Makale

Cehalet ve Tezahürleri

Doç. Dr. Ahmet Koç
Rize Üniv. İlahiyat Fak.

Cehalet
ve Tezahürleri

Bugün cehalet denilince genellikle bilgisizlik, eğitimsizlik; cahil denilince de, okuma-yazma bilmeyen, mektep görmemiş, ya da yeterli eğitimi olmayan kişi kastedilse de cehaletin, kaynaklarda çok daha farklı anlamlara geldiği erbabınca bilinmektedir. Eski Arap şiirinde ve klâsik lügatlerde cehaletin iki farklı anlam taşıdığı görülmektedir. Bunlardan birisi; ilmin zıddı olarak cehalet, diğeri ve daha yaygın olanı ise hilmin zıddı olarak cehalettir.
İlmin zıddı olarak cehalet ne anlama gelmektedir?
İlim, bir şeyi hakikatiyle idrak etmektir. (Kap), Müfredat, Beyrut 1997, 580) ve insanlığı kurtuluşa götürmek için gerekli olan sağlam ve güvenilir bilgiyi ifade eder. (M.Nakıb el-Attas, islami Eğitim, İstanbul 1991, 66) Bu anlamıyla ilim, sıradan bir bilgiden farklıdır. Çünkü bilgi, çok genel bir tanımla, "bir kimsenin bir şey hakkında bildiği şeydir" (Toshihıko. izutsu, Kur’anda Allah ve insan, Ank.ua ts( 55) Zihnimizde var olan her şey; inançlar, tecrübeler, kuramlar, fikirler, anlayışlar vb. bilgimizin bir parçasıdır ve bunların gerçek olması şart değildir.
O halde, cehaletin ilmin zıddı olarak anlamı, mutlak manada bir şey bilmemek değil, belki bir şeyi bilinmesi gereken şekliyle, hakkıyla bilmemek, doğru bilgiden yoksun olmaktır. Cahil de, doğru bilgiden yoksun olduğu halde bunun farkında olmayan, bilmediğini bilmeyen, bilmediği halde bildiğini zanneden, kendi zannını başkalarına dava tan kişidir. Bilmediğini bilene, bilmediği konularda bilgi ve beceri öğretmek mümkündür. Ancak cahile bir şey öğretmek ve yeni bir şey kabul ettirmek neredeyse imkânsızdır.
İnsanın doğru bilgiye ulaşmasının bazı engelleri vardır. Bunların başında taklit ve sorgulama yetersizliği gelir. Kur’an insanları bu konuda uyarırken, taklit ve zannı bir arada zikrederek, bunları gerçekten saptıran olumsuzluklar olarak açıklamaktadır, (Enam;116)
Kur’an’da "hamiyyetü’l-câhiliyye" olarak ilade edilen cahilive gururu da insanı hakikatten saptıran bir olumsuzluktur. Kur’an’da bu terim, cahilive toplumunun taassup ve barbarlığına, gurur, Öfke, şiddet, kin ve nefretine işaret etmektedir. (Fetih, 26)
Hilmin zıddı olarak cehaletin anlamı ise oldukça genisin ve insanın tavır ve hareket tarzıyla ilgili sapma ve taşkınlıkları ilade etmekte dir. Hilm; vakar, tevazu, sekinet sabırlı, ağırbaşlı, illetli ve mutedil bir tavrı ilade etmektedir. (Tabert, Câmiu’l Beyân, Beyrut 1988 \ıx1\4 Râzi et tefsirul Kebir, Tahran ts., \xııı. 107-108) Cehalet ise, halfifmeşreplik, taşkınlık, muhatabını hafife almak ve küçümsemektir, (bk Furkan 63 fcral 199)
Hak tanımamak ve zorbalık yani zulüm de cehaletin bu çerçevedeki anlamlarındandır. Hz. Peygamber, haklı-haksız, zalim- mazlum olup olmadığına bakmaksızın, adalet yerine, kaba kuvvete dayanan bir hak arayışını "cahiliye davası" olarak nitelendirmiştir. (Buhari, Menakıb, 8; Cenaiz, 38-39) Büyük Islâm filozofu Farabî de, "el-Medinetü’-l Fâdıla" adlı eserinde, zorbalığın hükümran olduğu eski zaman sitelerine "zorba site" anlamında "el-Medi- netü’l-Câhile" adını vermiştir.
Cahil kelimesi, Arap dilinde "aslan" için de kullanılmaktadır. (Fîrûzâbâdî, el-Kâmûs, Beyrut 1991, III, 518; Butrus el-Bustânî, Muhît, Lübnan 1987, 133) Aslan; kabadayılık, otoriteye boyun eğmeme, kendi güç ve üstünlüğüne güvenme, hak tanımama ve zorbalıkla, kontrolsüz bir gücün sembolüdür. Keza Arap dilinde "Kazanın fokur fokur kaynaması" nın da "ce-hi-le" ile ifade edilmesi dikkat çekicidir. (Ze- mahşerî, Esâsu’l-Belâğa, Beyrut 1989, 107)
Görüldüğü gibi hilmin zıddı olarak cehalet; en ufak bir kızgınlık anında iradesini kaybedip parlayan, kontrolsüz bir ihtirasla öfkesine kapılıp sonucu düşünmeden hemen körü körüne atılan, ateşli ve sabırsız kimsenin sorumsuz davranışıdır. Bu insan, doğruyu yanlışı düşünme ölçüsünü yitirip, kendisini öfkenin pençesine düşürür. Cehalet, aklı ve düşünceyi bürüyüp, düşünce dengesini bozan, doğruyu yanlışı ayırt edemez duruma getirip, şaşkına çeviren zapt edilmez hafiflikteki duygusallıktır ve bir hareket tarzıdır. (izutsu, 193) Haset, kibir, gurur ve inat gibi kaprislerine kapılarak hakikate karşı gelmesi nedeniyle asıl adı Ebu’l-Hakem bin Hişam olan Mekke müşriklerinin reisine Ebu Cehil denmesi, bu noktada çok anlamlıdır.
Halk arasında gençler için sıklıkla kullanılan: "cahildir, onun kusuruna bakmayın!" ifadesi ile kastedilen de aslında onun çabuk öfkelenen, işin derinliğine inemeyen, yüzeysel düşünen, duygularına kapılarak hareket eden tavrıdır. Olgun bir insanın ağzından çıkmayacak, örfe ve edebe aykırı sözler söyleyen, dinin ve toplumun değerlerini dikkate almayan ahmak ve sefihler için "cahil" tabirinin kullanılması da bu anlamdadır. Bu durumun bilgili veya tahsilli olup olmamakla bir ilgisi yoktur.
Cehalet, birbirine sıkı sıkıya bağlı bir fikir ağının merkezidir. İnsanın kudretine böbürlenmesi, sınırsız biçimde kendine güvenmesi, kendini yeterli görmesi, hiçbir otorite önünde eğilmemesi, keskin bir şeref duygusu, kendisinden aşağıda olanlara karşı kibirlenmesi, gerçeğin aksine inanması, gerek iyi gerekse kötü niyetle olsun, yapılması gerekenin tersini yapması hep cehalettendir.
Burada cahiliye üzerinde de kısaca durmak gerekir. Cahiliye, İslam’ın zuhurundan önceki belli bir devri mi kapsamaktadır? Yoksa devamlı var olan bir süreç midir?
Her şeyden önce cahiliye çağı denilince, bunu bilgisizlik çağı olarak anlamak doğru değildir. Bu tanımlama, en azından eksiktir. Zira İslâm’dan önceki Araplar hiçbir şey bilmiyor değillerdi. Gelişmiş bir edebiyatları, yazılı ve sözlü şiir sanatları vardı. Ancak Islâm’dan önceki devrin göze çarpan en kabarık çizgisi, zorbalık ve zorbalığın muhtelif şekillerdir. Zulüm, ahde vefasızlık, çocukları diri diri toprağa gömmek, kuvvet ve kudreti başkalarına duyuracak çılgınlıklar yapmak, zina ve işret âlemleriyle sıhhati harcamak, cahiliye devrinin belli başlı özellikleridir.
Cahiliye, iyi ile kötüyü birbirinden ayıramayan, yaptığı fenalık için asla pişmanlık duymayan, hayra sağır, gerçeğe dilsiz olanları tanımlayan, şiddetli bir saplantıdır. Cahiliye, zihin ve ruhlarda, düşünce ve hayat tarzında, içinde bulunulan vahametin kanıksanmış olması halidir. Cahiliye insanı, yaptığı işlerin yanlışlığını kabul etmediği gibi, doğru olduğu zehabına bile kapılır. (Araf, 30; Kehf, 103-104)
Cahiliye toplumları, bütün imkânlarıyla ahlâkî değerleri yıkmak, insandaki doğal ilkeleri bozup, yerine nefsi arzuları yerleştirmek ve bunları çekici hale getirmek hususunda birbirleriyle yardımlaşırlar. Çeşitli vasıtalarla, sapkınlıkları ön plâna çıkararak, aile bağlarını koparmaya ve sosyal değerleri sarsmaya çalışırlar. (Nemi, 54-55)
Görülüyor ki cahiliye bir tavırdır, bir vaziyettir ve Islâm’ın tam karşıtıdır. Çünkü Islâm’da, tevhid inancı, tek ve mutlak hâkim olan Allah’a teslimiyet ve itaat, O’nun emirlerini yerine getirmek, yumuşak huyluluk, sükûnet, metanet, hak ve hukuka riayet, sulh, barış ve esenlik, en temel yönelişler iken; cahiliye’de şirk, otorite tanımama, isyan, öfke, gurur, sınırsız benlik, hafifmeşreplik, taşkınlık, zorbalık ve hak tanımazlık İslâmî esasların tam karşısındadır.
Cahiliye, özel olarak bir döneme ad olmuşsa da, bir daha gelmemek üzere giden belirli bir tarihî dönemi değil; şartlara göre değişen sapkın tavırları ifade etmektedir. Yani insanların gerçek bilgiden yoksun, taklit ve taassuba saplandıkları, hevâ ve heveslerinin esiri oldukları, hak ve hukuk tanımadan, zulüm ve sömürü ile varlıklarını devam ettirdikleri her zaman ve mekânda cahiliye varlığını sürdürecektir.
İnsanlık tarihi incelendiğinde, tezahürleri bakımından cehaletin en fazla inanç alanında yoğunlaştığı görülmektedir. Hiç şüphesiz, insanın evrendeki yerini ve varolma nedenini belirleyen asıl yapılanma bu alanın içindedir. Bu, sadece kalbin derinliklerine gömülü bir vicdandan ibaret olmayıp, hayatın ve ona bağlı her şeyin üzerinde kurulduğu temeldir. İnsanın, kâinat ve onun içindeki tüm varlıklarla kuracağı ilişkilerin odağıdır. Duygular, düşünceler, eşya ve olaylar karşısındaki tutum ve davranışlar, gayeler hep bu alanda kabul edilen değerlere bağlıdır. Hidayet veya dalalet üzere olmak, bu alanın ana kaynağı olan, Allah inancına bağlıdır.
Bu açıdan bakınca görülecektir ki, cahiliye insanı, Allah’ı bilir ve varlığına inanır (Lokman, 25; En’am, 109,136 vb.) ancak, Allah hak- kındaki bilgileri yanlış ve sakattır. (Zümer, 64; Maide, 50; Araf, 28) O’na inanmakla beraber, başka ilâhlara da tapıyor olmakla (Yusuf, 106) ve O’nun hakkında, bilmedikleri şeyler İsnat etmekle (En’am, 136; Yunus, 68; Necm, 19-20, Sa’d, 5) İŞİn VİCdanî boyutunda; sadece dara düştüklerinde hatırlayıp, diğer zamanlarda hayatlarından çıkarmış olmakla da (Ankebut, 65; Lokman, 32) eylem boyutunda bocaladılar. Bu nedenledir ki, cehaleti ortadan kaldırmak için gönderilmiş olan Islâm’ın, temel prensibi tevhit inancı olmuş ve tüm insanlık, bu inançta birleşmeye davet edilmiştir. (Al-i İmran, 64)
İnsanın yaratılmış olma vasfı, esasında onun yaratanı ile ilişkiye geçmesini zorunlu kılar. Ancak insan, bu vasfını unutmaktadır. Kur’an, yaratılmış olma özelliğini unutan insanı uyararak, onun bu özelliğini önemle vurgular. (Yasin, 77-78) İslam’a göre Allah, insana ihtiyacı olan bilgiyi öğretmiş, doğru ve yanlışı göstermiş, akıl ve irade ile tercih yapabilecek şekilde yaratmış (Bakara, 31; Alak, 3-5; İnsan, 3; Beled, 8-10; Kehf, 28-29) ve kendisine rehberlik edecek peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Göklerde ve yerde olanları insanın buyruğuna vermiş (Casiye, 13), onu yeryüzüne halife tayin etmiştir. (Bakara, 30) İnsan, emaneti yüklenmiş (Ahzab, 72) ve bunlar bir Misak’a bağlanmıştır. (Araf, 172)
İnsanın görevi, Allah’a kulluk etmektir. (Zariyat, 56; Hicr, 99) Davranışa yansımayan sözde imanın veya gerekleri yerine getirilmeyen kuru bilginin fazla bir önemi yoktur. Kulluk, insanın sadece Allah’a karşı yapmış olduğu ibadetleri değil, hayatın tüm yönlerini ve insanın bütün ilişkilerini kuşatır. Yapılan bütün iyi ve kötü eylemlerin değerlendirileceği inancı ve bunların "Hesap Günü"ne bağlanması, bu ilişkilerdeki oto kontrol sistemidir. Ahiret inancı, insanın ideallerini kısa dünya hayatının dar çerçevesinden çıkarıp, sonsuza taşıyan en etkin güçtür.
Cehaletin hüküm sürdüğü toplumlarda ortaya çıkan sapmalardan İkincisi, ahlâk alanındadır. Yani insanın kendisi ve sosyal çevresiyle ilişkilerindedir. Cahiliye, tutarsız tanrı inancıyla, güçlülerin zayıfları ezip sömürdüğü, zulüm ve taşkınlığın, çatışma ve kavgaların, sosyal hayata hakim olduğu bir manzara arz eder. Sosyal statüyü belirleyen unsurlar, soy, zenginlik, mevki ve kaba kuvvettir. Töreler ise, sosyal hayatın vazgeçilmez yapı taşlarıdır. Cahiliye insanı, başkalarının en doğal hak ve hürriyetlerine aldırmazken, kendi özgürlüğünden asla taviz vermez ve bunu sınırlandırmak isteyenlerle de sonuna kadar savaşır.
İslam insanların, haklar bakımından müsavi olduğunu belirterek, birbirlerine karşı hürmet göstermelerini, iyilik hususunda yardımlaşma ve dayanışma içerisinde olmalarını ister, haksızlık ve zulümlere izin vermez. (Maide, 2)
İslam’da toplum, ferdin temayüllerini yok sayamayacağı gibi, fert de toplumdan bağımsız değildir. Bu, ferdin toplumla birlikte ortak değerler üretmesi sonucuna götürür ve değerler, fertle toplum arasında nizam ve ahengi sağlayan ölçütler olur. Bu husus, ferdin toplumda hazır bulduğu bütün değerleri kayıtsız şartsız kabulü ve taklidi anlamına gelmez. Nitekim böyle bir teslimiyet, toplumun dinamizmine ve gelişmesine engel olduğu gibi, öncekilerin yanlışlarını tekrar etmek suretiyle koyu bir taassuba da götürebilir.
İnsanın sadece kendi sübjektif arzularına göre hareket etmesi, kendisi ve toplum için bir anarşi sebebi olurken, sorgula- masız bir şekilde toplumun kabulleri ve istekleri doğrultusunda hareket etmesi de, donukluğa neden olabilecektir. Cahiliyenin en önemli sapmalarından birisi, bu noktada ortaya çıkmaktadır. Cehalet, bir taraftan, aşırı derecede benlik, gurur, hevâ ve hevese tabi olmak suretiyle, ferdiyeti; (Furkan, 43; Casiye, 23; Kehf, 28; Araf, 176; Kasas, 50) diğer taraftan, atalardan gördüklerini, olduğu gibi benimsemek suretiyle, toplumsal olanı kutsallaştırmaya neden olmaktadır. (Bakara, 170; Anke- but, 25; Maide, 104; Araf, 28; Yunus, 78; Hud, 109; Lokman, 21; Saffat, 70; Zuhruf, 22)
İslam bu noktada insanların tercihlerini, en üst noktada belirleyecek bir değer olarak, temel ilkeler koyar ve bu ilkelere uygun her türlü gelişme, yenilenme ve ilerlemeye ışık tutar. Bu ilkeler, insan gücünün sınırları içerisinde hayatın gerçeklerine uygundur ve katı kalıplar içerisine sıkıştırılmış değildir.
İslam’dan, nefsin çeşitli yönleri bir arada değerlendirilerek, kişide sağlam bir şahsiyet oluşturma gayreti vardır. Bu, herhangi bir konuda iç çatışmaya veya psiko-sosyal bir ikileme düşmeyen ve ruhsal bir rahatsızlığa da maruz kalmayan, sağlam şahsiyettir. Nefsin isteklerinin reddi değil, temeldeki Allah inancıyla uyumlu bir şekilde, sapkınlık ve azgınlığa düşmeden karşılanması istenir. Maddî ve manevî ihtiyaçlar arasında devamlı denge aranır.
Cahiliyenin saldırgan ve bozguncu tavrı yerine İslam, Allah’a itaati ön şart olarak ileri sürmekle kargaşaya son verir ve insana yeni bir ufuk açar. İnsanda egemen güçler teker teker bir gayeye yönelir. Artık cahildeki öfke- şecaate, şehvet-iffete, kibir-tevazua, hafifmeşreplik-vakara, kin- bağışlamaya, ihanet-sadakate, inat-sebata, zulüm-adalete, nan- körlük-şükre, tamah-infaka, ha- set-gıptaya, intikam-hak aramaya, savurganlık-cömertliğe, is- yan-sabra, taklit-tahkike, acele- gayrete ve korku-sevgiye dönüşür. Her türlü yapay güç ve üstünlük kaldırılarak, insanların eşit olduğu esası gelir. Bu eşitliği lehte bozacak haslet ise Allah’la ilişkinin niteliğidir. (Hucurat, 13)
Cehaletin bazı tezahürleri de insanın evrenle ilişkilerinde görülmektedir. İnsan, çağlar boyunca evrenle olan ilişkisinde farklı tavırlar almıştır. Güçsüzlük ve çaresizliğini gördüğünde, sığınma ihtiyacı duyarak tabiattaki bazı varlıklara taptığı gibi, uğradığı bazı felâket ve acılardan dolayı onlara savaş açtığı da olmuştur.
Oysa İslam’a göre evren, Allah’ın en büyük ayetidir. Onun içerisinde olup biten her şey insanda hayranlık duyguları uyandıracak niteliktedir. Ancak alışkanlıklar, günlük telâşlar, her şeyi hazır bulma, bilinci perdelemekte insanı hissizleştirip, donuklaştırmaktadır. Evrenin gizemi, bilincin açılması için çok önemli bir araçtır. Evrendeki mükemmel işleyiş karşısında hayrete düşmek, tefekkür etmek, var oluşun sırlarını araştırmak insan evren ilişkisinin temelidir. (Bakara, 164) İnsan, sadece kendi iç dünyasını değil aynı zamanda dışındaki dünyayı, evreni incelemek durumundadır. İnsanın görevi ve sorumluluğu, evrendeki her bir varlığın içine yaratıcı tarafından yerleştirilen fıtrat yasalarına uyması ve tüm yeteneklerini bu yasalar etrafında şekillendirmesi ve geliştirmesidir. Bunun aksi ifsat ve tahrip demektir. (Rum, 4i)
Yükselişlerin veya çöküşlerin sessiz dili olan tarihi eserleri, uygarlık ürünlerini, tapınakları, dikili ve gömülü anıtları incelerken de aynı perspektif vardır. (Ai-i Imran, 137; Fatır, 44; En’am, 6) İnsan, bu gözlemleri yaparken kalp gözünü açmazsa, ibret nazarıyla bakmazsa, daha önce yaşanmış olayların bilgisi de ona pek fayda sağlamayacaktır. (Rum, 7)
Evrende var olan her şey, insanın hizmetine sunulmuştur. İnsan bunun farkında olduğunda kendisine hizmet için yaratılmış tüm varlıklara sevgiyle yönelir. Özellikle iç içe yaşadığı doğal çevreye ve varlıklara karşı sevgiyi daha yakından hisseder. Kendi emrine verilmiş evrende her imkânı değerlendirmek suretiyle insanlığa hizmet etmek, medeniyet kurmak, var oluşun esrarını çözmeye çalışmak ve bütün bunları ibadet bilinci ile yapmak insanın temel görevidir.