Makale

Ecdattan Yadigâr Osmanlıca: REDD-İ MİRASI RED

GEÇMİŞ ZAMANIN İZİNDE

Ecdattan Yadigâr Osmanlıca: REDD-İ MİRASI RED

Doç. Dr. Rıza KARAGÖZ
Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi

SON yıllarda Türk televizyonlarında ve sinema salonlarında tarih konulu dönem filmleri çoğaldı. Gerçi 30-40 yıl öncelerinde de Cüneyt Arkın’ın Malkoçoğlu’nu, Kartal Tibet’in Karaoğlan ve Tarkan filmlerini izliyorduk. Fakat onlar gerek maddi ve teknolojik imkânsızlıklar gerekse filmlerin sadece eğlenceden ibaret, boş zamanı değerlendirme aracı olarak algılanmasından dolayı olağandışı (olağanüstü değil) kareleriyle hafızalarda yer eden ürünlerdi. Şimdilerde yapılan filmler ise eleştirilecek başka yönleri bulunmakla birlikte yeni kuşaklara tarihini ve ecdadını tanıma fırsatı sağlayarak kültürel kimlik unsurlarıyla onları yeniden buluşturmayı nispeten başaran sanat faaliyetleri olarak değerlendirilebilir. Bu filmlerin güzel taraflarından biri de ailecek, çocuklarla birlikte izlenebilecek kıvamda olmalarıdır. Dönem filmleri, ayrıca tarih kitaplarının tirajının ve okuyucu sayısının yanı sıra toplumda okuma merakının da giderek artmasına vesile oldu. Öte yandan eğitim politikamızı yönlendiren ve yöneteler de bunun farkında olmalılar ki genç neslin kültürel kimliğinin farkına varma ve ona sahip çıkmasını temin edecek ve kolaylaştıracak arayışlara girdiler. Bu meyanda okullarda Osmanlıca derslerinin okutulmasına yönelik düzenleme dikkat çekmektedir.
Aslında “Osmanlıca”dan kasıt Osmanlı Türkçesi, Osmanlılar zamanında konuşulan-yazılan Türkçedir. Başka bir ifadeyle Arap harfleriyle kayda geçirilen Türkçedir söz konusu olan. Bu pencereden bakıldığında Osmanlı Türkçesinin öğrenilmesi gençleri yalnız bu dönem eserleriyle tanıştırmakla kalmayıp Türk dili, tarihi ve kültürünün birinci derecede tanıkları ve belgeleri konumundaki Divanü Ligati’t-Türk ve Kutadgu Bilig gibi eserlerin yazıldığı 11. yüzyıla kadar birinci elden kaynaklarına ulaşmalarına da kapı aralayacaktır. Zira bu kapıların ardında sadece klasik tarih kaynağı olarak değil, kültürün, değerlerin, geleneklerin; daha geniş çerçeveden bakarsak sosyal, ekonomik, siyasi hatta kendi bireysel geçmişimizin tüm bilgileri mevcuttur.
Osmanlı Türkçesinin öğrenilmesiyle Arap alfabe sistemiyle kayıtlanmış olmaktan dolayı yabancılaştığımız dilimizin nadide eserleri miadını doldurmuş eşya gibi kütüphane raflarında unutulmaktan kurtulmuş olacaklar. Neden ve nasıl unutulmuşlardı? Elbette bu sorunun muhtelif cevapları olabilir. Harf inkılabının bu yabancılaşmada, geçmişle bağın kopmasında etkili olduğu göz ardı edilemez. Ama bundan daha önemlisi Cumhuriyetin ilk 30-40 yılındaki eğitim politikalarının, yukarıda sözünü ettiğimiz bin yıllık birikimin günümüze ve gelecek nesillere aktarılmasının yegâne kaynağı olan bu eserleri göz ardı edecek kadar basiretsizleşmesidir. Dahası, özelde Osmanlı kimliğine ve birikimine karşı oluşturulmak istenen düşmanlık redd-i miras hâline dönüştürülerek bu dönemle bağların tamamen koparılması hedeflenmiştir. Bu söylediğimizi ispatlayacak pek çok delil bulabiliriz. Fakat maksadımız bunları sıralamak ve onların üzerinden ifrat-tefrit hesabına girişmek değil. Tam tersine eski ile yeninin, esasen olması gerektiği gibi, birbirinin devamı olduğunu görebilmeyi sağlamaktır. Nasıl ki bir insan atasını dedesini kendi kimliğinden silip atamazsa toplumlar da geçmişlerini görmezden, bilmezden, tanımazdan gelemezler. Ez cümle geçmiş kimliğimizdir ve onu tıpkı kanımızı miras aldığımız gibi gelecek nesillere tevarüs ettiririz.
Şükür ki işte son 30-40 yıldan beri ağır aksak da olsa geçmişle olan bağımızı yeniden ve daha sağlıklı ve soğukkanlı şekilde tesis etme yolunda önemli mesafeler alındı. Tarihî yaşanmışlıklar iyisiyle kötüsüyle toplumun hafızasını oluştururlar. Hafızasını kaybetmiş bir insan nasıl kimliksizleşir ve kendini tanımaz-tanımlayamaz hâle gelirse, geçmişiyle iletişim bağlarını koparan toplumlar da, kendisini diğer toplumlardan farklı yapan kimlik ve benlik özelliklerini yitirmiş olurlar. Oysa mensubiyet ve aidiyet duygusu günümüzde eskisinden daha çok tabii hak ve ihtiyaçlardan sayılıyor.
İşte bunu elde etmenin yolu ise tarihiyle, geçmişiyle barışık ve iletişim hâlinde olmaktan geçiyor. Bu anlamda artık Osmanlı Türkçesiyle yazılmış metinleri sadece tarihçilerin ve edebiyatçıların oluşturduğu minyatür bir grubun değil toplumun her kesiminden insanların, belli seviyede okur vaziyete gelmesi anlaşılabilir bir ihtiyaç olarak görülmelidir. Bu elbette masraflı, meşakkatli ve sabır gerektiren bir mesaidir. Fakat yollar açık: Camilerde elif-bayı öğrenen çocuklarımız, aldıkları bu temel bilgiyi orta öğrenim ve yükseköğrenimde Osmanlı Türkçesiyle yazılmış metinleri okuyabilir dereceye yükseltebilirler. Bu sayede redd-i mirastan vazgeçilmiş, toplumun tarih bilincini arttıracak zengin mirasımızın tozlu raflardaki hazinelerine giden kanallar çoğaltılmış ve açık tutulmuş olacaktır.