Makale

Dr. Necdet SUBAŞI “Müslümanlar, İslam’ın imajını zedelemeye ve gücünü zayıflatmaya yönelik operasyonlara karşı önlemler almalı…”

SÖYLEŞİ

Başbakanlık Başdanışmanı
Dr. Necdet SUBAŞI

“Müslümanlar, İslam’ın imajını zedelemeye ve gücünü zayıflatmaya yönelik operasyonlara karşı önlemler almalı…”

Söyleşi: Dr. Lamia LEVENT ABUL

Özellikle 7 Ocak’taki Charlie Hebdo saldırısı ve 13 Kasım’daki Paris saldırılarından sonra İslam karşıtlığının giderek arttığını görüyoruz. İslam’a karşı oluşturulan algılarda da bunlar başat rol oynuyor. Bizlere, İslam ve Müslümanlar açısından bu olayların sonuçlarını değerlendirir misiniz?
Sizin de vurguladığınız gibi Charlie Hebdo saldırısından sonra genel olarak dünya ölçeğinde Müslümanları karalamaya, Müslümanları terörle şiddetle eşleştirmeye, onunla özdeşleştirmeye yönelik bir çaba olduğu fark ediliyor. Tabii ki bu saldırıları hiçbir şekilde küçümsememek lazım. Bu saldırılarda hedef olan onlarca masum insanı burada uğradıkları mağduriyet üzerinden de konuşmak gerekir. Fakat bizim için herhalde bir yılın çetelesini yaparken üzerinde önemle durmamız gereken nokta bütün insanlık için bir barış ve kurtuluş umudu olarak İslam’ın bugün nasıl olup da böylesine çetrefilli, böylesine karmaşık bir şiddet teorisinin kaynağı hâline dönüştürüldüğüdür. Bunu çokça konuşmamız gerekiyor. Üzerinde durulması gereken nokta bence bu. Son zamanlarda gerçekleşen bu tür olaylarda İslam’ın bilinen yüzünü, bilinen temsilini değiştirmeye, onu zapt etmeye, dönüştürmeye yönelik çabalar olduğunu görüyorum. Yani dünya ölçeğinde İslam’ın geleneksel anlamda geliştirdiği, çoğalttığı, sahiplendiği bir imgenin, bir tasavvurun hızla boşaltılmaya, dönüştürülmeye ve çarpıtılmaya başlandığını hissediyorum. Birtakım aktörler var, belli mekânları seçiyorlar, belirli stratejiler içerisinde eylem gerçekleştiriyorlar, sanal iletişim ağlarının da gücünü kullanarak, tüm dünya ölçeğinde İslam’ı bir şekilde gözden düşürmeye, bir şekilde onun itibarını zayıflatmaya yönelik eylemler gerçekleştiriyorlar. Burada üzerinde durulması gereken noktalardan birisi bu eylemciler, bu aktivistler kimi temsil ediyor, bunlar ne ölçüde İslam’ın temsilcileridir ya da İslam’la ilişkileri, ilişkilendirilebilecek nitelikleri var mıdır? Bunu konuşmak gerekiyor. İkincisi küresel düzeyde etki uyandıracak eylemleri gerçekleştirenler bununla nasıl bir anlam üretmeye çalışıyorlar. Yani bir karikatür dergisinin yazıhanesini, ofisini bastığı zaman ya da işte Ankara’da bir tren garını eylemleriyle kanabularken ya da Fransa’da altı ayrı merkezde insanlara zarar vermeyi tercih ederken gerçekte yapmak istedikleri şey nedir, ona bakmak gerekiyor. Benim kişisel kanaatime göre eğer bu eylemleri gerçekleştirenler şu ya da bu şekilde İslam dünyasının bir ürünü, bir sonucu iseler onları üreten koşulları soğukkanlı bir şekilde masaya yatırmak ve konuşmak zorundayız. Yani bunlar hangi tarihsel, toplumsal, kültürel, sosyolojik bağlamların ürünüdürler? Bunu kabullenmemiz mümkün değil, bunların eylemlerini sahiplenmemiz hiçbir şekilde mümkün değil. Ama eğer bu, bir şekilde bizim coğrafyamızdan neşet ediyorsa bizim coğrafyamızın problemlerinin bir ürünü ise o zaman bu problemleri, bu yarayı, bu cerahati deşetmemiz ve nasıl onu defedeceğimiz konusunda yöntemler geliştirmemiz gerekiyor. Öte yandan İslam’la bir alıp vereceği kesinlikle olmayan, alelade, sıradan insanları İslam terkibi içerisinde, İslami sembolleri kullanarak tekbir getirerek ya da Müslüman toplumla özdeşleşmiş figürler öne sürerek işte takkeli, sakallı, cübbeli, sarıklı vesaire gibi imajlar üzerinden dünyaya İslam karşısında bir nefret süreci başlatmak, bunlar da üzerinde çokça durulması gereken noktalar arasında. Öyle anlaşılıyor ki son yüzyıl İslam’ın değişik bağlamlarda farklı kültürel muhitlerde gücünün zayıflatılmasına yönelik bir operasyon yılı olarak tarihe geçecek. Bu gerçekleşti maalesef.
2015 yılı için mi?
Evet. Bu yıl böyle bir ağırlıklı olarak Müslümanların tehdit altında olduğu, Müslümanların ürettiği birikimin, anlamın, değerin ve imajın bir şekilde saldırıya maruz kaldığı yeni bir dönem olarak ortaya çıktı. Öyle bir şey ki bu durum çoğuna paradoksal gibi görünebilir. Paris’te 150’ye yakın kişinin ölümüyle sonuçlanan eylemi gerçekleştirenler, sözüm ona, tekbir getirirlerken aslında geride kalan tüm Müslüman ümmeti taramış oluyorlar. Tüm Müslüman ümmetin gücünü, asaletini ve itibarını bir şekilde kurşunlamış oluyorlar. Böyle bir paradoksal taraf var. Öte yandan eğer bu aktörler, bu aktivistler eylemlerini gerçekleştirirken İslam dünyasına aidiyetleri sorunsuz olmakla birlikte, kullanılabilir bir pozisyonda iseler o zaman da bu coğrafyanın insanlarının neden böyle kriminal hikâyelerde araçsal olarak kullanıldığı, böylesine uluslararası kompleksli eylemlerinin bir parçası olarak seferber edildiğini konuşmamız gerekiyor.
Elbette ki bu şiddet üreten sebepler üzerinde durmalıyız bir şekilde İslam’la ilişkilendirilen, kendilerinin İslam toplumunun bir parçası olduğunu ifade eden insanların neden böyle eylemler içerisinde bulunduğunu masaya yatırmalıyız sizin de ifade ettiğiniz gibi, ancak Ortadoğu’ya özellikle de Müslümanların yoğun olarak yaşadığı ülkelerde Batı’nın birtakım projeler üzerinden orada bir şiddet ortamını da ürettiğini görüyoruz. Dolayısıyla bir şekilde birbirini tetikleyen, etkileyen bir neden olarak bunu da konuşmamız gerekmiyor mu?
Bunlar doğru. Küresel güçlerin Müslüman coğrafya üzerine planlamaları olduğu, bu coğrafyanın verimliliklerini çarçur etme konusunda hesap içinde olduklarına kimsenin itirazı yok. En başta silahlanmadan başlamak üzere İslam dünyasının içindeki problemli alanları, sorunlu alanları deşerek o alanlardan kendi içinde çatışma zeminleri üretme konusunda küresel güçlerin sınır tanımaz bir çaba içerisinde olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunları tekrarlamaya da gerek yok. Burada mesele böyle bir operasyonel çabaya Müslümanların nasıl alet olabildiği. Kendi coğrafyalarını, bilinç düzeylerini kendi inanç ve kültür dünyalarını böylesi bir programa böylesi bir tuzağa nasıl peşkeş çekebildikleri, nasıl alet olabildikleri, burada konuşulması gerekenin bu olduğunu düşünüyorum. Eğer bir sebep üzerinden gidecek olursak İslam gerçekte nedir sorusunun cevabı çoğalmaya başlar. İslam Allah’a kul olmak, peygamberini elçi olarak kabul etmek ve ahirette hesap gününün gerçekleşeceğine inanmak demektir. Hesap gününe inanan bir insan, Allah ve Rasulünün gösterdiği yolda başta kendi olmak üzere bütün insanlığa iyilik yapmak için hayırda ve iyilikte önderlik yapmakla yükümlü bir varlıktır. Bugün bu işler çok karışmış gibi duruyor. Bir kere Müslüman dünyanın müfredatı birbirinden farklı şekilde işlemeye başladı. Eğitim sistemlerini, kültürel yönelimlerini, siyasi tercihlerini incelediğimiz zaman Müslüman dünyada birlikte olma heyecanının, hevesinin azaldığını ve neredeyse her etnik yapının kendine özgü bir Müslümanlık tarzı üreterek kendi Müslümanlığını etnik gövdesinin üzerine giydirerek gerçekte ümmet olarak tanımlanabilecek bir bütünlüğü yaralayacak, hırpalayacak yeni arayışlar içerisine girdiğini görüyoruz. İslam dünyasının en besleyici kaynakları arasında yer alan Hint-Pakistan bölgesinde bugün terör neredeyse İslam’ın biricik temsilcisi olarak öne çıkmış durumda. Taliban dediğimiz hareket bu coğrafyada gerçekte bir öğrenme faaliyeti olarak hayata katılan bir gelenek, bugün bir öldürme faaliyeti olarak hepimizin gündemine girmeyi başarmış bulunmakta. Hatta o kadar kuşatıcı bir eylem trafiği oluşturuyor ki yakın zamanlarda duyduğumuz pek çok dini iddia taşıyan örgüt de onun içinden çıkmış gibi görünüyor. İslam dünyasında bilginin, irfanın, takvanın merkezi olarak bilinen yerlerde bu çatışmacı eğilimlerin nasıl kök salabildiği nasıl tutunabildiği izah gerektiriyor. Evet, mesela Afganistan’da Rus işgalini, Amerikan müdahalesini unutmak mümkün değil, Irak’ta ya da Suriye’de olan bitenleri göz ardı etmek mümkün değil. Her uluslararası operasyonun orada tek tek her Müslüman üzerinde etkiler, travmalar yarattığını herkes biliyor. Bunların sonuçlarını yeni yetişen kuşakların bu hikâyelerle büyüyen bu acılarla yetişen çocukların dünyaya nasıl bakacaklarını, eylemlerinin tercihlerini nasıl şekillendirecekleri de artık kestirilebilir değil çünkü büyük bir yıkım, büyük bir kayıp üzerine inşa edilmiş yeni bir kuşakla karşı karşıyayız. Savaşın çocuklarının İslam’ı bir hayat düsturu bir kurtarıcı referans kaynağı olarak mı, yoksa eylemlerini meşrulaştıracak eylemlerine yön verecek bir enstrüman olarak mı kullandıkları da ayrı bir tartışma konusudur.
Dolayısıyla oldukça kaotik bir coğrafyada değerlerin, inançların, aidiyetlerin birbirine karıştığı bir düzlemde yeni yetişen kuşağın İslam’la sıcak, besleyici ve medeni bir bağ kurmasının da giderek zorlaştığını söylemek yerinde olacaktır. Burada karar vericilerin İslam dünyasının sorunlarına dikkat kesilen sorumluluk sahibi Müslüman aydınların, mütefekkirlerin, âlimlerin herhalde vakit geçirmeden hızla bu coğrafyada sorun üreten kaynakları İslam dünyasının hem dışarıdaki imajını zedelemeye hem de içerideki gücünü zayıflatmaya yönelik bu tür operasyonlar, bu tür yapılar hakkında önlemler almaları ve bu yapıların ıslah edilmesi, yeniden sağlam bir şekilde düzenlenebilmesi için çaba göstermeleri gerekmektedir.
Hocam, bu yılı değerlendirdiğimiz zaman özellikle ülkemizin ve İslam dünyasının ve tabi ki dünyanın karşı karşıya kaldığı problemlerden bir tanesi de göç dalgası. İkinci dünya savaşından sonraki en büyük mülteci akımıyla karşı karşıya dünya ve bunların büyük bir kısmını da Türkiye misafir etmekte. Sadece Suriye’de 6 milyon insan evini terk etmek zorunda kaldı ve bunların 4 milyonu ülke dışında olmak üzere 2 milyonu da ülke içinde bir mülteci hareketi söz konusu. Peki, bu göç krizini değerlendirdiğimiz zaman siz neler söyleyeceksiniz?
Şimdi bu büyük ve sansasyonel sayılabilecek eylemleri gerçekleştirenlerin ya da o iradeye bağlı olarak bu eylemi ortaya koyanların basit bir tercihte bulunduklarını sanmıyorum. Yaptıkları eylemle neyi nasıl yerinden değiştireceklerini neyi nasıl bozacaklarını da biliyor olmalılar. Yani bunlar alelade sıradan bir insanın kafasına koyduğu bir eylemi gerçekleştirmek olarak değerlendirilemez. Kriminal düzeyde bu olayları takip ettiğimizde olay yerinin seçimi, zamanlama, o günün sosyopolitik ortamı, ortaya çıkabilecek sonuçlar… Her şeyin en ince ayrıntısına kadar hesaplandığını görüyoruz. Yani ortaya konan her eylem aslında onun gücüyle, onun yaratacağı etkiyle oluşturulabilecek bir dizi yeni olayı da tetikliyor.
Mesela bakıyorsunuz Ankara Garı’nda bir miting hazırlığı içerisinde olan insanlara yönelik yapılan bir eylem Türkiye’nin kendi içindeki politik hareketliliği dönüştürmeyi başarabiliyor, politik hareketliliğe bir müdahale olarak öne çıkıyor. Kürt-Türk yakınlaşmasını bozmaya yönelik bir etkinlik olarak açığa çıkıyor. Öte yandan Fransa’da Paris’te gerçekleşen eylemde bu sefer Avrupa’ya doğru hızlanan göç trafiğinin durmasına yol açıyor.
Şimdi sıradan insanları ölümle karşı karşıya getiren bir eylemin ardında kendini Müslüman olarak takdim edenlerin o sınırları aşarak ülkelerine gelmesine sıradan bir kişi yine izin verebilir mi? Bu zihin nasıl manipüle edilebilir? İşte bu tür eylemler maalesef genel toplumun manipülasyonuna hizmet ediyor ve ilgili karar verici organlar da toplumun bu hazır kanaatlerini arkasına alarak kendi siyasi ajandalarını devreye sokuyorlar.
Bugün göç Türkiye’de başlayan ve burada tıkanan bir sürece girmiş bulunmakta. Bugün bizim ülkemizi dolduran ve her geçen gün hayatı da zorlaştırmaya başlayan, bununla beraber Müslüman konukseverliğinin imkânları içerisinde karşılanan göçmenler Avrupa’ya doğru yol aldıklarında artık Paris saldırısının da ürettiği korkuya bağlı olarak bir tıkanma, bir geri püskürtme süreciyle karşı karşıyalar. Dolayısıyla hiçbir eylem tek başına o eylemin o anda ortaya koyduğu sonuçlarla değerlendirilemez. Bugün Ankara Garı’ndaki eylemin bilinçaltında ne tür sorunlar ne tür korkular yarattığını konuşmak gerekir. Paris’te meydana gelen eylemin ileride Müslüman-Batı ilişkilerindeki olası gerginlikleri ne ölçüde kızıştırdığına da bakmak gerekir. Bir karikatür dergisine yapılan saldırının -sonuçta Hz. Peygambere yapılan bir saldırıyı cezalandırmakla tanımlansa da- ilerleyen süreçlerde İslam-bilim, İslam-edebiyat, İslam-Batı gibi hiç beklenmedik soruları da çoğaltarak ciddi bir kamplaşma, gerilim hattı üreteceğini görmek için saf olmaya gerek yok.
Başkanlığımız 2006 yılından itibaren bir çaba içinde. Yani İslam dünyasını bir araya getirme, konuşma, istişarede bulunma anlamında birtakım toplantılara ev sahipliğini yaptığını görüyoruz. İşte Afrika, Avrasya, Latin Amerika dinî liderler zirvelerini arka arkaya gerçekleştirdi ve bu sene de Asya ve Pasifik ülkeleri dini liderler toplantısına ev sahipliği yaptı. Başkanlığınız bu zirvelerle neyi amaçlamakta ve bu zirveleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şimdi tabii ki dünyanın değişik bölgelerinde yerlerini yurtlarını bilmediğimiz bir sürü Müslüman topluluk var. Çok güçlü Müslüman devletler olduğu gibi azınlık kavramının bile yetmediği düzeylerde kendilerini mahrum hisseden, azınlık statüsünü bile elde etme başarısına ulaşamamış, daha dar anlamda, daha yüksek bir mahrumiyetle hayatlarını sürdüren özellikle Asya’da ve tabii ki Latin Amerika ülkelerinde Müslüman topluluklar var. Diyanet İşleri Başkanlığı son derece yerinde bir kararla bu Müslümanlarla iletişim kurma çabası içerisine girdi ve birbirini izleyen bir dizi etkinlikle Amerika Müslümanlarını İstanbul’da bir araya getirmeyi başardı. Burada organizasyon sayesinde hem Diyanet İşleri Başkanlığı’nın özellikle dinî hayatın güçlendirilmesi, takviye edilmesi, ihya edilmesi noktasında ortaya koyduğu prensiplerin, ilkelerin ve tabii ki tarzların diğer dünya Müslümanları tarafından da bilinmesini, izlenmesini sağlayan bir sürece ev sahipliği yapıldı. Bir yandan da dünyanın değişik bölgelerinde kendilerine bir hami, kollayıcı ve kuşatıcı bir dinî söylem bekleyen Müslümanlarla da bir şekilde temas kuruldu. Bunun sonuçları ileriki yıllarda çok açık olarak ortaya çıkacaktır. Biz maddi yetersizliklerle boğuşan, dinî bilgiyle kendini yenileme imkânından mahrum, Kur’an-ı Kerim’i bile görme imkânına sahip olmayan bir sürü Müslümanla tanışıyoruz, pek çok Müslümandan haberdar oluyoruz. Bu süreçlerde Diyanet İşleri Başkanlığı çok ağır mahrumiyetler, çok ağır eziklikler içerisinde yaşayan Müslümanların onore edilmesi, kendi kimlik kayıplarının azaltılması ve yok edilmesi için onlarla daha ciddi, süreklilik taşıyan, sürdürülebilir bir iletişim içine girerek bir anlamda İslam dünyasındaki ağabeylik rolünü yeniden canlandırmaya çalışıyor.
Hocam, son olarak şunu sormak istiyorum geçtiğimiz yılı değerlendirdiğimiz zaman gerçekten İslam ve Müslümanlar açısından kayıpların, çatışmaların, göçlerin, ölümlerin ve krizlerin olduğu bir yıl olduğunu görüyoruz. Peki, 2016 yılında neler bekliyor Müslümanları?
Ben bütün bu değerlendirmeleri yaparken zerre kadar bir umutsuzluk içinde değilim. Bunlar olgusal şeylerdir, bunlara da Müslüman dünyanın ihmallerinin ürünü olan noktalar var, Müslüman dünyanın oyuna getirilmişliğinin ortaya çıkardığı sonuçlar var. Bazı konularda ihmallerimiz var, yeterince kendimize dikkat etmediğimiz, kendimize bakmadığımız için ortaya çıkmış kaçaklarımız, problemlerimiz var. Bazı durumlarda da aşırı iyi niyet ve aşırı saflıktan kaynaklanan bir istismar söz konusu. Her durumda bizim yeni bilgi kanallarıyla iletişime geçerek kaçırdığımız dünyayı yakalama konusunda daha derli toplu bir söylem içerisine, arayış içerisine girerek ve tabii ki Müslümanların bütüncül kurtuluşu, bütüncül esenliği için gayret göstererek bu sıkıntılı dönemleri aşabileceğimize inanıyoruz. Çünkü her şey Allah’ın elindedir ve O’nun takdirindedir. Her ne yaşanmışsa onu da hak etmişizdir ve yine her ne kazanacaksak bu da gayretlerimizle ancak gerçekleşebilir.


Dr. Necdet SUBAŞI

1961 yılında Artvin Şavşat’ta dünyaya geldi. Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi’nde lisans, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden doktora eğitimini tamamladı. Çeşitli üniversitelerin farklı fakültelerinde öğretim üyeliği yaptı.
2011’de Diyanet İşleri Başkanlığı Strateji Geliştirme Daire Başkanı, 5 Ocak 2016’da ise Başbakanlık Başdanışmanı oldu. Evli ve üç çocuk babasıdır.