Makale

Medyada Din Sunumu

Medyada Din Sunumu

Arş. Gör. Mehmet GÜLNAR
İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi

Dinin medyada sunumu ve daha genel anlamda medya ile din ilişkisi konusu değerlendirmeye tabi tutulurken özellikle medyaya ilişkin birtakım ön kabullerin aşılması gereğidir. Bunu aşmak ve ön kabullerin ötesini aydınlatabilmek için bilimsel çalışmaların ve akademik araştırmaların artması elzemdir.

Din, toplumdaki hayati pozisyonuna paralel olarak kamu gündeminde önemli bir yer tutmaktadır; bu iletişim sürecindeki tüm taraflar için göz önünde bulundurulması gereken bir gerçeği vurgular.

Dinin medyada sunumu hususu en temel anlamda ele alındığında iki farklı açıklama ve düzeyle anlaşılabilir. İlk düzey, dinin kitle iletişim araçlarında ele alınış ve yansıtılma biçimleriyle ilgilidir. Dinin bir dizide işlenmesi ya da bir gazete haberi ilk düzeye örnek olarak verilebilir. İkinci düzey ise dinin temsil mekânı ve buna mukabil ortaya çıkan temsil biçimleri ile yapısal özellikleri işaret eder. Bu ikinci konu, herhangi bir fenomenin ya da gerçekliğin bir araç vasıtasıyla iletilmesi ve buna ilişkin tartışmalarla açıklamaları kapsar. Bahsedilen tartışmalar temsil neticesiyle ortaya çıkan imgenin gerçeğiyle olan bağı üzerine yoğunlaşır. Din ve medya özelinde ele aldığımız bakış açıları aslında dinin dışında medyayla ilişkili başka unsurlar için de geçerlidir.
Çok boyutlu medya din ilişkisinin epeyce önemli bir kısmını ifade eden dinin medyada sunumu konusuna, özellikle medyaya ilişkin birtakım ön kabulleri irdelemekle başlamak doğru olacaktır. Doğası gereği, gerçeğin çarpıtılması ve gizlenmesine sebep olan söz konusu ön kabuller, elbette özel olarak medya ve din ilişkisi bağlamını değil kitle iletişim araçlarının birebir kendisiyle alakalı algıları yansıtır. Genel bir çerçevede kitle iletişim araçlarını değerlendirirken karşılaşılan ön kabullerin çoğunlukla olumsuz olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yok sanırım.
Medya ile ilgili değerlendirmeler, doğal olarak, kitle iletişim araçlarının ortaya çıkıp yaygınlaştığı dönemde başlar ve bu araçların birey/toplum üzerinde ne tür etkileri olduğu sorununa odaklanır. Bu anlamda etki kavramı medya alanında anahtar kavram olagelmiştir. Etki sorunsalı XX. yüzyılın başından itibaren iletişim alanında farklı dönemlerde farklı paradigmalar ışığında anlaşılmaya çalışılmıştır. Tüm bu araştırmalar, bize kitle iletişim araçlarının birey ve toplum üzerindeki etkilerinin ve bu süreçteki etkileşimlerin oldukça karmaşık olduğunu gösterdi. Konuyu daha fazla açmak gerekirse, bir toplumda faaliyet gösteren medya diğer toplumsal sistemlerden ayrı ve bağımsız değildir. Medya, toplumdaki insanlardan bağımsız olarak işlemez, toplumun sosyal ve siyasal sistemleriyle paraleldir. Bununla birlikte, medya söz konusu olduğunda yapılan yorumların genel mahiyeti elbette yalnızca bizim yaşadığımız topluma has değildir.
Yukarıda aktarılanlardan, dinin medyada sunumunun tamamen sorunsuz olduğu ve ortaya çıkan aksamaların medyanın yapısından ötürü doğal olduğu anlamı çıkarılmamalıdır. Medyada din sunumu ve bu konudaki problemler üzerine hatırı sayılır çalışmalar bulunuyor. Elbette bu yazıda hepsine değinmek mümkün değildir. Burada vurgulanmak istenen, dinin medyada sunumu ve daha genel anlamda medya ile din ilişkisi konusu değerlendirmeye tabi tutulurken özellikle medyaya ilişkin birtakım ön kabullerin aşılması gereğidir. Bunu aşmak ve ön kabullerin ötesini aydınlatabilmek için bilimsel çalışmaların ve akademik araştırmaların artması elzemdir. Daha iyi anlamaya yönelik amacın gerçekleştirilebilmesi için uzun soluklu ölçümlerin, değerlendirmelerin ve analizlerin birikmesinin daha sağlıklı bir bakış getireceği aşikârdır.
İletişim süreçlerinin yönetiminin günümüzde daha önemli hâle gelmiş olduğunu özellikle vurgulamalıyız. Geleneksel kitle iletişim araçlarının yanı sıra yeni medyanın sağladığı imkânlar göz önünde bulundurulursa bu önem daha iyi anlaşılacaktır. Dinin medyada sunumu konusunda ortaya çıkan problemlerin yeni medya teknolojileriyle daha karmaşık bir niteliğe büründüğünü söylemek yanlış olmaz. Yeni medya teknolojilerinin bireysel yayına imkân verdiği, enformasyon ve veri akış hızının eskisiyle kıyaslanamayacak ölçüde arttığı malumdur. Dolayısıyla kamuyu ilgilendiren konular çok daha hızlı gündem olabilmektedirler. Maxwell McCombs’ un (2005) vurguladığı gibi modern toplumda pek çok gündem bulunur. Sosyal hayatın en önemli unsurlarının başında gelen dinin de mensuplarının hayatlarında önemli bir gündem belirleme rolü ve işlevi olduğu tartışılmaz. Dine ilişkin gündem konularının hızlıca medyaya geçişi ve yayılması, iletişim yönetimi konusunu önemli kılan bir diğer etmen olarak değerlendirilebilir.
Değinilmesi gereken bir diğer konu, toplumun çoğunluğuna ulaşabilme imkânına sahip olan medyanın homojen olmadığıdır. Genel bir isimlendirmeyle medya diye adlandırdığımız oluşumların farklı yapıları ve yayın politikaları bulunuyor. Şüphesiz bu oluşumlar arasında olumlu örnekler de görülebilir. Olumlu tavırdan kasıt; toplumun farklı inançlara sahip bireylerinin değer dünyasına saygılı davranmak ve o değer dünyasına ilişkin yayınlarda gerçeği çarpıtmamak olarak anlaşılmalıdır. Dinin medya ortamında herhangi bir fayda karşılığında istismar edilmesinin olumsuz örnekler arasında ilk sıralarda olması özellikle bir nedenden kaynaklanıyor. Bu neden, gerçek niyetin saklı olmasıyla ilgilidir. Söz gelimi, herhangi birinin kendi inancına yönelik aleni olarak yapılan olumsuz bir yayın karşısında bir farkındalık geliştirme imkânı vardır fakat aynı şey istismar söz konusu olduğunda çoğu zaman daha zor hatta imkânsızdır.
Buraya kadar yapmaya çalıştığımız değerlendirmeyi özetleyecek olursak; dinin medyada sunumu konusunda medya unsurları, geleneksel medyadan yeni medyaya değin uzanan bir yapılar bütününü ifade etmektedirler. Her bir alan için spesifik çalışmalar yapılmalı ve ön kabuller aşılmalıdır. Olumlu ve olumsuz temsil örneklerinin toplumu ve bireyleri etkileme biçim ve süreçleri sanıldığından daha karmaşık süreçleri ifade etmektedir. Din, toplumdaki hayati pozisyonuna paralel olarak kamu gündeminde önemli bir yer tutmaktadır; bu iletişim sürecindeki tüm taraflar için göz önünde bulundurulması gereken bir gerçeği vurgular.
Yazının en başında değinilen düzeylerden ilki, kısaca da olsa değerlendirilmeye çalışıldı. Şimdi ikinci düzeye geçebiliriz. İkinci düzey, başta da belirtildiği üzere temsil ve temsilin doğasına yönelen daha kuramsal tartışmaları çerçeveler. Temsile ilişkin farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Öncelikle, modernist yaklaşımlardan başlayalım. John Fiske, temsil kuramlarını televizyon özelinde incelediği makalesinde şöyle demektedir:
“Temsil kuramlarının temel görüşü şudur; görünenin aksine televizyon gerçekliğin herhangi bir parçasını temsil etmekten (yeniden sunmaktan) çok, onu üretir ya da inşa eder. Gerçeklik görgülcülüğün nesnelliğinde var olmaz, söylemin bir ürünüdür. Televizyon kamerası ve mikrofonu gerçekliği kaydetmez, onu kodlar; kodlama ideolojik olan bir gerçeklik duygusu üretir. Dolayısıyla yeniden sunulan gerçeklik değil ideolojidir ve bu ideolojinin etkililiği televizyonun görselliğiyle sağlanır. Böylelikle doğruluk iddiasını gerçeğin nesnelliği içinde konumlandırmaya çalışır ve dolayısıyla ürettiği her doğrunun gerçeklik değil ideoloji olduğu gerçeğini gizler.”
Çalışmada televizyon özelinde yazılmış olan görüşler, daha geniş çerçevede görselliğin ve temsilin tüm biçimleriyle ilişki içerisindedirler. Yazar, yine aynı çalışmada taklit kuramlarına değinir. Taklit kuramlarında üzerinde durulan gerçek ile imge arasındaki bağ ve ilişkidir. Gerçeğin temsili olarak ortaya çıkan imge, gerçek olanın kendisinden daha önemli hâle gelir. John Fiske, hem temsil hem de taklit kuramlarının “yanlış temsil” sorununa odaklandığını vurgular.
Ana hatlarıyla aktarmaya çalışılan bu yaklaşımlar özet olarak, medya temsilinde gerçekliğin yeniden inşası ve taklidin gerçek olandan daha önemli hâle gelmesini konu edinirler. Dinin medyada temsiline bu tespitler perspektifinden bakmak medya din ilişkisinin zihnimizde daha netleşmesine yardımcı olabilir.
Fransız düşünür Jean Baudrillard ise temsil ve taklit sorunlarına tamamen farklı yaklaşmıştır. Ona göre yanlış temsil ve yeniden üretim sorunu yoktur. İmgeyle gerçeklik aynıdır. Çünkü “imge, taklit ve temsilin sınırlamalarından kurtulmuştur: gerçeklik veya ideoloji tarafından kontrol edilemez.” Gerçek ile onun imgesini değerlendirirken, imgenin gerçekliği bozmakta olduğunu ve gerçeklikten başka bir şey olmaya başladığını söyleyebilmemiz için her iki unsurun da farklı varlık (ontolojik) statüsüne sahip olmaları gerekir. Oysa bu fark yitmiştir.
Baudrillard’ın kuramı, temsil ve taklit kuramlarının ötesini gösterir. Son olarak, Baudrillard’dan bir alıntıyla yazıyı noktalayalım:
“Bu, kısırdöngüleşmiş bir simülasyon süreci, yani hipergerçek bir süreçtir. Anlam ve iletişim hipergerçekleşmiştir. Gerçeğe bir son veren şey gerçekten daha da gerçek gibi görünendir.”