Makale

Masumların Ahı


Masumların Ahı

Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Sahabî el-Esved b. Serî’ naklediyor: ‘Allah Rasulü (s.a.s.) ile bir savaşa çıkmıştık. Müşriklere galip geldik. İnsanlar öldürmede o kadar hızlı davrandılar ki çocukları bile öldürdüler.’ Bu durum Peygamber (s.a.s.)’e ulaşınca, “Bazı kimselere ne oluyor ki işi çocukları öldürmeye kadar götürdüler. Dikkat edin! Çocukları asla öldürmeyin buyurdu ve bunu üç kere tekrar etti.”

(Darimî, Siyer, 25)
Rivayetin başka bir varyantında Allah Rasulü, Huneyn savaşında meydana geldiği anlaşılan bu olaya karışanlara, çocukları niçin öldürdüklerini sormuş, onların, “bunlar müşriklerin çocukları yâ Rasûlallah!” demeleri üzerine, “sizin hayırlılarınız da müşriklerin evlâdı değil mi?” buyurarak şöyle devam etmiştir: “Dikkat edin! Çocukları öldürmeyin. Her doğan İslâm fıtratı üzerine doğar. Dilleri dönmeye başlayınca ebeveynleri onları Yahudi veya Hristiyan yapar.” (Ahmed b. Hanbel, 3/435)

Sevgili Peygamberimiz’in, savaşta bile olsa, çocukların öldürülmemesi konusundaki bu emri, Cenab-ı Hakk’ın, “sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın, ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara, 190) buyruğunun bir açılımıdır. Nitekim o, savaşta kadınların öldürülmesini de hoş görmemiş ve arkadaşlarına bunu yasaklamıştır. (Ebû Davud, Cihad, 121) “(Düşmanını) öldürmede bile insanların en ölçülüsü iman ehlidir.” buyuran Allah Rasulü, (Ebu Davud, Cihad, 120) komutanlarına da, “Allah yolunda savaşırken, sözlerinde durmaları, aşırılığa gitmemeleri, işkence yapmamaları ve çocukları öldürmemeleri” talimatını vermiştir. (Dârîmî, Siyer, 5)

Birçok ayette, zulmü, zalimleri, bozguncuları sevmediğini ifade buyuran ve “lânetinin zalimler üzerine olduğunu” bildiren Yüce Allah, (Hûd, 18) yeryüzünde adalet ve barışın hakim olmasını murad etmiş, elçilerinin de bu çerçeve dahilinde görevlerini yapmalarını istemiştir. Şüphesiz, peygamberlerin esas görevleri, Allah’ın varlığını, birliğini, onun buyruklarını insanlara duyurmak ve onları Allah’ın dinine davet etmektir. Ama bu davette zorlama, baskı ve zulüm yoktur. Aksi halde, insanların muhatap oldukları ilâhî imtihan anlamsız hale gelir. Onun için Cenab-ı Hak, hiçbir elçisinden; kırarak, dökerek, baskı uygulayarak, öldürerek tebliğde bulunmasını istememiştir. Kur’an-ı Kerim, bütün peygamberlerin, görevlerini, “hikmet ve güzel öğütle”, “yumuşak sözle”, “hatırlatarak”, “müjdeleyerek”, “uyararak”, “öğreterek”, “örnek olarak”, “zorluklara sabrederek” yerine getirdiklerini haber vermektedir. Bu süreçte, baskı gören, zulme maruz kalan, hatta öldürülenler onlardır. İnsanların, birbirlerine zulmetmeden ve zulme uğramadan Allah’ın kulları olarak kardeşçe yaşamaları uğrunda kendilerini feda edenler onlardır.

Geçmişte ve günümüzde kendilerini Allah’ın elçilerine nispet eden insanların durumuna bakınca, yaptıkları ile bu mensubiyetleri arasında ne büyük bir çelişki olduğu kolayca görülecektir. Asırlarca dini bahane ederek birbirlerini boğazlayan, bu konuda hiçbir ölçü tanımayan, kendi doğrularını zorla hakim kılmak için Allah adına kutsal savaşlar düzenleyen insanlar acaba dinin arkasına sığınarak başka amaçlarına ulaşmak için mi dünyayı kana bulamışlardır? İster istemez böyle bir soru insanın aklına gelmektedir. Çünkü, dininin yeryüzüne zorla egemen kılınmasına Cenab-ı Hakk’ın ihtiyacı yoktur. “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi toptan iman ederlerdi.” (Yunus, 99) buyuran ve buna da hiç şüphesiz muktedir olan Allah, kendi dilemediği şeyi kullarından mı istemektedir? Tabii ki hayır. O halde Allah’ın dinine davet; O’nun elçilerinin yaptığı gibi, iyilikle, güzellikle, anlatarak, öğreterek, güzel örnek olarak, iyiliği tavsiye ederek, kötülüğe engel olarak yapılacaktır. Din bu yolla benimsenir ve yayılırsa anlamlı olur. Zorla güzellik olmayacağı gibi, güzelliklerin toplamı olan Allah’ın dini de zorla hayata geçirilemez. O halde savaş, ancak, zulüm ve haksızlığın önlenmesi, adaletin tesisi ve saldırının engellenmesi amacıyla meşru ve kaçınılmaz olur. Nitekim Allah Rasulü de, dine davet esnasında önüne çıkarılan engelleri bertaraf etmek, kendisine ve inananlara yapılan saldırıları önlemek amacıyla savaşmak zorunda kalmıştır. Bu kaçınılmaz durumda da, Allah’ın emrine imtisalen, aşırıya gitmemek, suçlu olmayanları cezalandırmamak, sivil unsurları ve doğayı korumak için elinden gelen duyarlılığı göstermiştir. Savaşların cereyan ettiği Medine dönemi bunun örnekleriyle doludur.

Zaman tünelinde yol aldıkça daha çok ilerlediği farz edilen ve insan hakları konusundaki duyarlılığın daha çok geliştiği kabul edilen günümüz dünyasında, geçmişteki örneklerine rahmet okutacak ne barbarlıkların işlendiğine hepimiz şahit oluyoruz. Evet, artık hepimiz evlerimizde, dünyanın neresinde, hangi çıkarlar uğruna, ne tür kirli savaşların yapıldığını, bu savaşlarda sadece askerlerin değil, bir aylık bebekten doksan yaşındaki ihtiyara kadar, kadın-erkek ayrımı yapılmadan bütün insanların nasıl vahşice yok edildiklerini korku filmi izler gibi seyrediyoruz. Bir defada en fazla insan öldürme yeteneğine sahip bombalarla, ev, okul, mabed, hastane ayrımı yapmadan ve hiçbir insanî ve dinî değeri dikkate almadan yapılan saldırıları engelleyebilecek ortak bir insanî refleksi bile gösteremeyen modern dünya için, dinlerin, kutsalların, ahlâkî değerlerin ne işe yaradığını sorgulamak ve kendi kendimize sormamız gerekir: Mensubu olduğumuz din bize hangi güzellikleri kattı? Bizde ne gibi olumlu değişiklikler yaptı? Bu güzellikleri nerede ve kiminle paylaşıyoruz? Sahip olduğumuz iyilikleri kimlere sergiliyoruz? Neredeyse dünyanın 3/4 ünü oluşturan bizler, mensubu olmakla övündüğümüz Allah elçilerinin öğretilerinden hiçbir şey öğrenemedik mi? Ya da onların öğretilerini kendi süflî çıkarlarımıza alet edip yeni dinler mi ürettik? Sınır tanımayan çirkinliklerin yaşandığı ve birçoğumuzun da sadece seyretmekle yetindiğimiz bir dünyada, bir ilâhî dine mensup olmakla olmamak arasındaki fark nedir? Bu sözde mensubiyet ve taşıdığımız bin türlü mahcubiyetle huzuruna varacağımız yaratıcıya acaba hangi elçisinin arkasına sığınarak hesap vereceğiz? İşte bu sorular insan olarak nerede durduğumuzu, ne uğrunda yaşadığımızı, Allah’ın kulu olarak bu dünyada ne yaptığımızı ve ne işe yaradığımızı sorgulamaya imkân verecek, en önemlisi, “büyük mahkeme”de görülecek hesabın çok zor geçeceği gerçeğini bize bir kez daha hatırlatacaktır. Hiçbir şüphe yoktur ki, Allah katına ulaşan her masum ve mazlum âhı, buna sebep olanlar için ebedî bir hüsran vesikası olacaktır.