Makale

Mevlânâ ve Magazinleştirilmesi Sorunu

Mevlânâ ve
Magazinleştirilmesi
Sorunu

Dr. Ömer Yılmaz
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Şarkın ve İslâm’ın, hatta bütün dünya düşünce âleminin en büyük simalarından biri hiç şüphesiz Mevlânâ Celâleddin er-Rûmî (ö. 1273)’dir. Ölümü üzerinden asırlar geçmesine rağmen bugün bile hâlâ sesi duyulmaya devam eden birkaç ender şahsiyet varsa hiç şüphesiz bunlardan birisi de Mevlânâ’dır. Bir ilim adamının da dediği gibi günümüzde ne Mevlânâ ölçüsünde bir mutasavvıf, ne de Mesnevî ve Divân-ı Kebîr seviyesinde yeni bir eser mevcuttur. (Süleyman Uludağ, İslâm Düşüncesinin Yapısı, Dergah Yayınları, İstanbul 1999, s.116) İçinde bulunduğumuz 2007 yılının Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı (UNESCO) tarafından “Mevlânâ Yılı” olarak ilân edilmesi de söylediklerimizin bir ispatıdır. Ayrıca gerek yurt içi gerekse yurt dışında onun hakkında yapılan 50 kadar yüksek lisans, 25 civarında doktora, yerli ve yabancı müellif olmak üzere 250 kadar kitap, 600 bildiri sunulması ve makale kaleme alınması (Mustafa Tekin, “Mevlânâ Bibliyografyası”, Tasavvuf Dergisi, s. XIV, 2005, ss. 735-774) onun dünya çapında önemli bir şahsiyet olduğunu göstermektedir.

Bu haliyle Mevlânâ Türk İslâm kültürüne edebiyat, musiki, edeb-erkân, ahlâk gibi konularda çok şey katmış ve kazandırmış şahsiyetlerin başında gelmektedir. Irkı, dili ve dini farklı kişileri kendi çatısı altında buluşturmayı, birleştirmeyi ve kaynaştırmayı başarmış, söz ve eylemiyle kardeşlik duygularının pekişmesine yön vermiş olan Mevlânâ’nın söylemlerine bugün dahi sadece İslâm âleminin değil, tüm insanlığın ihtiyacı olduğu kanaatindeyiz.

Ancak ne var ki yazılı ve görsel medyada söylemlerine bu denli önem verilen ve adından çokça bahsettiren Mevlânâ, yanlış anlaşılmaya müsait, magazine konu edinilen önemli İslâm mütefekkirlerinden bir tanesidir. Belki de onun yoğun bir şekilde medyada yer alması, herkes ve her kesim tarafından oldukça sevildiği anlamına gelmektedir. Bu, insanların kendileri için onda bir pay gördüğünü ve özlemini temsil ettiğini de çağrıştırmaktadır. Bunu inkâr etmek, yadsımak mümkün değildir. Bununla birlikte günümüzde o denli bir magazin kültürü hakim ki, âdeta insanlar herhangi bir konuyu magazin dışı bir dil ile anlayamayacak hale gelmiştir. Elbette dinî konuların ve önemli şahsiyetlerin magazinleştirilmesi başka konulara benzememektedir. İzlenme oranını artırmak maksadıyla halkın bilmesi gerekmeyen, ancak din konusunda uzman kimselerin kendi aralarında tartışıp belli bir sonuca varması gereken hususların ulu-orta gündeme getirilmesi üzüntü vericidir. Biz bu yazımızda Mevlânâ gibi büyük bir şahsiyetin magazinleştirilmesi sorununu, popüler kültüre kurban edilmesini ele almak istiyoruz. Bunu yaparken mümkün mertebe kendi temel kaynaklarına ve işin uzmanlarına başvuracağız.

Mevlânâ’nın magazinleştirilmesinde ana hatlarıyla iki konu öne çıkmaktadır. Bunlardan biri, ona ait olmadığı halde kendisine nispet edilen sözler, diğeri ise uygun zaman ve mekana bakılmaksızın düzenlenen sema ayinleri. İsminin pek çok yere verilmek suretiyle adından istifade etme temayülleri, yedi yüzyıllık Mevlevî geleneğinde olmayan bazı uygulamalar da işin bir diğer boyutunu teşkil etmektedir.

Mevlânâ’ya atfedilerek halkımız arasında en fazla bilinen söz, “Ne olursan ol yine gel” diye başlayan rubaidir. Gerek Mevlânâ ve Mesnevî konusunda uzman olan Abdülbaki Gölpınarlı (ö. 1982) ve yine aynı özellikleri taşıyan Mesnevîhan Şefik Can (ö. 2005), gerekse bu konuda akademik çalışma yapan diğer ilim adamları bu rubainin ona ait olmadığının kesinlik kazandığını belirtmektedirler. (Bkz. “Yaşayan Son Mesnevîhan Şefik Can, Mevlânâ, Mesnevî ve Mevlevilik Üzerine Röportaj”, Tasavvuf Dergisi, S. XIV, 2005, ss. 823-861) Bu durumda “Ne olursan ol gel!” sözü aslında Mevlânâ’ya değil, Ebû Saîd Ebû’l-Hayr (ö. 440/ 1048) adındaki bir başka sûfiye aittir. (M. Erol Kılıç, Yüzakı Dergisi, 11. 2. 2007)

Ancak durum böyle olmakla birlikte, bu söz mânâ olarak Mevlânâ’nın meşrep ve tarîkine çok aykırı bir söz değildir. Tam bu şekilde olmasa bile onun şiirlerinde bu anlamı aratmayacak başka beyitler mevcuttur. İtiraz edilen nokta, ona ait olmayan bir sözden hareket etmek suretiyle Mevlânâ’nın düşünce yapısı hakkında hüküm vermektir. Onun fark gözetmeden tüm insanlığı gerçeğe çağıran evrensel mesajı ve sevgi dolu yaklaşımının sınırları bellidir. O herhangi bir yabancı düşünce akımının mümessili değil, diğer İslâm âlimleri gibi İslâm dininin tüm insanlığa yaptığı davetin bir temsilcisidir.

Mevlânâ’ya her şeyden önce bir İslâm düşünürü gözüyle bakılmalıdır. Onun hareket noktası da hiç şüphesiz Kur’an ve sahih hadisler olmalıdır. Nitekim onun gerek “Canım bedende oldukça ben Kur’an’ın kölesiyim. Muhammed Mustafa yolunun toprağıyım. Birisi sözlerimde bundan başka bir şey naklederse ben o nakledenden de nakledilen sözden de bezmişim” (Mevlânâ, Rubailer, çev. A. Gölpınarlı, İstanbul 1964, s. 152) demesi, gerekse Mesnevîsindeki hikâyelerin muhtevasını yansıtan 950 başlığın 50 kadarını ayet, 53 kadarını hadislerin oluşturması bu görüşümüzü teyit etmektedir. Gerçekten de Gölpınarlı’nın dediği gibi, Mevlânâ tüm söylemlerinde, kıssa ve hikâyelerinde, hikmetli sözlerinde ya bir ayete ya da bir hadise dayanmıştır. (Gölpınarlı, Fîhi Mâfîh ve Mecâlis-i Seb’adan Seçmeler, KB Yayınları, Ankara 2000, s. IX) Yine Mevlânâ Kur’an ve sünnete olan bağlılığını bir başka beytinde; “Pergel gibiyim. Bir ayağım İslâm’da sağlamca durduğu halde, diğer ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum” (B. Fürüzanfer, Mevlânâ Celâleddin, çev. F. N. Uzluk, (MEB Yayınları) Ankara 1997, s. 16) diyerek dile getirmiş, böylece hem İslâm’a olan bağlılığını, hem de Allah’ın kulları olması hasebiyle tüm insanlığa olan sevgisini ilân etmek istemiştir. Eğer Kur’an ve hadis öncülleri esas alınmaksızın bir Mevlânâ yorumu ve tasviri yapılmaya çalışılırsa, buradan objektif ve sağlıklı bir sonuca ulaşmak imkânsız olur. Mevlânâ’yı ve Mesnevî’yi anlamak için geniş anlamda İslâm’ı, özelde ise Kur’an’ı anlamak gerekir. (Y. N. Öztürk, Mevlânâ ve İnsan, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul 1993, s. 46)

İşin doğrusu Mevlânâ’ya ait olmadığı halde ona atfedilen sözler bazı tehlikeleri de beraberinde getirmektedir. Mevlânâ hakkında konuşurken daha dikkatli davranılmalı, üstelik onun söz ve davranışlarındaki ince ruhu yakalayıp, arka plânını keşfederek insanımıza sunulmalıdır. Çünkü Mevlânâ’nın kendisi de dini, şekil ve kalıptan ziyade aşk yönüyle ele alarak incelemiştir. (Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi, Ankara 1989, c. II, s. 186) Ancak bu onun hiçbir zaman dinin hikmet ve fıkıh yönünü ihmal ettiği anlamına gelmemiştir.
Bununla birlikte konuya bütüncül yaklaşıldığında Mevlânâ’da bir insan sevgisinin varlığı inkâr edilmiş değildir. Büyük gönül insanı Mevlânâ, “Bütün insanlarda aynı ruh var, fakat bedenler, tenler yüz binlercedir. Dünyada sayısız badem var ama hepsinde aynı yağ bulunur. Dünyada çeşitli diller, çeşitli lügatlar var, fakat hepsinin anlamı bir. Çeşitli kaplara konan sular, kaplar kırılınca birleşir ve bir su halinde akar” (Mevlânâ, Divan-ı Kebir,VI, Rubai No: 3020) demekle Allah sevgisinin ister kâfir, ister Yahudi, ister putperest olsun tüm insanlarda gizli olarak bulunduğuna değinmektedir. Yine onun cenazesine muhtelif dinlerin temsilcileri başta olmak üzere, çok sayıda müslim gayrimüslimin katılması, ölümüne ağlaması ve bugün bile farklı din ve etnik kökenden sempatizanlarının bulunması, onun hakikatin öznesi olan insana verdiği değeri göstermektedir. (Osman Cilacı, “Mevlânâ’nın Gayr-ı Müslimlerle Münasebetlerine Dair Bir İnceleme”, (Din Öğretimi Dergisi), Ankara 1989, s. 30)

Tekrar başa döndüğümüzde, “Ne olursan ol yine gel!” sözünün bir kez daha ona ait olmadığının altını çizerek, bununla beraber anlam açısından bu sözün Mevlânâ fikirleriyle uyuştuğunu kabul etsek bile, mevcut uygulama şekliyle bir diğer yanlışa daha gidilmektedir. O da dinimizde günahlardan arınmanın ilk şartı kabul edilen tevbe anlayışının yanlış değerlendirilmesidir. Bu söz sanki İslâm’ın öngördüğü tevbe anlayışındaki samimiyet, bir daha yapmamaya söz verme, yapılan hataları hatırladıkça vicdanında bir sızı duyma gibi bazı özelliklerin (Bkz. Komisyon, Dini Terimler Sözlüğü, DİB Yayınları, Ankara 2005, ss.657-658) önemsizliği gibi bir anlama gelecek şekilde uygulanmakta ve öyle yorumlanmaktadır. Tevbeni yüz defa, bin defa bozsan da, bunda istikrar sahibi ve içten olmasan da yine olur gibi bir anlama uygun gelecek tarzda algılanmaktadır. Bu ise dini açıdan yanlıştır.
Nitekim kendi dergâhının kapısının üzerinde “Burası âşıklar dergâhıdır. Her kim ki buraya nâkıs gelir, buradan kâmil olarak çıkar” ibaresi yazmaktadır. Üstelik bu sözün, kişiyi günah işlemeye devam etmeye, dini yaşamda rehavet göstermeye, kayıtsızlık ve aldırışsızlığa sevk eden bir yönü olmayıp, bilâkis pesimist ve ümitsizliğe kapılmadan, netice itibariyle gidecek başka kapının olmadığı gerçeğinden hareketle, yeni bir üslûp, yeni bir hamle ile Allah’ın rahmetine dönmeyi önermektedir.

Aynı şekilde Mevlevilikte büyük bir önemi haiz semâın inceliğini yakalamadan sadece folklorik boyutunu ele alarak değerlendirmek sanırım yanıltıcı olur. Bu ayinler esnasında Mevlevî kültürünün yedi yüzyıllık geleneğinde olmayan yeni ve yabancı şeyleri uygulama temayülleri ise ayrı bir sorundur. Bunlar, sonuçta bilerek veya bilmeyerek değer aşınması gibi yeni birtakım sıkıntılara sebebiyet vermektedir. Halbuki hangi düşünce akımı olursa olsun aslî sabitelerine sadık kalınmazsa bir süre sonra onun dejenere olması mukadder gözükür.

Bilindiği gibi Mevlevilikte ayin ve semâın sembolik anlamları bulunmaktadır. Buna göre ayin Mevlevilik anlayışında kıyamet gününü temsil etmektedir. Dervişin başındaki sikke onun mezar taşı, tennure kefeni, hırka ise kabridir. Ney, insan-ı kâmil, onun üflenmesi sur sesiyle yeniden dirilmeyi sembolize eder. (Nuri Özcan, “Mevlevi Ayini”, DİA, c. XXIX, ss. 464-466) Ayin esnasında sol elin aşağıya dönük olması dervişin topraktan geldiğini, sağ elin yukarı olması ise Hakk’a gideceğini tasvir etmektedir. Dikkat edildiği takdirde mistik disiplinlere hakim olan sembollerin her birinin derin anlamı bulunmakta ve her birinde ahireti hatırlatacak işaretler yer almaktadır. Nitekim üstadın kendisi de bu durumu gayet net bir biçimde şöyle açıklamaktadır: “Şu çer-çöpe benzeyen dünya ehli de oynar durur; bunu da semâ sanır. Oysa ki semâ buluşma cennetinden gönüle vuran bir ışıktır. Semâı bazı bilginler menetmiş, bazıları ise caiz görmüşlerdir. Her ikisi de doğrudur. Nefse uyan, şehvetine kapılan kişiler, kibirle gafletle semâa kalkarlar. Ahiret hallerinden haberleri yoktur. Onların semâı boşuna bir iştir, oyundan ibarettir.” (Gölpınarlı, Fihi Mafih, s. 149)

O halde Mevlânâ’nın bu sözlerinden semâın yapılmaması gerektiğini değil, bilâkis semâın anlamını idrak ederek yapılması gerektiğini anlıyoruz. Ancak Hz. Pir’in burada vurgulamak istediği husus göz ardı edilirse, ondan arzulanan faydanın temini şöyle dursun, o büyük velinin ruhaniyeti de incitilmiş olur. Bu durumda semâ her şeyden önce bu disiplin dalında folklorik öneme haiz bir oyun değildir. Onun içerdiği mana idrak edilmeli, usül, adab ve erkânına riayet edilerek icra olunmalıdır. Mevlevî kültüründe bir vecd ve cezbe hali olan ve Allah aşkıyla dönüşü sembolize eden semâın, bir eğlence aracı yapılması, hele hele onun bir dans gibi uygulanması ve algılanması, doğru bir yaklaşım tarzı değildir.

Üstelik böylesine arka plânı bulunan bir kültürün tabii öğelerini bir çırpıda görmezlikten gelip dejenere etmek, kültür ve değer yargılarımızın geleceği açısından parlak bir sonuç doğurmayabilir. Bu sadece Mevlânâ ile de sınırlı değildir. Toplumsal zenginliğimiz olarak görülen diğer anlayışlar için de böyle olmalıdır. Bunlara hep beraber gerekli hassasiyeti göstermek durumundayız. Bir yazar kendi köşesinde bu durumu gayet güzel bir şekilde betimleyerek, Bektaşilikte nefes, Mevlevilikte ayin, Gülşenilikte tapug, Alevilikte deyişin bu toprakların kültürünün ırmakları sayıldığını söylemiştir. (Mehmet Altan, Sabah Gazetesi, 28. 1. 2005)

Gerçekten de bu toprağın kültüründe yer almış, güzel sanatların da beslenip geliştiği Mevlevihaneler, ruhanî bir geleneğin felsefesine dayalı zarif, kibar, nezaket, hoşgörülü ve saygılı insanların yetiştirilmesinde etkin rol üstlenmiştir. Nitekim Türk kültür sanatının en önemli temsilcilerinin Mevlevî kökenli oldukları, klâsik Türk Musikisinin bestekârlarından bir çoğunun, keza şairler tezkiresinde yer alan 320 divan şairinden 220 tanesinin Mevlevî kökenli olması bu tezi doğrulamaktadır. (Barihuda Tanrıkorur, DİA, c. XXIX, s. 474)

O halde Mevlânâ’nın söylediklerinin zahirine ve literal anlamına bakarak, Mesnevî ve diğer eserlerindeki bütünlüğü dikkate almaksızın, irfanî derinliğini de ihmal ederek onu anlamaya çalışmak doğru değildir. Mevlânâ ve onun gibi diğer gönül insanlarının, düşünce ve aşk ehillerinin, beş-on dakikada özetlenebilecek birtakım terimler ile ifade edilmesi de maalesef ayrı bir düşünce tembelliğidir.

Dünyanın tanıdığı, kıtalar ötesinde yaşayan insanların bile çağrısına kulak vererek yurdumuza gelen insanlara bu büyük insan Mevlânâ’yı doğru anlatmak durumundayız. Onu doğru anlatmak ise öncelikle onu doğru anlamayı ve felsefesini iyi kavramayı gerektirir. Nitekim aşk, cezbe, sema ve safa üzerine kurulan Mevlevîlikte Mevlânâ’nın, “Ne resî enderîn be kîl u kâl- Sırr-ı în bâz cû ez reh-i hâl”diyerek kuru ve yavan sözlerle dinî gerçeklerin anlaşılamayacağını, yaşanamayacağını ve başkalarına anlatılamayacağını ısrarla savunması bu cümleden olsa gerektir. (Uludağ, a.g.e, s. 189-190)

Sözü Mevlânâ hazretlerinin bir vasiyetiyle bitirelim. “Ben size, gizlice ve açıkça Allah’tan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az söylemeyi, günahlardan çekinmeyi, oruca, namaza devam etmeyi, daima şehvetten kaçınmayı, halkın eziyet ve cefasına dayanmayı, avam ve gafillerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmayı, kerim ve salih kimselerle beraber olmayı vasiyet ederim. Çünkü insanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır!” (Ahmet Eflâkî, Menâkibü’l-Ârifîn, terc. Tahsin Yazıcı, (Maarif Matbaası) Ankara 1954, c. II, s. 8)