Makale

Prof. Dr. Raşit Küçük: "Hz. Peygamber Efendimizin insanlığı yaşatmak, canlıların en güzel şekilde yeryüzünde yaşamasını temin etmek gibi bir görevi vardır.”

SÖYLEŞİ
Söyleşi: Sadık Yalsızuçanlar

Marmara Üniv. İlahiyat Fak. Dekanı
Prof. Dr. Raşit Küçük:

"Hz. Peygamber Efendimizin insanlığı yaşatmak, canlıların en güzel şekilde yeryüzünde yaşamasını temin etmek gibi bir görevi vardır.”

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in ’âlemlere rahmet olarak gönderilme’ ifadesi çok dikkat çekici. Bu konuda neler söylersiniz?
Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in gönderilişi ile ilgili Kur’an’da gerçekten çok ayet var. Fakat ’âlemlere rahmet olarak gönderilme’ ifadesi, ifade ettiğiniz gibi çok dikkat çekici. Çünkü Hz. Peygamber Efendimiz bir rahmet peygamberidir. Rahmet, Allah Teâlâ’nın Rahim ve Rahman isimlerinden masdar bir kelimedir. Allah bütün canlılara merhametlidir. Yani istisnasız bütün canlılara, yarattığı bütün varlıklara... Bunun arasında iman eden, etmeyen diye bir ayırım yoktur. İnsan, hayvan diye bir ayırım da söz konusu değil. Bütün canlılara rahmet edendir Allah. Peygamber Efendimiz’in de âlemlere rahmet olarak gönderilişi, işte Cenab-ı Hakk’ın merhamet sıfatını âlemde en iyi temsil eden, tezahür ettiren, görüntüsünü en iyi ortaya koyan bir rahim varlık olmasından da anlaşılabilir. Efendimiz, müminler için bir rahmettir; çünkü örnektir, onları iman sahibi yapmıştır. Mümin olmayanlar için rahmettir; çünkü bütün insanlara yönelik bir mesajı vardır ve onlar getirdiği bildiriye uyarlarsa, bu rahmet halkasının içine dahil olmuş olurlar. Ayrıca bütün insanları yaşatmak gibi bir görevle, daha doğrusu şöyle diyeyim: Kâfir olsun, mümin olsun, kim olursa olsun, Hz. Peygamber Efendimiz’in insanlığı yaşatmak, canlıların en güzel şekilde yeryüzünde yaşamasını temin etmek gibi bir görevi vardır. O bakımdan rahmet olarak gönderilişi ile ilgili ayetin ifade ettiği anlam çok kapsamlı, derinliklidir.
’Allah ve melekleri, Resulü’ne salât ve selâm ederler’ ayetini nasıl anlamak lâzım?
Salât ve selâm dinimizde çok önemli iki kavram. Dua anlamına gelir biliyorsunuz salât, namaz da aynı kelimeyle ifade edilir. Allah ve melekleri Peygamber’e salât ve selâm ediyorlar. Bu bir öğretidir. Bize de bu tavsiye ediliyor. Çünkü aynı ayette bir emir de vardır. "Siz de ona salât ve selâm okuyunuz..." Cenab-ı Hakk’ın bize öğrettiği bir husustur bu. Melekler bizim salât ve selâmımıza karşılık veriyorlar. Yani Peygamber (s.a.s.)’e biz salât ve selâm okuduğumuz zaman, karşılığı anında melekler tarafından bize veriliyor. Onun için İslam geleneğinde bir şey vardır. Âlimlerimizin söylediği: "Hiç reddedilmeyen ve muhakkak cevaplandırılan, karşılığı bulunan yegâne dua, salât ve selâmdır. Peygamberimize salât ve selâm okumaktır." Onun için Allah Te- âlâ’nın, peygamberimize salât ve selâm etmesi, onu en mükemmel şekilde korumuş olması, en güzel şekilde bize örnek kılması; meleklerin ona salât ü selâm etmesi, Cenab-ı Hak’kın sadece iyilik için yaratmış olduğu meleklerin, Resûlullah’ın yeryüzündeki varlığından hoşnutluk duyması ve bunu bizlere Cenab-ı Hak’kın tavsiye etmesi. Yani bir öğreti olarak böyle algılamak lazım.
Efendimiz’i, Hz. Aişe’nin ’Kur’an’a’ benzetmesini nasıl yorumluyorsunuz?
Bu tabir çok isabetlidir. Hz. Aişe’ye onun ahlâkı sorulunca bunu söylemiştir. "Siz Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlâkı, yaşayışı, her hâli Kur’an’dı." Yaşayan Kur’an tabiri buna çok uygun düşüyor. Bu şunu ifade ediyor: Peygamber Efendimiz’in bütün yaşantısı, davranışları, sözleri, her türlü hâl ve hareketi Kur’an’ın ayetlerine uygundur. Yani onunkisi Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde yaşanmış bir hayattır. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim müminlere neyi emretmişse, peygamber onu bizatihi kendisi yaşamış ve bize göstermiştir, örnek olmuştur. Zaten bir örneğe yakışan budur. Hem bunu söylüyor Hz. Aişe Kur’an ve sünnet doğrultusunda, hem de Kur’an-ı Kerim’imize Peygamber Efendimiz’i üsve-i hasene yani en güzel örnek olarak takdim ediyor. Allah böyle söylüyor, yani Allah’ın Resûlü’nde sizin için en güzel örnek vardır diyor. Şimdi demek ki en güzel örnek olan peygamber, Kur’an’a uygun bir hayatla örnek olmuş oluyor. Dolayısıyla biz meselâ ’namazı nasıl kılacağız?’ diye sorduğumuzda karşımıza peygamberimiz çıkıyor. Peygamber nasıl kılmışsa öyle kılacağız. Orucu nasıl tutalım diye sorduğumuzda Peygamber Efendimiz karşımıza çıkıyor. Haccı nasıl yapalım diye sorunca peygamberimizi örnek alıyoruz. Yani hangi konuyu ele alırsak Hz. Peygamber orada yaşayan bir örnek olarak ve hayatının da her safhası en sahih, en doğru şekilde tespit edilmiş bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla hakikaten Peygamber Efendimiz’e ’yaşayan Kur’an’ demek bir gerçeğin tam ifadesi oluyor. İşte onun için de sünneti biz, Kur’an’ın peygamberin hayatına yansımış şekli diye anlıyoruz.
Âlimler, Hz. Peygamberin neyine varis oluyor?
Bunu kendisi söylüyor: "Biz dünyalık miras yani mal, mülk bırakmayız. Bıraktığımız şey sadakadır.’ Fakat ne mirası bırakmışlardır? Onu da söylüyor. Peygamber Efendimiz ilim mirası bırakmıştır. Tebliğ ve davet unsurunu miras olarak bırakmıştır ve ’âlimler nebilerin varisleridir’ buyurmuştur. Demek ki Peygamber Efendimiz (s.a.s.) miras olarak ilmi bırakmıştır, İslâm’ın tebliğini bırakmıştır. Biz onu veda hutbesinde ifade ettiği bir ibareden de anlıyoruz. Size iki şey bıraktım diyor: Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim, bir de Ehl-i Beyt’im. Bir rivayette ise, size sünnetimi miras bıraktım, buyrulur. Ehl-i Beyt, Peygamber Efendimiz’in eşleri, Efendimiz’in aile efradı, kızı, damadı, torunları Hz. Haşan ve Hüseyin’i kapsıyor biliyorsunuz Ehl-i Beyt tabiri. Bunları miras bıraktım size diyor. Sünnetimi miras bıraktım diyor.
Efendimiz’in âlemlere rahmet olarak gönderilişi hakikatinden bakılacak olursa, onun öğretisi özellikle modernleşmiş) dünyaya neler sunuyor? Modern insanın soru(n)larına ne türden cevaplar bulabiliyoruz orada?
Şimdi modern dünya dediğimiz şey neticede insanlığın bir devamıdır. Yani Hz. Adem’den bugüne kadar gelmiş olan bir insanlık ailesi var ve bu insanlık ailesinin yaratılıştan bugüne kadar arzuları, istekleri, yönelişleri gerçekten değişmemiştir. Yani zaman içinde gelişme olmuştur ama, o zaman da insanın nefsi arzulan vardı, bugün de vardır. O zaman da manevî bir terbiye ihtiyacı vardı, bugün de vardır. O zaman da insanlar biyolojik bir hayat yaşıyordu, tabii ihtiyaçları vardı bugün de aynıdır. Modern insan tabii çıkmazları da çok olan bir insandır. Yani gelişen ve değişen şartlarda hakikaten çıkmazları, çözümsüzlükleri çok olan bir insandır. İnsanın manevî ihtiyaçları, ruhunun ihtiyaçları en az maddî ihtiyaçları kadar önemlidir. Ne yazık ki bugün insanoğlu sadece maddî ihtiyaçlarını giderme veya bunlarla ilgilenme gibi bir yolu tercih ettiği için, çok büyük manevî boşluklar içerisindedir ve insanlığın da temel sıkıntısı budur. Manevî alan aynı zamanda bizim ahlâkımızı da kapsıyor. Yani niyetlerimizden tutalım düşüncelerimize, idrakimize sonra davranışımıza kadar her şeyi içine alıyor. Ruhi ihtiyaçlarımız karşılanmayınca karşımıza bunlardan soyutlanmış, manevi yönü tamamen yok edilmiş bir insan tipi çıkabiliyor. Aynı bugünün modern dünyasında tekniğin son imkânlarına sahip olan bazı kimselerin, hemcinslerine karşı ne kadar insafsız, merhametsiz ve sevgisiz olduklarını hep beraber görüyoruz. Bugün insanlığın onun öğretisine çok muhtaç olduğuna inanıyorum.
Efendimiz’i hangi sure, niçin ihtiyarlatmıştır?
Evet Hud Suresi’nden bir ayet: "Emrolduğundan gibi dosdoğru ol..." "Beni Hud Suresi ve benzerleri ihtiyarlattı" diye hadisleri var. Çünkü burada istikamet üzere yaşamak emredilir. Bu son derece önemli bir şeydir. Yani Fatiha Suresi’nde her gün namaz kılan bir mümin, beş vakit namazının her rekâtında bu temennide bulunur Allah’a; "Beni sırat-ı müstakime ulaştır. Bizi sı- rat-ı müstakime ulaştır" diye... İstikamet, Kur’an’ın emirleri ve yasakları doğrultusunda yaşamaktır. Yani dosdoğru yol demektir. Peygamber Efendimiz bu ayet nazil olduğu zaman, bir peygamber olduğu halde ve hakikaten ismet sıfatına sahip, yani büyük günahlardan beri (uzak) olduğu halde bu ona çok ağır gelmiştir. Meselâ geceleyin ibadet yapıyor. ’Ayağı şişinceye kadar ibadet ederdi’ diyor Hz. Aişe. ’Ya Resûlallah geçmiş ve gelecek günahların affedildiği halde niye böyle yapıyorsun?’ dediğimde ’Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?’ buyururdu. Yani nimete karşı şükür, Allah’a ibadetle gerçekleşiyor. Bu idabet sadece namaz ve oruç olarak algılanmamalı. Yani istikamet üzere, dosdoğru yol üzere bir hayat tarzı, hayatımızın her anını kapsayan bir hayat tarzı ibadettir, yani kulluktur. Dolayısıyla Peygamber Efendimiz hayatın her alanını kapsayan bir istikamet üzere olmayı hedefliyor. O ümmeti için de endişelenen bir peygamberdi. "Beni Hud Suresi ve benzerleri ihtiyarlattı" buyurmasına, bir de bu açıdan bakmak gerekir.
’Efendimiz de bir insandı, bizim gibi bir beşerdi’ biçiminde sürekli tekrarlanan bir söz var. Bu sözün kastı nedir?
Şüphesiz beşerdi, yani insan cinsindendi. Ama bizim gibi bir beşer miydi? Yani nitelikleri itibariyle bunu sorabiliriz. Yani bizim gibi yaratıldı. Bir anneden doğdu, bir babanın çocuğuydu. Elbette beşerdi. Bunu Kur’an çok açık ifade ediyor. Yani Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in dilinden şöyle demesi isteniyor: "Ben de sizin gibi bir beşerim. Ene beşe- run mislukum. Sizin gibi bir beşerim ama vahiy alan bir beşerim. Mislukum yûhâ ileyya. Bana vahiy geliyor." Demek ki vahiy alan bir beşer. Bu son derece ayırıcı bir şeydir. Ama bir beşer olması son derecede önemli. Çünkü örnek yani bizim için bir örnek, bir önder, kendi cinsimizden biri. Bu o kadar harika bir şey ki, bu beşer yanıdır. Çünkü yiyen, içen, uyuyan, yatan, kalkan, gezen, insanlarla ilişki içinde olan, işte bir devletin başında bir devlet başkanı, bir ordunun başında komutan, sahabinin arasında bir nasihatçi, insanlar arasında barışı gerçekleştirmek isteyen bir büyük dahi, efendim her yönüyle bir aile babası, eş, dede... Allah’ın murakabesinde olan, kontrolünde olan bir beşer, Allah’tan aldığı vahyi kelimesi kelimesine harfi harfine bize ulaştıran bir beşer, o vahyi hayatında biraz önce ifade etmeye çalıştığımız gibi yaşayan, yaşatan bir beşer. Kendisi yaşıyor, toplumuna yaşatıyor.
Efendimiz’e, sahabiler, bir şey söylerken, genellikle, ’anam babam sana feda olsun’ diyorlar, bunu niçin söylüyorlar, ne demek istiyorlar?
Bu bir terim olarak kullanılıyor: "Anam babam sana feda olsun" diye Arapça’da kullanılan bir şey. Fakat sahabe-i kiramın çok kullandığı bir tabir, Peygamber Efendimiz için çok kullandığı bir ifade. Bunlar gerçekten onu yaşayan bir nesil. Meselâ muhacirleri düşünelim; Mekke’den Medine’ye hicret ediyorlar. Bütün mallarını, mülklerini, analarını, babalarını, çocuklarını hatta eşlerini bırakıp Medine’ye gidiyorlar Peygamber Efendimiz için. Orada da şunu söylüyorlar Peygamberimize: ’Biz senin için her şeyimizi terk ettik. Sadece canımız var sana verecek. Bu da sana feda olsun Ya Resûlallah’. Bugün bu tabiri, ’anam babam sana feda olsun. Canım sana feda olsun Ya Resûlallah’ diye biz- ler de kullanıyoruz. Bunda hiçbir sakınca da söz konusu değil.
’Habibullah’ olmak ne demektir?
Allah’ın sevgilisi olma makamı insanın ulaşabileceği en üst makamdır. Yani sevgi makamı, en üst düzey, takva denilen o yetkinlik seviyesi, en üst eylem makamıdır. Allah’a karşı son derece saygılı, Allah’tan çok korkan, Allah’ı çok seven insanların ulaştığı makam. Allah o kadar seviyor ki Resûl-i Ekrem’i, ona Habibullah, Allah’ın sevgilisi deniyor. Dolayısıyla Allah katında en sevgili olduğu için bu makama ’mahbubiyet’ makamı deniliyor. Cenab-ı Hakk Habibullah, Allah’ın sevgilisi tabirini sadece Re- sul-i Ekrem için kullanmıştır.
Halilullah vardır ama -Allah’ın dostluğu makamı İbrahim (a.s.) için kullanılır- Habibullah makamı Resûlullah’a aittir ve tasavvufta muhabbet makamı, sevgi makamı ulaşılabilecek en son makamdır. Onun üstünde bir düzey yoktur. Onun için mahbubiyet makamı Resûl-i Ekrem’e hastır.