına hâkimiyet noktasında Osmanlı beyliğine stratejik bir üstünlük sağladı ve İznik ile İzmit’in yolunu açtı.
Osmanlı devletinin kuruluşu bu tarihlere rastlamaktadır. Genel kabul gören anlayışa göre, Anadolu Selçuklu devleti sultanı II. Mesut’un Yenişehir zaferi üzerine Osman Bey’i Uç Beyi olarak ataması ile 1299 yılı Osmanlı devletinin kuruluşu olarak bilinmektedir. Fakat son yıllarda ortaya sürülen bazı tezlerde, 1302 Koyunhisar savaşı da Osmanlı devletinin kuruluş yılı olarak zikredilmektedir. Her iki tarihte de Osmanlı beyliği Anadolu Selçuklu devleti ve büyük kağan olarak da Moğollara bağlıdır. Bu nedenle Osmanlı devletinin kuruluşu için nokta bir tarih vermek zordur ve imkânsızdır. Eğer mutlaka bir tarih vermek gerekiyorsa Osman Bey’in Anadolu Selçuklu sultanı tarafından Uç Beyi olarak atandığı yıl olan 1299’u vermek yerinde olacaktır.
Anadolu Selçuklu devletinin 1308 yılında siyasi hayattan tamamen çekilmesi ile Osmanlı beyliği kısmen daha bağımsız olduysa da hala Moğollara vergi veren bir devlet konumundaydı. Osmanlılar, Moğollara uzun yıllar daha vergi ödediği ve bu tarihin Orhan Bey’in iktidarının neredeyse sonlarına kadar sürdüğü bilinmektedir.
Osman Bey, 1321 yılında da Mudanya’yı aldı. Onun hedefi büyük bir ticari merkez olan Bursa’yı almaktı. Bursa, hem uluslararası ticaretin ve hem de üretimin yapıldığı önemli bir merkezdi. 1326 yılında burayı kuşattı fakat kuşatma devam ederken 68 yaşında vefat etti.
Osman Bey öldüğü zaman Osmanlı beyliği, kurumları, askeri teşkilatı ve sahip olduğu coğrafya ile küçük bir devlet görüntüsündeydi. Babasından bu mirası 45 yaşlarında büyük bir tecrübeye sahip olarak devralan Orhan Bey, ilkönce Bursa’nın fethini tamamladı ve burayı devletin idare merkezi yani başkenti yaptı. Onun 1331’de İznik, 1337 yılında İzmit ve 1345 yılında da Karesi beyliğini sınırlarına katması Osmanlı beyliğini uluslararası bir üne kavuşturdu. Kısa zamanda ve kalıcı olarak verimli İznik ovası ve Ankara’ya kadar ulaşması Osmanlı beyliğinin istikrarlı yükselişinin göstergeleridir.
Orhan Bey, Bizans ile iyi ilişkiler içinde oldu. Bizans ile ilişkileri iyi değerlendirerek topraklarını genişletti. Onun komşu Karesioğlu beyliğini alması bu siyasetin bir sonucudur. Bizans sarayı ile olan evliliğin bir sonucu olarak da burada taht kavgalarına müdahil oldu ve 1352 yılında Çimpe kalesini alarak Rumeli’ye kadar uzandı. Bu tarihten sonra Gelibolu ve Rumeli’nin peş peşe Osmanlı devletinin eline geçtiği görülmektedir. Edirne, 1363 yılında alınınca başkent Bursa’dan buraya nakledildi. Artık Osmanlı devleti bir ayağı Anadolu’da ve bir ayağı da Balkanlarda bölgenin saygın bir devletiydi.
Osmanlı beyliği, kurucusu Osman Gazi’ye izafeten onun adı ile anılmıştır. Bu dönemdeki genel anlayışa göre kurulan devletler ilk kurucusu veya onun babasının adı ile anılmaktadır. Devletin ilk kurucusu Osman Bey olarak görülmesine rağmen, teşkilat ve kurumlarının oluşumu ve Moğol tahakkümünden kurtuluşu dikkate alındığında Osmanlı beyliğinin bir devlet haline gelmesi Orhan Bey zamanındadır.
Osmanlı beyliği ilk zamanlardan itibaren ilim adamlarına, sanatkârlara ve tüccarlara büyük değer verdi. Devletin sağlam temeller üzerine kuruluşu ve asırlarca devam etmesi bu hassasiyetlerin bir göstergesidir.
Osmanlı devletinin kuruluşunun 1453’lere kadar uzatıldığı da varsayılan görüşler arasındadır. 150 yıl kadar bir dönemin kuruluş yılları olarak adlandırılması, devletin daha sonra gerçekleştirdiği coğrafi, siyasi ve sosyal inkişaf ile kıyaslanmasının bir sonucudur. Bununla beraber; 1299 veya 1302 yılları Osmanlı devletinin ilk kuruluş yılları olarak kabul görmesine rağmen, 1402 yılında Moğollar ile yapılan Ankara savaşından sonra yaşanılan fetret döneminin sona erdiği tarih olan 1413 yılı da ikinci kuruluş yılı olarak kabul edilmektedir.