Makale

CAMİ

CAMİ

Prof. Dr. Ramazan Altıntaş
Cumhuriyet Üniv. İlâhiyat Fak.

Tarih boyunca Müslümanlar mescit yapımı ve imarı konusunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmamışlardır. Her gittikleri yere mescit yapmışlardır. Hz. Peygamber; “Kim Allah için bir mescit yapar ya da yaptırırsa, Allah da o kimseye cennette bir köşk ihsan eder.” buyurarak mescit yapmayı teşvik etmiştir. Şâirin “çil çil kubbeler serpen ordu” dediği gibi, atalarımız fethettikleri topraklara külliye biçiminde camiler yapmışlardır.

Tarihsel süreçteki külliye geleneği, günümüzde yeniden yaşatılmalıdır. Camilerimizin çevresi, okuma salonları, düşünce merkezleri, sağlık kuruluşları, aşevleri gibi müesseselerle donatılmalıdır. Ayrıca, çevre düzenlemesine büyük önem verilmelidir. Evlerin ve dükkânların sarmaladığı tarihî camilerimizin çevresi açılarak, tarihî görünümü ön plâna çıkarılmalıdır.

Camilerimiz mimarî ve estetik açıdan çekici olmalıdır. Çünkü sanat zevkini okşayıcı bir mimarî özellikte yapılan camiler, hem ibadet açısından manevî hazzı artırır hem de temsil yönüyle İslâm dininin tebliğine yardımcı olur. Caminin gerek iç-dış mimarisinde ve tezyinatında bulunan bir ayrıntı bile o dinin tabiatının insan eliyle sanat eserine yansıtılmasının canlı bir belgesidir.

İnsanlarda bulunan güzellik duygusunu öne çıkarıcı mimarî yapılar, insanların hidayetine vesile olur. Kur’an’da, Kâbe-i Muazzama’nın bir hidayet vesilesi olduğuna dikkatler çekilir. Yeryüzünde bulunan bütün camiler, Kâbe’nin bir şubesi gibidir. Camilerin nasıl bir hidayet vesilesi olduğuna şu olay güzel bir örneklik teşkil eder.
Hicretin 5. yılında Müslümanlar Hicaz’ın Necid bölgesine bir gazve düzenlerler. Müslümanları haksız yere öldüren Necidli reis Sümâme b. Usal’ı esir olarak yakalayıp Medine’ye getirirler ve kılınan namazı izleyebilecek şekilde Mescid-i Nebî’nin bir köşesinde tutarlar. Hergün insanî yardım olarak onun yiyecek, içecek ve her türlü doğal ihtiyaçları karşılanır. Hz. Peygamber, camiye her gelişinde onu İslâmiyet’e davet eder. Fakat Sümame her seferinde şöyle cevap verir: “Para istiyorsan sana para verebilirim. Beni öldüreceksen kan dökmüş olan birisini öldürmüş olacaksın.” Üç gün müddetince Hz. Peygamber, onu İslam’a davet ettiğinde, cevabı değişmez. Hz. Peygamber üçüncü gün de ondan aynı tepkileri işitince, onu serbest bırakır. Camiden çıkan Sümame kendisiyle hesaplaştıktan sonra, tekrar Mescid-i Nebî’ye geri gelir, sevinçli bir şekilde Müslümanlığı kabul ettiğini şu sözleriyle ilân eder: “Ey Muhammed! Şimdiye kadar, benim en çok nefret ettiğim şahıstın. Fakat şu andan itibaren yeryüzünde en çok sevdiğim şahıs durumundasın.” Bu olayda da görüldüğü gibi, camilerde cemaatle kılınan namazlar, cemaatin birbirleriyle samimiyeti, camilerin dekoru gibi hususlar, Müslüman olmayanlar üzerinde müthiş etki yapabilmektedir. Kendisinden dinlediğim kadarıyla Kanadalı bir bilim adamının hidâyet öyküsü, Fas’ta bir camide izlediği ve gözlemlediği namaz sayesinde olmuştur.

Camilerimiz, diğer din mensupları için de hoşgörü kültürünün yayıldığı yegâne mekânlardır. Hz. Peygamber, başka ülkelerden gelen heyetleri ve elçileri camide karşılar, görüşmeleri ve müzakereleri orada yapardı. Birgün saldırmazlık antlaşması yapmak için Medine’ye Necran heyeti gelir. Necran, bugün, Güney Arabistan’da Yemen sınırları içerisinde bulunmaktadır. İşte Mescid-i Nebî’de yapılan bu oturum esnasında, Hristiyan heyetin başkanı, oturuma ara verilmesini ister. Bunun üzerine Hz. Peygamber, ona “nereye gidiyorsun?”, “ne yapmak istiyorsun?” diye sorunca, heyet başkanı: “Şimdi ibadet saatimizdir, biz camiden çıkacağız ve ibadetimizi yaptıktan sonra geri döneceğiz” demelerine karşılık Hz. Peygamber, onlara; “Şayet, sadece ibadet etmek için çıkıyorsanız, gitmeyin ve ibadetinizi camide yapın” der. Onlar da ibadetlerini Mescid-i Nebî’nin uygun olan bir köşesinde yaparlar. İşte İslâm’da başka din mensuplarına karşı gerçek hoşgörü örneklerinden birisi de bu tarihî olaydır.

İslâm tarihine baktığımız zaman, Müslümanlar Kur’an’ın bir emri olduğu için, gayrimüslimlerin ne havralarına ve ne de kiliselerine dokunmamışlar, hatta onların mabetleri kadar kendi dinlerinin damgasını taşıyan kültür varlıklarının ayakta kalması yolunda büyük gayret sarf etmişlerdir. İstanbul’u fetheden atamız Fatih Sultan Mehmet, yayınladığı fetih bildirisiyle, Müslüman’ı camide, Yahudileri havrada, Hristiyanları kilisede görmek istemesi, dinî hoşgörü açısından büyük bir olaydır. Dolayısıyla İslâm, mabetlerin dokunulmazlığı üzerinde ısrarla durmuştur.

Diğer taraftan camilerimiz, açık üniversite gibi, birçok fonksiyonu yerine getiren, çok amaçlı eğitim müesseseleridir. Bu açıdan camiler, yaygın eğitim kurumlarına en güzel örnek teşkil eder. Camilerimizde yapılan vaazlarla, cuma ve bayram hutbeleriyle cemaatin bilgisi artırılmaktadır. Ayrıca, camilerimizde Diyanet İşleri Başkanlığımızın “Cami Dersleri” başlatması, geleneğin yeniden ihya edilmesine yönelik bir girişimdir. Çünkü asr-ı saadette, Mescid-i Nebî’de bulunan ‘suffe ashâbı’nın eğitimi camide yapılmıştır. Yine İslâm tarihinde camilerimizde değişik ilim halkaları oluşturulmuş, buralarda verilen eğitim ve öğretim sayesinde birçok kimse, dinî otorite makamına yükselmiştir.

Ayrıca, camide cemaatle kılınan namazın sosyal açıdan olduğu gibi psikolojik açıdan da sayısız yararları vardır. Namaza katılanlar arasında bir nevi sosyal açıdan grup arkadaşlığı meydana gelir. Neticede, insanlar birbirlerinin samimiyetine güvenerek her türlü problemlerini birbirlerine açarak itirafta bulunurlar ve ruhen rahatlarlar. İşte camide toplu namaza katılmanın “grup terapisi” açısından böyle bir yararı vardır.

Ayrıca burada önemli bir hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 18 Mayıs 2002 tarihinde İstanbul’da düzenlemiş olduğu Güncel Dinî Mes’eleler İstişare Toplantısı’nda aldığı tavsiye kararlarından birisi de kadınların cemaat namazlarına katılmalarıyla ilgilidir. Yapılan bu toplantıda; “Kadınlar günlük namazlara, bayram, cuma ve cenaze namazlarına iştirak edebilirler. Hz. Peygamber dönemindeki uygulama dikkate alınarak, cuma ve bayram namazlarına kadın ve çocuklar özendirilmesi gerekir.” denilmektedir. Bu güzel bir tavsiyedir. Maalesef bizde sadece kadınların teravih namazına katılmaları gelenek haline getirilmiş, diğer namazlar konusunda aynı hassasiyet gösterilmemiştir. Halbuki Hz. Peygamber: “Kadınlara camileri yasaklamayın” buyuruyor.

Unutmayalım ki, Kurtuluş Savaşımızın fitili camilerimizde ateşlenmiştir. Millî şairimiz Mehmed Akif Ersoy’un Kastamonu Nasrullah Camii’nde yaptığı vaazlarla halkımız vatanın kurtuluşu için cephelere koşmuştur. Bugün de camilerimizden bilgi ile aydınlanan halkımız, aynı şekilde birlik ve beraberlik ruhunu büyük oranda bu mabetlerin ruhaniyetinden almaktadır.


“Camilerimizden bilgi ile aydınlanan halkımız, aynı şekilde birlik ve beraberlik ruhunu büyük oranda bu mabetlerin ruhaniyetinden almaktadır.”