Makale

Medya ve Din Algısı

Medya ve Din Algısı

Dr. Yüksel Salman
Dini Yayınlar Genel Müdürü

Toplum ile bilgi/haber kaynağı arasında bir nevi aracılık rolünü üstlenen medyadan beklenen en önemli husus güvendir. Bu da en yalın haliyle, haberi çarpıtmadan, belli istek ve hedefler doğrultusunda yönlendirmeden olduğu gibi aktarmakla oluşur. Ne var ki, medyanın toplum ile olaylar arasındaki aracı rolünü yalnızca bir “yansıtma” olarak görmek ve “gördüğünü aktarır.” diye düşünmek elbette mümkün değildir.

Batılı medya, barışçıl bir süreçte normal gelişimini sürdüren herhangi bir kitleyi, kendi misyonundan soyutlayıp radikalleştirerek marjinalleştirmektedir. Radikalleşen guruplar ise fasit bir daire içinde tam da Batılı medyanın istediği şekilde İslam ve Müslümanların takdiminde kullanılacak imaj malzemelerini sağlamaya hazır hâle gelmektedir.

Toplumda merkezî bir konuma sahip olan dine yönelik bakış açısının medyada daha sağlıklı bir zeminde ele alınması, sadece medya din ilişkilerinin doğru bir zeminde seyretmesi için değil, aynı zamanda küresel barış ve insanlığın huzuru için de hayati önemi haizdir.

Gündelik hayatın önemli bir kısmının medya üzerinden okunup algılandığı bir dünyada yaşıyoruz. Ekonomiden siyasete, sanat ve edebiyattan din alanına varıncaya kadar sosyal hayatı çok yönlü etkileyen medya, sadece kişiler ve kuruluşlar arası ilişkileri değil, aynı zamanda uluslararası ilişkileri de çok yönlü etkileyen bir güce sahip. Medyanın kaçıncı güç olduğu tartışmalara konu olsa da, sosyal hayatın en önemli aktörlerinden biri olduğu ve günümüz insanının hayatının önemli bir parçasını oluşturduğu tartışılmaz bir gerçek. Teknoloji alanındaki baş döndürücü gelişmelere bağlı olarak medya sektöründe yaşanan hızlı değişim, bilgiye süratle ulaşımı, bilim, sanat, estetik, din, iktisat, sağlık gibi hayatın hemen her alanında pek çok kolaylığı da beraberinde getirmiştir.
Bilgi/haber kaynağı ile toplum arasında bir nevi aracılık ve taşıyıcılık görevini üstlenen medyadan beklenen en önemli husus güvendir. Bu da en yalın hâliyle, haberi, bilgiyi, çarpıtmadan, belli istek ve hedefler doğrultusunda yönlendirmeden olduğu gibi aktarmakla olur. Ne var ki, medyanın toplum ile olaylar arasındaki aracı rolünü yalnızca bir “yansıtma” olarak görmek ve “gördüğünü aktarır.” diye düşünmek mümkün değildir. Her şeyden önce işin içinde insan faktörü bulunduğundan; siyasi, ideolojik, dinî eğilimler, ticari beklentiler işin içine girecek, sonuçta ham haber ve görüntüler işin mutfağında işlenerek izleyiciye, okuyucuya aktarılacaktır. Bu durum bilgiyi, haberi yani dünyasal gerçekliği medyatik gerçekliğe dönüştüren ve mevcut veriyi araç hâline getiren stratejileri de beraberinde getirecektir.
Tarihsel süreç içinde gelişen basın ahlak ilkeleri bu konuda ideale ulaşmak için ihtiyaç duyulan normları oluşturmuş ve gerekli her türlü çabayı göstermiş olsalar da bu konuda arzu edilen duyarlılığın en azından istenilen seviyede gerçekleşme ihtimalinin oldukça zor olduğunu belirtmek gerekir. (Hatemi, Hüseyin, Basın Ahlakı, s. 83.) Elbette bunların anlamsız ve işlevsiz oldukları da söylenemez. (Bostancı, Naci, “Medya ve Din İlişkilerinde Tersi ve Yüzü” Diyanet Aylık Dergi, sy. 212.) Ancak söz konusu olan bilgi veya haber din gibi hassas ve bütün toplumu yakından ilgilendiren bir alana ait olduğunda, medyadan beklenen duyarlılık ve titizlik daha da önem kazanmaktadır. Bu yüzden insanlara dünya ve ahiret mutluluğunu temin etmek üzere gönderilen dinin, dünyevi beklentiler ve maddi çıkarlar uğruna feda edilmemesi ve ticari beklentilere araç kılınmaması medya din ilişkilerinde en hassas çizgilerden birini oluşturmaktadır.
Dinî hayatın canlandığı, dinî duyguların daha yoğun olarak yaşandığı ramazan ayına bakıldığında, medyanın halka sunduğu ramazan, ana haber bültenlerinden başlayarak bütün medyayı kuşatan bir festival mevsimi gibidir. Tüketim kültürü odaklı yayınlarla özel lüks iftar menülerinin yer aldığı yemek programları, cömertlik ve yardımlaşma duygularından ziyade israf sofralarını bizlere sunmaktadır. Reklam literatüründe de dinin etkisini yine ramazan ayında üzülerek belirtelim ki net bir şekilde görebilmekteyiz. Medya, dinin yüzyıllarca tartışmasız bir biçimde uygulanmış, yaşanmış konularını bile tanınmış medya simaları üzerinden tartışmaya açarak, bireysel ve sosyal hayatımıza ferahlık ve huzur getiren maneviyat iklimini zedelemekte ve zihin karışıklığına sebebiyet vermektedir. Benzer durum, orucun sağlık üzerindeki olumsuz etkileri, ramazan ayının uzun ve sıcak günlere denk gelmesinden hareketle doğabilecek sağlık problemleri, oruç tutmayanlar üzerinde uygulanan manevi baskı gibi haber ve yorumlar da gazete ve televizyonlarda sıkça yer almaktadır. Bazen de ramazan ayının manevi atmosferine, birlik ve beraberliği sağlayıcı, yardımlaşma duygularını pekiştirici yönlerine temas etmek yerine, ramazan ayında gıda fiyatlarında meydana gelen artışların, pahalılığın veya fakirlik ve yoksunluğun gündeme getirildiği de herkes tarafından fark edilmektedir.
Yine belli ibadetler üzerinden dinin özüne yönelik eleştirilerin gündeme gelmesi medyada sıkça yer alan hususlar arasındadır. Özellikle Kurban Bayramlarında sunulan haber bültenlerinde ağırlıklı olarak bu tarz haberler yer alabilmektedir. Kurban kesmenin hayvana yapılan bir eziyet ve hayvan haklarının ihlali olarak aksettirilmesi, Kurban Bayramı öncesinde sokaklarda, caddelerde hayvan kovalama görüntüleri; bayram sonrasında ise uygunsuz biçimde kurban kesimi ve atıklarının, oluşan çevre kirliliğinin sıklıkla yayınlanması, din konusunda zihinlerde yanlış bir algının oluşmasına sebebiyet vermektedir. Medyanın kurban ibadeti sırasında yapılan yanlışlara dikkat çekmesinin elbette faydalı olduğu kabul edilmekle beraber, yapılan hataların kurbanın özüne, hatta dinin belli sabitelerine dair bir tartışmaya dönüştürülmesi elbette doğru değildir.
Batı medyasında İslam algısı
Batı medyasında İslam’ı tahkir eden, Hz. Peygamberi çeşitli yazı, resim, karikatürlerle karalamaya çalışan ve İslam’ı terör ve şiddetle bağdaştıran haberlere sıklıkla rastlamak mümkündür. Özellikle 11 Eylül’den sonra İslamiyet’in fundamentalizmle ilişkisini ortaya koymaya çalışan yayınlar ivme kazanmıştır. Görsel medya, Müslümanları Amerika ve Avrupa ülkelerine zarar vermeye çalışan şiddet yanlısı kişiler gibi gösterirken, yazılı basın da İslamiyet hakkında yaratılan imajla aynı yönde olduğunu çeşitli yayınlarla göstermiştir. Örneğin Ortadoğu hakkındaki olumsuz yazılar, genellikle ya bir cami ya da dua eden kalabalık bir cemaat resmiyle birlikte yayınlanmaktadır. (Kurtuluş, Yunus, 11 Eylül Sonrası İslam’la İlgili Medya Değerlendirmeleri, İst. 2009, s. 78.)
Batı medyasında İslamiyet’in çoğu Amerikalı ve Avrupalının bilincinde yer almaya başlaması petrol, İran, Afganistan, Irak’taki çatışmalar, İsrail-Filistin gerginliği veya terör olaylarının medyada yer almasıyla olmuştur. İslamiyet’in bu şekliyle medyada yer alması, İslamiyet’in anlamının veya mesajının belirli bir çerçeve içine alınması ve klişeleştirilmesi yanında İslam’a karşı hasmane bir tutuma da zemin hazırlamaktadır.
Bu hâliyle Batılı medya, barışçıl bir süreçte normal gelişimini sürdüren herhangi bir kitleyi, kendi misyonundan soyutlayıp radikalleştirerek marjinalleştirmektedir. Radikalleşen guruplar ise fasit bir daire içinde tam da Batılı medyanın istediği şekilde İslam ve Müslümanların takdiminde kullanılacak imaj malzemelerini sağlamaya hazır hâle gelmektedir. Malzeme sunuldukça saldırı artmakta, saldırı arttıkça da radikalizm yükselerek bu olumsuz tablo sürüp gitmektedir. (Keneş, Bülent, Batı Medyasında İslam İmajı, İz Yayıncılık, İstanbul, 1998, s. 12.)
Medyada din adamı ve dinî hassasiyeti olan kesimler yer alış biçimi de geçmişten bu yana çoğu zaman sorunludur. Son yıllarda olumlu örneklerde artış olsa da; din adamının kıyafetinden saçına, sakalına ve toplumsal statüsüne varıncaya kadar çoğu zaman küçümseyici bir sunumla verildiği gözlemlenebilmektedir. Film ve dizilerde çirkin, hilekâr, yalancı hoca tiplemeleri; kekeme, kişiliksiz din adamı karakterleri; dinî duyarlılığı olan kadınların genellikle eğitimsiz, hizmetçi, temizlikçi, vb. rollerde yer alması bunun örnekleri arasında zikredilebilir.
Ön yargılarla beslenen ve algıdaki süreklilik ile zamanla neredeyse kökleşen bu durum, dinî konularda topluma rehberlik etme yanında, toplumsal dayanışma ve kaynaşma bağlamında ulvi bir görev üstlenen din hizmeti mensuplarını incitmektedir. Dine mesafeli yaklaşan veya dinin toplumsal görünürlüğüne sıcak bakmayan yaklaşımlarla, dinin toplumda olması gereken sınırlara ilişkin çizilmeye çalışılan çizgilerin de bunda etkisi olduğu söylenebilir.
Medyada dinî içerik ve sunumu
Popüler kültüre alternatif içerik üretiminin zor olduğu bir süreçte, medyada dinin sağlıklı bir şekilde sunumuna imkân verecek yayıncılığın zorlukları ortadadır. Dünya genelinde özel sektörün hâkimiyetinde olan görsel ve işitsel medyanın, ekonomik, politik bir temele oturduğunu söyleyebiliriz. Medya sektörünün yanı sıra, farklı pek çok sektörde faaliyet gösteren yerel veya küresel holdinglerin bünyesinde yer alan medya kuruluşları da, genelde ticari amaca yönelik bir yayıncılık anlayışına sahiptirler. Burada da etkin olan unsurlar; reyting alan işler yapıp reklam gelirini artırmak, yayın içerikleri ile izleyicilerin düşünce ve duygularını etkileyerek kendilerine pazar oluşturacak bir yaşam biçimini küresel ölçekte yaygınlaştırıp tüketici kimlikleri inşa etmektir.
Her iki durumda da kitle iletişimi suistimale açık bir alan hâline gelmektedir. Kısacası medya sektöründe oyunun kurallarını kapitalist, haz ve çıkar odaklı bir anlayış koymuştur ve bu anlayış neredeyse tüm dünyayı mahkûm etmiştir. Böyle bir platformda yer alış biçimi de birtakım sınırlılıkları beraberinde getirmektedir. Bu noktada popüler kültüre alternatif ve reyting/reklam kaygısından uzak bir dinî sunuma ihtiyaç bulunmaktadır. Bunu sağlamak için de hakikatleri imajlarla ve simülasyonlarla örtmemek, irşat ve tebliği reklam ve propagandaya dönüştürmemek, dini aktarımda ticari ve siyasi kaygılar gütmemek, din konusunda ölçüsüz, doğruluğu kabul görmemiş, tartışmalı ve tutarsız bilgi aktarımından uzak durmak, ütopik, tamamen duygusal ya da tarihe hapsedilmiş bir din sunumu yerine, dinin temel sabitelerini dikkate alan, İslam’ın günümüze ışık tutan, insanlığın bugünkü açmazlarına çözümler sunan, hayatın içinden içerikler üretmek gerekmektedir.
Medya ve bilgi kirliliği
Günümüzde medyada dinin yer alış biçimine ilişkin en ciddi sorunlardan biri bilgi kirliliğidir. Sosyal paylaşım sitelerinde dini içerikli pek çok bilgi hataları mevcuttur. Kur’an’da yer alan ifadelerin hadis diye aktarılması, cuma namazında öğle ezanından farklı olarak namaz sırasında iç ezan okunduğunun bilinmemesi vb. bunlardan sadece bir kaç örnektir. (Çamdereli, Mete, Medya ve Din, s. 18-21.)
Aynı durum internet ortamında paylaşılan dinî bilgiler için de gereklidir. Bir web sitesi yapabilen veya yaptırabilen herkes, insanlara kendi doğrularını anlatma fırsatı bulabilmektedir. Bu sitelerde yetkili yetkisiz pek çok kişilerce geçmişte verilen kimi fetvaların yerindeliği veya kişiye özel cevapların kamuoyu ile paylaşılması ne kadar doğrudur? Bunun cevabını vermek alan uzmanlarının işidir, ancak bunların oluşturduğu sorunları görmek için uzmanlığa ihtiyaç yoktur. Ne yazık ki sağlıklı bilgilere her zaman ulaşabilen ve güvenli bilgi alınabilen sitelerin sayısı da istenilen miktarda değildir, yine bu konuda herkesi ölçülü olmaya mecbur edecek bir yaptırım gücü de henüz mevcut değildir.
Bilgilendirme ve eğitme gibi işlevleri olan kitle iletişim araçlarının, yaygın bir eğitim aracı olma özelliğiyle toplumun bilinçlenmesine katkı sağlayacak ve dinî konularda izleyiciye yol gösterecek sağlıklı dini bilgi üretmeleri beklenir. Din istismarı yapmayan, Müslüman coğrafyanın ortak kodlarını dikkate alan, dinin hakikatlerini moda ilgilere feda etmeyen, İslam’ın sahih bilgisini ve yüksek hakikatlerini dünyevi bütün çıkarların üstünde tutarak toplumla paylaşan yayınlara ihtiyaç vardır. Medyanın uzman din eğitimcilerinin rehberliğinde din ve değerler eğitimi alanında üreteceği bu tür programların topluma önemli katkılar sağlayabileceğini belirtmek gerekir.
Toplumda merkezî bir konuma sahip olan dine yönelik bakış açısının medyada daha sağlıklı bir zeminde ele alınması, sadece medya din ilişkilerinin doğru bir zeminde seyretmesi için değil, aynı zamanda küresel barış ve insanlığın huzuru için de hayati önemi haizdir. Son zamanlarda İslam dünyasında yaşanan acı ve trajik hadiseler bunun çok açık bir göstergesidir.